yasak aşk
Kadim Duvarlar Arasında
Duvarların nefes aldığını hissederdi Emre, her taşın, her ahşap direğin fısıldadığını. Yılların yorgunluğunu, yaşanmış aşkları, yitirilmiş umutları… Onları dinler, sonra da kendi sessiz boşluğuna dönerdi. Oysa bir zamanlar bu mesleğe deli gibi âşıktı, tıpkı hayatına âşık olduğu gibi. Şimdi, 38 yaşında, başarılı bir mimar, güzel bir eş ve yedi yaşında zıpır bir kız çocuğu babası olarak, o tutkunun yerini yavan bir tatminsizlik almıştı. Rutin, her şeyi yutmuştu sanki. Sabah alarmı, kahvaltıda Elif’in bitmeyen enerjisi, Ayşe’nin “İşe geç kalacaksın” uyarısı… Her şey tıkır tıkır işliyordu ama ruhu paslanmıştı.
Yeni projesi, Beylerbeyi’nin ara sokaklarından birinde, zamana yenik düşmüş, harap bir Osmanlı konağıydı. Vakıf tarafından restore edilip kültür merkezine dönüştürülecekti. Burası, Emre’nin içindeki o paslı çarkı döndürmesi için bir umuttu. İlk gün, toz ve moloz yığınları arasında, proje ekibiyle tanışırken, gözü bir kadına takıldı. Uzun boylu, dalgalı kestane rengi saçları ensesinde özensizce toplanmış, üzerinde eski, rahat bir pantolon ve tişört vardı. Yüzü çamur lekeleriyle kirlenmişti ama gözlerindeki parıltı, eski bir freskin yeniden keşfi gibiydi. Bu, konservatör ve sanat tarihçisi Defne Kılıç’tı.
Tanıştıkları ilk an, Emre’nin içinde uzun zamandır uykuda olan bir şeyler kıpırdadı. Defne, konağın tarihini anlatırken, taşların sadece bir malzeme değil, birer hikâye taşıyıcısı olduğunu, her çizginin, her aşınmanın bir dönemin izi olduğunu öyle bir tutkuyla anlatıyordu ki, Emre onu dinlerken kendini unutuyordu. Ayşe, evde nadiren bu kadar canlı bir sohbete tanık olurdu. Onların konuşmaları daha çok günlük işler, Elif’in okulu, faturalar üzerineydi. Defne ile konuşurken Emre, üniversite yıllarındaki o idealist, heyecanlı genci hatırlıyordu.
Günler haftaları kovaladı. Konak, sanki Emre ile Defne’nin ilişkisine ayna tutuyordu. Yıkık dökük halleriyle yüzleşmeleri, çürüyen kirişleri onarmaları, kaybolmuş motifleri ortaya çıkarmaları, kendi içlerindeki katmanları soymaya benziyordu. Defne, yaklaşık iki yıl önce eşini bir trafik kazasında kaybetmişti. İşine sığınmış, kendini tarihin sessiz kollarına bırakmıştı. Emre de bu sessizliğin ve derin acının izlerini Defne’nin gözlerinde görüyordu. Bazen, tozlu bir köşede, ahşap bir oymaya saatlerce bakarken bulurdu onu. Sanki geçmişle kendi arasında bir bağ kuruyor, bir şifa arıyordu. Emre, karısının aksine, onun bu hassas ve melankolik yönünü anlamaya çalıştı, yargılamadı. Ayşe, Defne’nin bu halini “fazla duygusal” bulurdu, ama Emre’ye göre bu, onun en güzel yanıydı.
Bir akşam, geç saate kadar çalışmışlardı. Konağın bazı gizli bölmeleri ortaya çıkmış, içinde eski belgeler ve bir zamanlar konağın sahibi olan ailenin fotoğrafları bulunmuştu. Emre, ahşap zemine çökmüş, elindeki siyah beyaz fotoğrafa bakıyordu. “Şu kadın,” dedi Defne, Emre’nin yanına otururken, “Konağın ilk sahibi Rıza Bey’in eşi, Ayşe Hanım. Ne tesadüf, değil mi?” Emre gülümsedi. “Evet,” dedi, “Hayat tuhaf.” O an, ilk kez o kadar yakın durdular. Defne’nin kolu Emre’nin koluna değdi. Küçük, önemsiz bir dokunuş ama Emre’nin kalbi hızla çarpmaya başladı. Konağın kadim duvarları sanki nefesini tutmuştu.
