Aile draması
Kiraz Çiçekleri ve Solan Suretler
Elif, ekşi kahvenin tadını damağında hissederken, karşısındaki parlayan cam binanın yansımasında kendi solgunluğunu gördü. Otuz iki yaşındaydı ama aynadaki yansıması, özellikle gözlerinin etrafındaki yorgun çizgiler, sanki en az on yıl daha eklemişti ömrüne. Pencereden dışarı baktığında, baharın müjdecisi olan nadir kiraz ağaçlarından birinin usulca çiçek açtığını fark etti. Her yıl bu zamanlar, o ağacın çiçeklerine takılı kalırdı gözleri; o minik, kırılgan pembe taç yapraklarında bir zamanlar kendi filizlenen umutlarını görürdü. Şimdi, sadece bir anlık bir mola gibiydi, sonra ekranın ışıklı soğukluğuna geri dönmek zorundaydı.
İş çıkışı metrobüsün sıkışıklığına kendini bıraktığında, telefonunda annesinin mesajını gördü: “Deniz’in dersleri iyi gidiyormuş, bu dönem de bursu kaçırmaz herhalde.” İçine acımtırak bir gülümseme yayıldı. Deniz’in bursu elbette kaçmazdı. O, her zaman parlak zekâsıyla ışıldayan, adeta geleceği için doğmuş bir çocuktu. Tıp fakültesinin koridorlarında gururla yürüdüğünü hayal ettiğinde, metrobüsün gürültüsü bir anlığına hafifler, İstanbul’un kaosu susardı zihninde. Oysa Deniz’in bursu, okul masraflarının sadece küçük bir parçasıydı. Geri kalan her kuruş, Elif’in omuzlarındaki görünmez bir yük gibiydi.
Beş yıl önce, babaları Mehmet Bey’in ani ölümüyle hayatları altüst olmuştu. Fabrikadaki işini kaybetmiş, kısa sürede ağır bir hastalığa yakalanmış ve son nefesini vermeden önce bile ailesine karşı sorumluluk duygusuyla yanıp tutuşmuştu. Babasının vefatı, ardında sadece büyük bir boşluk değil, aynı zamanda annesi Ayşe Hanım’ın yıpranmış sağlığı ve biriken borçları bırakmıştı. Elif, o zamanlar Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin yetenek sınavlarına hazırlanıyordu. Çocukluğundan beri kâğıt ve kalem onun en yakın arkadaşı olmuş, her boş anında hayal gücünü çizgilerle beslemişti. O sınavlar, onun hayallerine açılan kapıydı. Ama babasının cenazesinin üzerinden bir ay geçmeden, o kapıyı kendi elleriyle kapatmak zorunda kaldı. Annesi perişan haldeyken, Deniz liseyi bitirmiş, tıp fakültesini kazanmıştı. Ailede, onun okuması, doktor olması gerektiğine dair görünmez bir fikir birliği vardı. Kimse Elif’e “Okulu bırak” dememişti. Ama gözlerindeki sessiz beklenti, “Şimdi sıra sende, aileyi ayakta tutmalısın” diyen bir fısıltı gibiydi.
İlk başlarda küçük bir muhasebe bürosunda başladı. Rakamlarla arası pek iyi değildi, ruhunu ezen bir işti. Ama maaşı düzenliydi ve Deniz’in ders kitaplarını, yurt masraflarını, hatta küçük harçlıklarını karşılamaya yetiyordu. Yıllar geçtikçe, daha büyük bir lojistik firmasının muhasebe departmanına geçti. Maaşı biraz daha iyiydi, ama iş yükü de ikiye katlanmıştı. Sabah erkenden evden çıkar, akşam geç saatlerde dönerdi. Evde annesi Ayşe Hanım, Elif’in getirdiği üç beş kuruşla evin dönerini döndürmeye çalışırdı. Elif, her ne kadar yorgun olsa da, annesine belli etmemeye çalışırdı. Annesinin yüzündeki çaresizlik, Elif’in kendi yorgunluğunu unutturacak kadar güçlüydü.
Deniz ise bambaşka bir dünyada yaşıyordu. Tıp fakültesinin yoğun temposu, dersleri ve arkadaş çevresiyle meşguldü. Eve nadiren gelir, geldiğinde de hep sınavlarından, projelerinden bahsederdi. Bazen Elif’in odasına dalar, “Abla, bu ay biraz sıkıştım, kitaplar pahalı,” derdi çekingen bir sesle. Elif, her defasında cebinde kalan son parayı Deniz’e uzatır, “Sıkma canını, önemli olan derslerin,” derdi. Deniz teşekkür eder, parayı alır ve odasından ayrılırdı. Elif, Deniz’in gözlerindeki o masumiyetten nefret ederdi bazen. Sanki her şey onun için hazırdı, bir sihirli değnek dokunmuştu hayatına. Kendi hayatının pamuk ipliğine bağlı olduğunu, o pamuk ipliğini kendi elleriyle ilmek ilmek ördüğünü bilmiyordu. Ya da bilmek istemiyordu.
