yasak aşk
Fısıltılı Geçmiş
Leyla, Kadıköy’deki küçük atölyesinin loş ışığında, bitmek bilmeyen bir boşlukla bakıyordu tuvaline. Fırça elinde, renkler gözünün önündeydi ama ne resmedeceği konusunda en ufak bir fikir yoktu. Sanki içindeki tüm pınarlar kurumuş, ruhu sessiz bir çöle dönmüştü. Evliliği de bu tuval gibiydi; dışarıdan bakıldığında düzenli, belirli bir kompozisyona sahip, ancak içinde derinlikten, tutkudan, o ilk günkü canlılıktan eser kalmamış. Cem iyi bir kocaydı, evet. Çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine düşkün. Ama son birkaç yıldır, Leyla’ı bir eşten çok, hayatının düzenli bir parçası gibi görüyordu. Sabah öpücükleri mekanikti, akşam sohbetleri iş ve faturalar üzerineydi. Birlikte geçirdikleri anlar bile, iki yalnız ruhun aynı çatıyı paylaşmasından öteye geçmiyordu. Leyla, sadece var olmak değil, gerçekten yaşamak, hissedilmek, tutkuyla sevilmek istiyordu.
Bu derin özlem, hayatına Emre girdiğinde, bastırılmış bir yanardağ gibi patlamıştı. Emre, Cem’in çocukluk arkadaşı ve iş ortağıydı. İki ailenin düzenli olarak bir araya geldiği, samimi akşam yemekleri, yaz tatilleri vardı. Cem, Emre’ye kardeşinden farksız bir güven duyardı. Leyla içinse Emre, uzun zamandır kapalı tuttuğu bir kapıyı aralamıştı.
Her şey, o yılbaşı yemeğinde başlamıştı. Cem, iş konuşmalarına dalmışken, Emre’nin gözleri Leyla’nın üzerindeydi. Sanki bir şifreyi çözmeye çalışır gibi derin ve anlamlı bakıyordu. Leyla, o ana kadar kendisini kimsenin bu kadar yakından, bu kadar yoğun bir merakla süzdüğünü hatırlamıyordu. Sohbetleri, Cem’in iş anılarına ve geleceğe dair planlarına sıkışıp kalırken, Emre, Leyla’nın tuvalindeki boşluğu fark etmiş gibi, sanata olan ilgisini sormuş, en son hangi kitabı okuduğunu merak etmişti. Leyla, o gece Emre’nin kendisini “gördüğünü” hissetmişti. Bir eş olarak, bir anne olarak değil, sadece Leyla olarak.
Sonraki haftalarda, Emre’nin mesajları, önce işle ilgili Cem’e iletilmek üzere başlayan, sonra Leyla’nın sanat projelerine kayan, en sonunda ise sadece ikisi arasında fısıltı gibi kalan cümlelere dönüşmüştü. Gece yarıları gelen “Uyudun mu?” mesajları, kalbinin ritmini değiştiriyordu. Leyla, bu mesajlara cevap verirken, Cem’in yanındaki boşlukta yatağın diğer tarafındaki derin sessizliği umursamazca çiğniyordu.
Bir gün, Emre, Cem’in yurt dışı iş seyahatinde olduğu bir zamanda, atölyesini ziyaret etme bahanesiyle geldi. Leyla, ilk kez bu kadar gergin ve heyecanlı hissediyordu. Kapıyı açtığında, Emre’nin gülümseyen yüzüyle karşılaştı. Atölye’nin içinde, yarım kalmış resimlerine bakarken, Emre’nin eli Leyla’nın omuzuna hafifçe dokundu. Bu dokunuş, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatıyordu. Gözleri buluştuğunda, Leyla, dünyanın durduğunu hissetti. Bir anlık tereddüdün ardından, Emre eğildi ve Leyla’nın dudaklarına bir öpücük kondurdu. Bu öpücük, uzun zamandır tattığı en gerçek, en canlı şeydi. Suçluluk hissi, bir anda her yeri kaplayan tarifsiz bir heyecan selinin içinde boğulmuştu.