Sonraki haftalar, daha da tehlikeli bir oyunun başlangıcı oldu. Emre, evde Ayşe’nin sorularına, “Proje çok yoğun,” cevabını verirken, yalanlarının ağırlığı altında eziliyordu. Ayşe, kocasının bu kadar geç gelmesine alışmıştı ama Emre’deki değişimi fark etmeye başlamıştı. Yorgunluğun ötesinde bir dalgınlık, bazen de bir heyecan, gözlerinin içinde bir ışıltı vardı. Emre, Ayşe’nin dokunuşlarından kaçınır olmuştu. Küçük Elif’in masum “Babacığım, neden bu kadar geç geliyorsun?” sorusu ise kalbine bir bıçak gibi saplanıyordu.
Defne de benzer bir iç savaşın içindeydi. Emre’nin evli olduğunu biliyordu. Kendisi de daha önce aldatılmış bir arkadaşının hikayesini dinlerken, ‘asla’ demişti. Ama Emre’yle geçirdiği her an, her paylaşılan gülüş, her anlamlı bakış, o ‘asla’yı ufalıyordu. Onunla olmak, ölü kocasının yasından kurtulmak gibiydi; Emre ona yeniden yaşama tutunma cesareti veriyordu. Bu, aynı zamanda kocasının anısına bir ihanet miydi? Ya da Emre’nin eşine? Suçluluk duygusu, bir yandan onu yiyip bitirirken, diğer yandan Emre’nin yanında hissettiği o tarifsiz huzur ve coşku, her şeyi bastırıyordu.
Bir öğleden sonra, konağın avlusunda, yeni dikilen begonvillerin kokusu havaya karışırken, zor bir teknik detay hakkında tartışıyorlardı. Güneş batmak üzereydi, gökyüzü turuncu ve mora çalıyordu. Tartışma, seslerini yükseltmeden, fikirlerin tutkuyla çarpışmasına dönüştü. Sonunda bir çözüme ulaştılar ve ikisi de aynı anda derin bir nefes aldı. Emre, Defne’ye döndü, gözleri gözlerine kenetlendi. Bir an, bütün dünya durdu. Emre, elini uzattı ve Defne’nin yanağındaki ince bir toz lekesini sildi. Parmaklarının tenine değdiği o kısacık an, bir elektrik akımı gibi ikisini de sardı. Emre’nin eli Defne’nin boynuna doğru kaydı, başparmağı çenesine dokundu. Defne, gözlerini kapatıp bu dokunuşa teslim oldu. Dudakları birleştiğinde, konağın eski duvarları bile sanki bu gizli öpüşe şahit olmak için nefesini tutmuştu. Bu öpücük, sadece bir fiziksel temas değil, iki ruhun uzun süredir aradığı bağlantının, susamışlığın bir ifadesiydi.
İlişkileri, o geceden sonra kaçınılmaz bir şekilde derinleşti. Konağın sessiz odaları, onların gizli buluşma mekânı oldu. Çalışma saatleri uzuyor, Emre’nin Ayşe’ye söylediği “iş var” yalanları daha sık hale geliyordu. Bazen, öğle yemeklerini dışarıda, kimsenin onları tanımadığı küçük lokantalarda yiyorlar, birbirlerinin ellerini masanın altında gizlice tutuyorlardı. Emre, Defne’nin yanında kendini genç, canlı ve arzulu hissediyordu. Defne ise Emre’nin anlayışlı bakışları altında yeniden doğuyordu. Ama her ayrılış, her evine dönüş, Emre’nin omuzlarına daha ağır bir yük bindiriyordu. Elif’in gülüşü, Ayşe’nin yorgun yüzü, her biri birer sitem gibi geliyordu.
