Aile dramı

Gürgenin Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1355 kelime

Ayaz Demir’in elleri, her zaman bir hikaye anlatırdı. Kimi zaman yeni kesilmiş ıhlamurun taze kokusunu, kimi zaman asırlar devirmiş gürgenin tozlu anılarını taşırdı. Fatih’teki küçük atölyesinde, babasından miras kalan tezgahın başında, ahşapla kurduğu bu sessiz dil, onun hem geçim kaynağı hem de ruhuydu. Ancak son aylarda, atölyenin kapısından içeri giren iş sayısı, Ayaz’ın alnındaki çizgileri derinleştirmişti. Kiralık ev, anadolu lisesindeki kız kardeşi Aslı’nın dershanesi derken, boyunu aşan borçlar omuzlarına yüklenmişti.

Bir cuma öğleden sonrası, atölyenin neredeyse çürümeye yüz tutmuş kapısı beklenmedik bir misafirle açıldı. Beyaz gömlekli, kravatlı, bakımlı ellere sahip bir adam, içerideki talaş kokusuna burun bükmeden, adeta titiz bir eksper gibi etrafa göz gezdirdi. Elinde tuttuğu kartı uzattığında Ayaz, isminin “Ferit Bey” olduğunu okudu. Ferit Bey, konuşmaktan çok emir veren bir ses tonuyla, Nişantaşı’nda bir köşkte büyük bir restorasyon işi için geldiklerini, özellikle ahşap işçiliğinde Ayaz’ın adını duyduklarını söyledi. Ayaz’ın kalbi hızlandı. Duyduğu “büyük” kelimesi, tüm dertlerinin anahtarı olabilirdi.

Köşke ilk gittiği gün, Ayaz’ın ağzı açık kaldı. Burası sadece bir ev değil, adeta bir müzeydi. Yüksek tavanlar, işlemeli duvarlar, her biri ayrı bir sanat eseri olan mobilyalar… Ayaz’ın küçük atölyesinden sonra burası, başka bir gezegen gibiydi. İşi, köşkteki eski gürgen kapıların, pencere pervazlarının ve özellikle de tavanlardaki ahşap oymaların restorasyonuydu. Ferit Bey onu, projenin genel koordinatörü olan Defne Hanım ile tanıştırdı.

Defne Soylu, yirmi dokuz yaşında, ince, zarif, adeta bu köşkün bir parçası gibiydi. Giyim tarzı, konuşması, hatta gülümsemesi bile Ayaz’ın alışık olmadığı bir mesafeyi yansıtıyordu. İlk tanıştıklarında, Defne’nin gözlerinde ne bir kibir ne de bir küçümseme gördü Ayaz; sadece, alışkın olduğu bir dünyanın doğal ve sorgusuz hükümdarlığı vardı. Elini sıkarken, Ayaz’ın nasırlı avucu, Defne’nin yumuşak ve manikürlü eliyle keskin bir tezat oluşturdu. Defne, “İşinizle ilgili referanslarınız çok iyi, Ayaz Bey. Bu projenin titizlikle yürütülmesi gerekiyor. Her detay önemli,” dedi, gözlerini Ayaz’ın üstünde çok fazla tutmadan.

Ayaz, işine büyük bir heyecanla başladı. Gürgenin derin damarlarını ortaya çıkarmak, yüzlerce yıllık verniğin altında uyuyan renkleri canlandırmak, onun için sadece bir iş değil, bir tutkuydu. Her gün sabahın erken saatlerinde atölyesinden çıkıp Nişantaşı’na geliyor, akşama kadar oymalarla, zımparalarla, özel kimyasallarla boğuşuyordu. Öğle yemeğinde, çoğu zaman annesinin hazırladığı mütevazı kumanyasını köşkün bahçesindeki bir bankta yerdi. Diğer ustalar, taşeron işçiler de onun gibiydi. Ama Defne ve onun çevresindeki insanlar… Onların dünyası tamamen farklıydı.

Defne, her öğle arasında lüks restoranlardan gelen siparişlerle besleniyor, telefonunda yabancı dillerde konuşmalar yapıyor, köşke gelen mimarlar, iç mimarlar, sanat danışmanları ile karmaşık terimlerle dolu sohbetlere dalıyordu. Ayaz, bazen kapı aralığından onların kahkahalarını duyar, onların bu kaygısız, pürüzsüz hayatlarına hayranlıkla karışık bir yabancılıkla bakardı. Kendi hayatındaki her karar, bütçeyi düşünerek alınırken, Defne’nin “ne kadar tutarsa tutsun” rahatlığı, Ayaz’ın zihninde derin bir çizgi bırakıyordu.