Bir akşam, Elif yine mesaiye kalmıştı. Patronu Mehmet Bey, son dakika çıkan bir raporu yetiştirmesini istemişti. Saatler gece yarısını geçmişti. Masasındaki kahvesi buz gibi olmuş, gözleri ekrandaki rakamlardan bulanmıştı. Birden telefonuna Deniz’den gelen bir fotoğraf düştü. Arkadaşlarıyla bir restoranda yemek yiyorlardı. Deniz gülüyordu, yanında yeni aldığı pahalı bir saat parlıyordu. “Abla, mezuniyet yemeği yedik. Sence nasıl bu saat?” yazmıştı mesajına. Elif’in midesine bir yumruk oturdu. O saat, Elif’in bir aylık maaşının neredeyse dörtte biriydi. Kardeşine karşı öfke duymak istemiyordu, ama elinde değildi. Yorgunluk, hayal kırıklığı ve sessizce yutkunmak zorunda kaldığı haksızlık duygusu birbirine karıştı. Parmakları titreyerek, “Çok yakışmış canım,” diye yazdı. Sonra patronunun “Rapor bitti mi?” diye sertçe sormasıyla irkildi ve yeniden rakamların arasına daldı.
Anneleri Ayşe Hanım, Elif’in sessiz fedakarlığının en yakın şahidiydi. Akşamları Elif yatağa yattığında, yatak odasının kapısını aralıklı bırakır, Elif’in yatağa devrilişini, derin nefes alışverişlerini duyardı. Bazen Elif’in odasının kapısına dayanır, kızının odasında sakladığı eski eskiz defterlerini karıştırırken bulurdu kendini. Çizdiği portreler, natürmortlar, hayalindeki fantastik şehirler… Her bir çizgi, Elif’in içinde saklı kalan bir dünyanın kanıtıydı. Gözleri dolarak defteri yerine koyar, hiç kimsenin görmediği bu sanatsal yeteneğin tozlu raflarda unutulmasına içerlerdi. Bir gün Elif’e, “Kızım, bu defterleri saklama, bunları birilerine göstermelisin. Ne güzel çiziyorsun,” demişti. Elif ise omuz silkmiş, “Anne, ne gerek var? Eskisi gibi zamanım yok artık. Hem kimse bunlarla ilgilenmez ki,” diye geçiştirmişti. Ayşe Hanım biliyordu ki Elif’in zamanı da yoktu, enerjisi de. Kendi hayallerini gerçekleştirmek için kalan son kırıntılarını bile Deniz’e, ailenin ayakta kalmasına ayırmıştı.
Deniz’in mezuniyet töreni yaklaşıyordu. Fakültenin en parlak öğrencilerinden biri olarak dereceyle mezun olacaktı. Ankara’daki büyük bir devlet hastanesinden asistanlık teklifi almıştı bile. Anneleri, küçük evlerinde bir mezuniyet yemeği düzenlemek için çırpınıyordu. Elif, izin almak için patronuna gittiğinde, Mehmet Bey suratını asmıştı. “Elif Hanım, bu ay çok işimiz var. Bir hafta sonrası için söz veremem,” demişti soğuk bir sesle. Elif yalvardı. “Deniz’in mezuniyeti, hayatında bir kere olacak. Sadece bir gün.” Mehmet Bey, sonunda zorla izin vermişti, ama Elif’in maaşından kesinti yapacağını da eklemeyi ihmal etmemişti. Elif’in gözleri dolmuştu, ama bir şey söyleyemedi. Yapacak başka bir şey yoktu.
Mezuniyet günü geldiğinde, evin havası bayram gibiydi. Deniz, o siyah cüppesiyle, başında kepiyle öyle gururlu görünüyordu ki, Elif bir anlığına tüm yorgunluğunu unuttu. Annesi Ayşe Hanım, Deniz’i her gördüğünde gözleri dolarak dua ediyordu. Törende, Deniz sahneye çıktığında, ailesine ve arkadaşlarına teşekkür etti. Mikrofonun başında, sesi gençliğin ve başarının verdiği güvenle titriyordu. “Bu başarıda en büyük pay, her zaman yanımda olan, beni destekleyen annem ve ablalarımın,” dedi. “Onların fedakarlıkları sayesinde buradayım.” Salon alkışlarla yankılandı. Elif, kalabalığın arasında, yüzünde sahte bir gülümsemeyle alkışlarken, kalbinin derinliklerinde bir sızı hissetti. “Ablalarım,” demişti. Elif, tek ablasıydı. O “ablalarım” kelimesinin içinde, Elif’in yıllarca boğazına dizilen her şey yok olup gitmiş gibiydi. O, sadece genel bir teşekkürün içindeki isimsiz bir parçaydı. Onun fedakarlığı, evet, biliniyordu. Ama kimse onun derinliğini, rengini, Elif’in içinde açtığı boşluğu bilmiyordu. Sessizdi, görünmezdi.