Artık kaçışlar başlamıştı. Cem’in iş toplantıları, Leyla’nın sanat sergisi hazırlıkları bahaneler olmuştu. Bazen Beyoğlu’nda, kalabalık sokakların gürültüsünde birbirlerine karışmış iki gölge, bazen de şehrin dışında, kimsenin onları tanımadığı, küçük, gizli bir mekânda buluşuyorlardı. O anlarda, dünya sadece ikisinden ibaretti. Emre, Leyla’nın yıllardır içinde biriktirdiği her şeyi dinliyor, anlamlı bakışlarıyla onaylıyordu. Onun yanında, Leyla yeniden canlandığını, renklerin geri döndüğünü hissediyordu.
“Neden şimdi, Emre?” diye sormuştu bir keresinde, Emre’nin kucağında başı, pencereden İstanbul’un ışıklarına bakarken. “Yıllardır birbirimizi tanıyoruz, neden şimdi?”
Emre’nin parmakları Leyla’nın saçlarında gezindi. “Bazen doğru insanı görmek için yanlış zamandan geçmek gerekir, Leyla. Ya da belki de ikimiz de şimdiye kadar kendimize yalan söylüyorduk. Ben de senin gibi hissediyorum. Evimde bir boşluk var, Leyla. Bir ses, bir ruh eksikliği.”
Bu sözler, Leyla’nın suçluluğunu biraz olsun hafifletiyordu. Yalnız olmadığını bilmek, bu “yasak” durumu daha da çekici kılıyordu. Ama yine de, kalbinin derinliklerinde, Cem’in ona duyduğu sarsılmaz güvenin ağırlığını taşıyordu. Özellikle Cem, iş ortaklarının bir toplantısında Leyla’yı ve Emre’yi yan yana gördüğünde, “Ne güzel, siz de anlaşmaya başlamışsınız. Leyla’nın sanatı Emre’yi de yakalamış anlaşılan!” dediğinde, Leyla’nın içini bir hançer kesmişti. Cem’in saflığı, ihanetini daha da acı verici yapıyordu.
Aylar bu gizli aşkla, bu fısıltılı geçmişle akıp gitti. Leyla’nın hayatına bir renk, bir ışık gelmişti ama aynı zamanda sürekli bir gerginlik de beraberinde geliyordu. Her telefon çaldığında, her kapı vurduğunda kalbi yerinden fırlayacak gibi oluyordu. Cem’in bir gün her şeyi öğreneceği korkusu, Leyla’nın nefesini kesiyordu.
Ve o gün, tahmin ettiğinden çok daha sessiz bir şekilde geldi.
Cem, son zamanlarda Leyla’daki değişimi fark ediyordu. Eski donukluğu gitmiş, yerine canlı, neşeli, bazen de dalgın bir kadın gelmişti. Telefonuna her zamankinden daha düşkün, uykularında gülümsüyor, Cem’in dokunuşlarına eskisi kadar tepki vermiyordu. Şüpheler, Cem’in zihnine ince bir toz gibi sinmeye başlamıştı. İlk başta, “Leyla toparlanıyor, belki de atölye işleri yoluna giriyor” diye düşünmüştü. Ama bu mutluluk, Cem’den çok uzak, Cem’le hiçbir ilgisi olmayan bir mutluluktu.
Bir akşam, Cem, Emre’nin evinde unuttuğu önemli bir dosya için Emre’yi aramış, ama ulaşamamıştı. Dosyaya acilen ihtiyacı vardı, bu yüzden Emre’nin anahtarını bildiği için kendisi gidip almayı teklif etmişti Deniz’e (Emre’nin karısı). Deniz’in sesi telefonda soğuk ve mesafeli geliyordu. “Tabii, Cem. Ben de tam Emre’nin son zamanlardaki bu tuhaf hallerini düşünüyordum. Sanki evde bir hayalet yaşıyor.”
Deniz’in imalı sözleri, Cem’in zihnine yeni bir şüphe tohumu ekmişti. Emre’nin evine vardığında, anahtarla içeri girdi. Dosyayı alıp çıkacakken, masanın üzerindeki ajanda dikkatini çekti. Emre düzenli bir insandı, ajandası hep iş randevularıyla dolardı. Ama bu ajandanın son sayfalarına karalanmış, küçük bir Leyla portresi vardı. Çizimin altında ise titrek bir el yazısıyla: “Kırık Ruhumun Sığınma Limanı.”