Bir gün, köşkün ana girişindeki devasa, el oyması gürgen kapının küçük bir kısmı, dikkatsiz bir ustabaşının hatasıyla çatladı. Ayaz, kapının önünde durmuş, çatlağa bakarken içinden bir parça kopmuş gibi hissetti. Bu kapı sadece ahşap değildi, bu köşkün ruhuydu. Defne, haberi duyar duymaz geldi. Yüzünde endişe vardı, ama Ayaz’ınkine benzeyen bir endişe değildi. “Ayaz Bey, bunu hemen halletmemiz gerekiyor. Hatta mümkünse, hızlıca yeni bir parça uydursak?” dedi.

Ayaz, başını iki yana salladı. “Defne Hanım, bu kapı yüz elli yıldan fazla. Ona yeni bir parça eklemek, ruhunu bozmaktır. Eski ahşapla yeni ahşap asla tam olarak birleşmez, bir süre sonra belli eder. Bunu sabırla, özel bir reçine ve ahşap tozu karışımıyla, orijinal dokuyu bozmadan onarmalıyız. Bu biraz zaman alır ama en doğrusu budur.”
Defne kaşlarını çattı. “Zaman mı? Biliyorum ki projenin takvimi çok sıkışık. Amaç, görüntüde bir bütünlük sağlamak, bir müze kurmuyoruz.”
“Sanırım bu köşk, bir müzeden farksız Defne Hanım. Her parçası bir tarih,” dedi Ayaz, sesindeki tutkuya engel olamayarak.
Defne, Ayaz’ın kararlılığı karşısında şaşırmış gibiydi. Bir an durdu, sonra derin bir nefes aldı. “Peki, Ayaz Bey. Size güveniyorum. Ama mümkün olan en kısa sürede…”

Ayaz, o çatlağı haftalarca süren ince bir işçilikle onardı. Her seferinde, ahşabın geçmişini dinliyor, ona adeta fısıldayarak iyileştiriyordu. Bu süreçte Defne, birkaç kez onu çalışırken izlemeye geldi. Ayaz’ın ellerinin bu kadar hassas, bu kadar maharetli olmasına şaşırmış gibiydi. Bir akşam, Ayaz herkesten sonra atölyeyi toparlarken, Defne elinde iki fincan kahveyle yanına geldi.
“Hala burada mısınız Ayaz Bey? Bu kadar geç kalacağınızı düşünmemiştim.”
“Kapıyla aramda özel bir bağ oluştu sanırım Defne Hanım. Bitirmeden ayrılasım gelmedi,” dedi Ayaz, yorgun bir gülümsemeyle.
Defne, fincanlardan birini Ayaz’a uzattı. “Sizin işinize olan tutkunuz gerçekten etkileyici. Bu dönemde böyle zanaatkarlar bulmak çok zor.”
“Teşekkür ederim,” dedi Ayaz, kahveden bir yudum alarak. “Bu benim için sadece bir iş değil. Babamdan, ondan da dedemden kaldı. Elimle bir şeye hayat vermek, en büyük mutluluğum.”
“Babanız da mı ahşap ustasıydı?”
“Evet. Üç nesildir bu işi yapıyoruz. Ama zor zamanlar geçiriyoruz. Böyle büyük işler nadir geliyor artık.”
Defne, Ayaz’ın sözlerindeki imayı anlamış gibiydi. Kısa bir sessizlik oldu. “Anlıyorum… Bizim dünyamızda, her şey daha hızlı tüketiliyor, sanırım,” dedi, biraz buruk bir sesle. “Böyle el emeği göz nuru işlerin değeri daha az biliniyor.”
Ayaz, Defne’nin samimiyetine şaşırmıştı. Belki de bu kadar farklı değillerdi. Belki de Defne de, bu lüks yaşamın içinde sıkışmış, gerçek değerleri arayan biriydi. İçinde küçük bir umut kıvılcımı parladı. Belki de o da, Ayaz’ın dünyasını anlayabilirdi.

Proje, haftalar ve aylar süren yoğun bir çalışmanın ardından nihayet sona eriyordu. Ayaz’ın ellerinden çıkan ahşaplar, köşkün her köşesinde adeta yeniden canlanmış, tarihi dokuyu modern ihtişamla birleştirmişti. Sonunda, köşkte büyük bir açılış daveti verilecekti. Defne, Ayaz’ı ve diğer ustaları da davet etti. “Hepinizin emeği var bunda,” demişti. Ayaz, kız kardeşi Aslı’yı düşünerek daveti kabul etti. Belki bu tür bir ortamda olmak, Aslı için bir ilham kaynağı olabilirdi.