Bir akşam, Emre, Defne ile bir restoranda yemek yerken, yan masadan tanıdık bir ses duydu. Başını çevirdiğinde, Ayşe’nin yakın arkadaşı Sema’yı gördü. Sema’nın bakışları, Emre’ye, sonra Defne’ye, sonra tekrar Emre’ye kaydı. Donup kaldı. Sema’nın yüzündeki şaşkınlık ve merak, Emre’nin içini buz gibi yaptı. “İyi akşamlar Emre,” dedi Sema, yapmacık bir gülümsemeyle. “Ayşe de merak ediyordu, bu kadar geç saatlere kadar çalıştığını.” Emre, zar zor, “Merhaba Sema, evet, Defne Hanım’la bir proje yemeğindeydik,” diye geveledi. Sema, Defne’ye kısa bir baş selamı verip masadan uzaklaştı. O an, Emre için bir dönüm noktası oldu. Korku ve pişmanlık, kalbine bir yumruk gibi indi.
Eve döndüğünde, Ayşe onu yatak odasında bekliyordu. Gözleri kızarmış, yastığı tırnaklamış gibi duruyordu. “Bugün Sema’yı görmüşsün,” dedi Ayşe, sesi titriyordu. Emre boğazının kuruduğunu hissetti. “Evet, restoranın oradaydı, tesadüfen.” Ayşe acı bir gülümsemeyle “Tesadüf, öyle mi?” dedi. “Sana yalan söylemeyi ne zaman bıraktın Emre? Ne zamandan beri iş yemekleri bu kadar romantik oldu? Ne zamandan beri ‘iş arkadaşın’ dediğin kadınla el ele yemek yiyorsun?” Emre şaşkınlıkla Ayşe’nin elindeki telefona baktı. Ekranda, onların restoranda çekilmiş, net olmayan ama her şeyi anlatan bir fotoğrafı vardı. Sema göndermişti.
Ayşe’nin gözlerinde gördüğü acı, öfke ve hayal kırıklığı, Emre’nin canını yaktı. “Ayşe, ben…” diye söze başladı ama kelimeler boğazında düğümlendi. Savunacak hiçbir şeyi yoktu. Her şey, bir anda darmadağın olmuştu. O gece, Ayşe’nin çığlıkları, Elif’in ağlaması, Emre’nin vicdan azabıyla harmanlandı. Ne Ayşe, ne de Emre uyudu. Konağın tozlu duvarlarının gizlediği sırlar, artık onların evinin duvarları arasında yankılanıyordu.
Ertesi gün, Ayşe tek bir cümle söyledi: “Evden git Emre. Biraz düşünelim.” Elif’in kahvaltı masasında boş kalan sandalyesi, Emre’nin kalbinde kocaman bir boşluk açtı. Topladığı eşyalarıyla evden çıkarken, sanki hayatının bir parçası da o evde kalmıştı.
Gidecek tek bir adresi vardı: Defne. Kapısını çaldığında, Defne’nin yüzündeki endişe ve suçluluk ifadesini gördü. Her şeyi anlattı. Ayşe’nin öğrenmesini, evden kovulmasını, Elif’i… Defne, Emre’ye sarıldı, gözyaşları Emre’nin omzuna damlıyordu. “Özür dilerim Emre,” diye fısıldadı. “Bu benim hatamdı, ben de seni buna sürükledim.” Emre, Defne’nin kollarında teselli arıyordu ama içinde yanan vicdan ateşi sönmüyordu.
Birkaç hafta sonra, konağın restorasyonu tamamlandı. Açılış töreni kalabalıktı. Yeni hayatlarına başlamak üzere olan Emre ve Defne, konukların arasında, uzaktan ama birbirlerinin yakınında duruyorlardı. Konak, şimdi pırıl pırıldı, taptazeydi, tüm eski yaraları sarılmış gibiydi. Ama Emre’nin kalbi… O hala yıkık döküktü. Elif’in yüzü, Ayşe’nin acısı, kafasının içinde yankılanıyordu. Defne’nin elini tuttu. Elinin sıcaklığına rağmen, Emre’nin içi buz kesmişti. Kazandığı bir aşk mıydı bu, yoksa kaybettiği bir aile mi? Yeni hayatları, kadim duvarların arasında yeşermişti, ama bu duvarlar sadece aşklarının değil, ardında bıraktıkları yıkımın da sessiz tanığıydı. Bu yeni başlangıç, eski bir acının gölgesinde kalmaya mahkûmdu, tıpkı tarihin kendini tekrar etmesi gibi.