Akşam yemeği için eve döndüklerinde, neşe hakim olmuştu. Deniz, yeni işinden, Ankara’daki hayatından bahsediyordu. Annesi gururla dinlerken, Elif sessizce masayı topluyordu. Mutfağa geçtiğinde, annesinin çocukluğundan kalma, eski, üzeri çiçek desenli bir fotoğraf albümünü buldu. Eskiden içinde babasının fotoğrafları, aile anıları olurdu. İçini karıştırırken, en arkadaki sararmış bir zarf dikkatini çekti. Üzerinde sadece “Elif’e” yazıyordu, babasının el yazısıyla. Kalbi hızla çarpmaya başladı.
Zarfı açtığında, içinden iki şey çıktı: bir mektup ve bir üniversite kabul mektubu. Kabul mektubu, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ndendi. Elif’in yıllar önce, gizlice başvurduğu ama sonuçlarını bile beklemeye cesaret edemediği sınavın sonucu. O zamanlar bu mektubu görmemişti bile. Hayalleri, babasının vefatıyla birlikte toprağa karışmıştı. Gözleri doldu, mektubu okudu. Ardından babasının mektubunu açtı.
“Canım kızım Elif,” diye başlıyordu babasının titreyen el yazısı. “Bu mektubu sana okuyup okumayacağımı bilmiyorum. Belki de asla okuyamazsın. Ama ben yazmak istedim. Hastalığım ilerlerken, en çok senin için endişeleniyorum. Senin sanata olan aşkını, o minik ellerinin kâğıda nasıl hayat verdiğini biliyorum. Sen bir gün çok büyük bir sanatçı olacaksın, bundan eminim. Ama biliyorum ki, benden sonra aileye sen bakmak zorunda kalacaksın. Bu yükü omuzlarına yüklediğim için içim kan ağlıyor. Seni o yetenek sınavlarına girerken gördüm, o gözlerindeki ışıltıyı. Ve şimdi, o ışığın sönmesinden korkuyorum. Biliyorum, sen Deniz için, annen için, bizim için her şeyden vazgeçeceksin. Bu mektubu sana asla okumayacağım çünkü bunu bilmeni istemiyorum. Ama sen… sen benim kahramanım olacaksın. Ve umarım bir gün, her şey yoluna girdiğinde, o fırçayı eline alır, dünyaya güzelliğini yeniden gösterirsin. Babam, seni çok seviyorum.”
Mektubu okurken gözyaşları yanaklarından süzüldü. Babası biliyordu. Sessizce, uzaktan, onun fedakarlığını görmüş ve onun için ağlamıştı. Yıllarca içindeki bu boşluğu kimsenin anlamadığını sanmıştı, ama babası anlamıştı. O an, o mektup, Elif’in üzerindeki tüm yükü bir nebze olsun hafifletti. Yalnız değildi. Babası onu görmüştü.
Elif, mektubu ve kabul kağıdını nazikçe katladı. Anılarla dolu o albümün en dibine, kimsenin bulamayacağı bir yere geri koydu. Şimdi, yıllar sonra, Deniz’in başarısının ortasında, bu eski yarası yeniden kanamıştı, ama bu kez yanında babasının sessiz anlayışı da vardı.
Ertesi sabah, güneşin ilk ışıklarıyla uyandı Elif. Her zamanki gibi işe gitmek için hazırlandı. Ama bu kez, bir farklılık vardı içinde. Apartmandan çıktığında, adımları onu her zamanki büfeye değil, köşedeki küçük kırtasiyeye götürdü. İçeri girdi, raflar arasında bir süre oyalandı ve nihayet, en alt raftan küçük, siyah kapaklı bir eskiz defteri ve birkaç kalem aldı. Yıllar sonra, ilk defa kendine ait bir şey almıştı. Kasadaki genç kıza gülümseyerek ödeme yaptı. Kırtasiyeden çıkıp işine yürürken, elindeki küçük paketi sıkıca tutuyordu. Biliyordu ki hayatı bir anda değişmeyecekti. Omuzlarındaki yük hala oradaydı. Ama belki de, o küçük eskiz defterinin sayfalarında, kiraz çiçeklerinin altında, bir zamanlar solmuş olan o suret yeniden canlanabilirdi. Yavaşça, sessizce, sadece kendine ait bir dünyada. Ve bu, şimdilik yeterliydi.