Davet günü, Ayaz, ütülü gömleği ve babasından kalan tek iyi ceketiyle köşke geldi. İçerisi, pırıltılı insanlarla doluydu. Kadeh sesleri, hafif müzik, yüksek sesli kahkahalar birbirine karışıyordu. Herkes özenle seçilmiş, markalı giysiler içindeydi. Ayaz, kendi varlığını adeta bir gölge gibi hissetti. Ne yapacağını, kiminle konuşacağını bilemedi. Elinde tuttuğu meyve suyu bardağıyla bir köşeye çekildi, kendi elleriyle restore ettiği kapılara, oymalara baktı. Onlar artık bu dünyaya aitti, Ayaz ise sadece bir misafirdi.

Defne, davetliler arasında adeta parlıyordu. Uzun, şık bir elbiseyle, etrafındaki insanlarla İngilizce, Fransızca konuşuyor, gülümsüyor, parmağındaki pırlanta yüzükle kadeh tutuyordu. Bir an, göz göze geldiler. Defne, Ayaz’a sıcak bir gülümseme gönderdi ve “Her şey muhteşem oldu, Ayaz Bey!” diye seslendi kalabalığın arasından. Ayaz başıyla teşekkür etti.

Biraz sonra, Defne’nin yanındaki bir grup insanın konuşmalarının bir kısmı Ayaz’ın kulağına çalındı. Defne, orta yaşlı, gösterişli bir kadına, “Evet, Ayaz Bey, o bizim harika ahşap ustamız. Tam bir mücevher bulduk diyebilirim. Hatta inanır mısın, o kadar alçakgönüllü ki, kapıdaki çatlağı bile kendi elleriyle, orijinaline uygun olarak restore etmek için haftalarca uğraştı. Ben olsam hemen yenisini yaptırırdım ama o, sanki kapıyla konuşur gibiydi. Çok ilginç bir karakter.” Kadın, Defne’nin sözlerine gülümseyerek karşılık verdi. “Ah, evet, o el emekleri! Ne güzel! Eskiden çok vardı böyle ustalar. Bizim köşkün de vardı…”

Ayaz’ın içindeki umut kıvılcımı, bir anda sönüp gitti. “Çok ilginç bir karakter.” Bu söz, Ayaz’ın tüm varlığını, tüm tutkusunu, tüm emeğini özetleyen bu cümle, onu sanki bir hayvanat bahçesindeki egzotik bir hayvanmış gibi hissettirmişti. Defne’nin gözlerinde gördüğü “samimiyet” aslında bir merak, bir hayranlık değil, sadece uzaktan gözlemlediği, “ilginç” bulduğu bir olguydu. O, Ayaz’ın dünyasını anlamamıştı, sadece kendi dünyasında onu bir “obje” olarak konumlandırmıştı. Tıpkı restore edilen mobilyalar gibi, Ayaz da köşkü güzelleştiren, ama asla ait olamayacağı bir parça olarak görülmüştü.

Ayaz, kimseye veda etmeden, sessizce köşkten ayrıldı. Nişantaşı’nın ışıltılı sokaklarında yürürken, ayaklarının altındaki kaldırım taşları, atölyesinin önündeki bozuk kaldırımdan daha az gerçek geliyordu. Ceplerindeki para, bu büyük işten kazandığı hatırı sayılır miktardı. Bu para, Aslı’nın dershanesi için, borçları kapatmak için, belki de atölyesine yeni bir makine almak için yeterliydi. Ama Ayaz, o paranın tadının, boğazına takılan bir kılçık gibi olduğunu hissediyordu.

Ertesi sabah, Ayaz her zamanki gibi atölyesinin kapısını açtı. Talaş kokusu, onun için her zamankinden daha tanıdık, daha sahipleniciydi. Elinde tuttuğu yeni bir gürgen kütüğüyle tezgahına oturdu. Bu parça, restore ettiği köşkün ahşaplarından arta kalan, basit bir kütüktü. Ayaz, bu sefer kimsenin sipariş etmediği, kimsenin beğenisine sunulmayacak bir şey yapacaktı. Kendi elleriyle, kendi ruhuyla.

Keskiyi ahşaba dayadığında, Ayaz’ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. Gürgenin gölgesi, artık sadece köşkteki eski kapıların gölgesi değildi. Bu gölge, iki ayrı dünyanın arasındaki derin, görünmez uçurumun bir metaforuydu. Ama Ayaz, o uçurumun kenarında durup hayıflanmak yerine, kendi yolunu, kendi sanatını çizmeye karar vermişti. Kendi elleriyle yarattığı dünyada, o bir kraldı. Ve bu, tüm Nişantaşı’nın ihtişamından daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top