Cem’in elleri titredi. Bu, Leyla’nın stilini birebir yansıtan bir çizimdi. Leyla’nın çizimleri, her zaman ruh halini yansıtırdı. Ve bu portre, Cem’in son zamanlarda Leyla’nın gözlerinde gördüğü o tarifsiz ışığı taşıyordu. Kalbi göğüs kafesini zorlayarak atmaya başladı. Yıllarca süren dostluk, şimdi gözlerinin önünde bir toz bulutu gibi dağılıyordu.
Cem, ajandayı yerine bıraktı, dosyayı alıp çıktı. Eve döndüğünde, Leyla mutfakta akşam yemeği hazırlıyordu, radyoda hafif bir melodi çalıyordu. Leyla’nın sırtına bakarken, Cem’in içine tarifsiz bir acı oturdu. Yüzleşmek mi? Bağırıp çağırmak mı? Yoksa bu sessiz ihanetin ağırlığı altında ezilmek mi?
Cem, o gece Leyla’nın yanına uzandığında, gözlerini tavana dikti. Leyla, her zamanki gibi Cem’in sırtına dönmüştü. “Cem?” diye fısıldadı Leyla, uykulu bir sesle. “Bir sorun mu var?”
Cem, cevap vermedi. Sadece Leyla’nın saçlarının kokusunu içine çekti. Bu kokuyu, bu dokunuşu, bu hayatı nasıl paylaşmıştı? Ve şimdi, her şey paramparça oluyordu.
Ertesi gün, Cem, Emre’yi ofisine çağırdı. Kapıyı kapattı. “Emre,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakindi. “Biliyorum.”
Emre’nin yüzündeki kan çekildi. Gözleri Cem’inkinden kaçtı. “Ne… ne biliyorsun Cem?”
“Her şeyi,” dedi Cem. “Bizim dostluğumuzu, evliliğimi, Leyla’nın kalbini… Her şeyi bildiğimi.”
Bir an süren o uzun sessizlik, iki erkeğin arasında yıllarca birikmiş her şeyi yok etti. Emre, başını öne eğdi. “Cem, ben… Özür dilerim.”
“Özür dileme, Emre,” dedi Cem. “Sadece git.”
O akşam, Leyla eve geldiğinde, Cem’in valizi kapının önündeydi. Cem, Leyla’ya baktı, gözlerinde yılların dostluğunun ve evliliğin yıkımının acısı vardı. “Ben gidiyorum, Leyla,” dedi. Sesi o kadar sakindi ki, Leyla’nın içini dondurdu. “Yalana dayalı bir hayatı daha fazla yaşayamam.”
Leyla’nın gözleri doldu. “Cem, ben…”
“Gerek yok, Leyla,” diye kesti sözünü. “Ne söyleyeceğini biliyorum. Ama artık çok geç. Artık hiçbir şeyin eskisi gibi olamayacağını sen de biliyorsun. Emre ile olan iş ortaklığımı da bitirdim. Ne yazık ki, sen sadece beni değil, yılların dostluğunu da yıktın.”
Cem, kapıdan çıktı. Anahtar sesini duymadan Leyla, olduğu yere yığıldı. Birkaç gün sonra, Emre’den bir mesaj geldi: “Leyla, biliyorum zordu. Ama şimdi özgürüz. Yeni bir hayat kurabiliriz. Benimle gel.”
Leyla, telefona baktı. Parmağı, Emre’nin adının üzerine gelip durdu. O an, o kısa mesajla teklif edilen yeni hayat, kulağa ne kadar çekici gelse de, altında yatan yıkımın, yalanların ve ihanetlerin ağırlığını hissetti. Bu yeni başlangıç, eski bir bitişin enkazı üzerine kurulacaktı. Bu aşktan geriye sadece küller kalacaktı. Leyla, ilk kez, o an anladı. Yasak aşk, bir fırtına gibi gelir, her yeri kasıp kavurur, ama geride yalnızca enkaz bırakırdı. Yeni bir hayat kurmak, bu enkazın üzerinden yürümek demekti. Ve Leyla, yorgundu. O parmak, mesajı yanıtlamak yerine, tuvaline uzandı. Beyaz tuval, şimdi her zamankinden daha boş görünüyordu. Ancak bu kez, Leyla’nın içinde bir fırça darbesi atma arzusu vardı. Belki de bu kez, kendi hikayesini, yalanlardan arınmış, sadece kendi renkleriyle baştan yazabilirdi.
