İhanet

Kumdan Kale

8 dakikalık okuma · 1058 kelime

Elif, pazar sabahlarının o huzurlu rehavetini, Can’ın yanı başındaki derin nefes alış verişiyle adeta kutsardı. Yatak odasının penceresinden sızan İstanbul’un erken bahar güneşi, toz zerrelerini dans ettirerek odaya yumuşak bir ışık doldururdu. Haliç’in hafif tuzlu kokusu, mis gibi demlenmiş kahve aromasıyla birleşince, Elif için hayatın en küçük ama en değerli lükslerinden biri ortaya çıkardı. Can uyanmadan önce usulca kalkar, mutfakta kahve suyunu ocağa koyar, ardından salonda, cam kenarındaki mindere oturup defterine bir şeyler karalardı. Küçük anılar, şiir taslakları, bazen de sadece günün getirecekleri üzerine düşünceler… Bunlar onun ruhuna iyi gelirdi. Can uyandığında, kahve hazırdı, gün henüz başlamamıştı ama onlar için çoktan başlamış gibiydi.

Son zamanlarda bu rutin, görünmez bir el tarafından hafifçe bükülmeye başlamıştı. Can, geceleri daha geç yatıyor, gündüzleri ise telefonuna daha fazla gömülüyordu. Eskiden işini kapıda bırakan adam, şimdi eve bir gölge gibi giriyor, yorgun ve dalgın bakışlarla etrafa bakınarak soruları geçiştiriyordu. Elif sorunca “Yoğun bir dönem, hayatım, geçecek,” derdi. Elif ilk başta anlayışla karşılamıştı. Can, her zaman daha iyi bir gelecek için çabalayan, hırslı ama bir o kadar da düşünceli bir adamdı. Onların en büyük hayali, Haliç’in o huzurlu manzarasını sabahları izleyebilecekleri, küçük bir bahçesi olan kendi evleriydi. Yıllardır bunun için birikim yapıyorlardı, her kuruşu dikkatle harcıyor, geleceğe umutla bakıyorlardı.

Bir akşam, Can duşta iken, telefonuna ardı ardına mesajlar gelmeye başladı. Elif’in normalde eşinin telefonuna bakmak gibi bir alışkanlığı yoktu, bu onun için özel alana saygısızlıktı. Ancak peş peşe gelen “Acil” ibareli bildirimler ve ekranın ışığı, istemsizce gözünü o yöne çevirmesine neden oldu. Cem ismini gördü, Can’ın eski üniversite arkadaşı, son zamanlarda adını sıkça duyduğu ama yüzünü hiç görmediği bir iş ortağı. Mesajlardan biri dikkatini çekti: “Can, son durumu konuştun mu? Çok sıkıştım, bu hafta yetişmezse hepimiz batarız!” Altında ise garip bir banka hesap numarası ve yüksek bir miktar yazılıydı. Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. “Batmak?” Kelime zihnine bir hançer gibi saplandı.

Can duştan çıktığında, Elif hiçbir şey olmamış gibi davrandı. Ama içine bir kurt düşmüştü. Can’ın “yoğunluk” dediği şey, sadece iş yoğunluğu değildi. Bir şeyler saklıyordu. Sonraki günler, Elif için bir dedektiflik macerasına dönüştü. Can’ın çantasına göz ucuyla bakmalar, telefonunu masada unuttuğunda ekranına gizlice bakışlar, banka hesaplarını kontrol etme bahanesiyle geçmiş işlemleri incelemeler… Her adımı suçluluk duygusuyla atıyordu ama içindeki endişe, bu vicdan azabını bastırıyordu.

Ve o gün geldi. Mutfak masasının çekmecesinde, Can’ın eski bir not defterinin arasına sıkıştırılmış, katlanmış bir evrak parçası buldu. Üzerinde bankanın logosu vardı. “Kişisel Kredi Sözleşmesi”. Elif’in nefesi kesildi. Belgeyi açtığında, rakamlar ve tarihler gözünün önünde uçuştu. İmzalar… İmzaların altında kendi adı da vardı. “Elif Aksoy”. Ama bu imza onun değildi. Titreyen elleriyle sözleşmeyi okudu. Yüksek meblağlı bir kredi, teminat olarak onların ortak birikimlerinin gösterildiği ve tuhaf bir şekilde, sözleşmenin asıl alıcısı kısmında Can’ın adının yanı sıra Cem’in de adının geçmesi… Dahası, kredi tarihi, onların yıllardır hayalini kurdukları evi almak için gerekli olan peşinatın neredeyse tamamını biriktirdikleri tarihten sadece birkaç hafta sonraydı.

Her şey bir anda yerine oturdu. Can, gizlice, onların ev için biriktirdikleri parayı, belki de kendi imzasını taklit ederek, riskli bir işe yatırmıştı. Cem’in “hepimiz batarız” sözü yankılandı zihninde. Demek ki bu para batmıştı. Yıllarca kurdukları hayaller, yaptıkları fedakarlıklar, Can’ın hırsları ve yalanları yüzünden bir kumdan kale gibi dağılıvermişti. Gözleri doldu, boğazına kocaman bir yumru oturdu. Bu sadece paranın kaybı değildi, bu onların geleceğinin, güvenlerinin, Elif’in Can’a olan inancının kaybıydı.

Akşam oldu. Can, her zamanki gibi yorgun bir şekilde eve geldi. Elif, titreyen elleriyle demlediği çayları masaya koydu. Masanın ortasında ise o lanet olası kredi sözleşmesi duruyordu. Can, belgeyi gördüğünde yüzündeki tüm kan çekildi. Gözleri faltaşı gibi açıldı, şaşkınlık ve korkuyla karışık bir ifade belirdi yüzünde.

“Elif… Ben… Açıklayabilirim,” diye kekeledi.

Elif, Can’ın gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne öfke ne de nefret vardı. Sadece derin bir boşluk, tarifsiz bir acı. “Neyi açıklayacaksın Can? Nasıl açıklayacaksın?” Sesi o kadar kısık çıkmıştı ki, kendi bile zor duydu. “Bunu mu açıklayacaksın? Yıllardır biriktirdiğimiz her kuruşu, hayallerimizi, geleceğimizi nasıl bir hiç uğruna harcadığını mı? Benim adımı, imzayı nasıl taklit ettiğini mi? Yoksa bana nasıl yalan söylediğini mi?”

Can, sandalyesine çöktü. Başını ellerinin arasına aldı. Omuzları sarsılıyordu. “Yapma Elif… Lütfen… Ben sizin için yaptım. Daha fazlasını istemiştim. Daha iyi bir hayat… Cem öyle ikna etti ki beni. ‘Kesin kazanç, birkaç ayda ikiye katlayacağız’ dedi. Sana sürpriz yapmak istedim. O evi çok daha büyüğünü alacaktık, inan bana. Her şey yoluna girecekti.”

“Girecekti mi?” Elif’in sesi bir fısıltıdan daha güçlü çıktı ama hala öfke barındırmıyordu, sadece kırık bir ruhun sesiydi. “Şimdi ne oldu Can? Şimdi ne olacak? O para battı, değil mi? O hayaller, o sürprizler… Şimdi borç içindeyiz. Belki de hukuki süreçler başlayacak. Benim haberim bile yokken, benim adımı kullanarak… Bu nasıl bir sevgi Can? Bu nasıl bir ortaklık? Sen bana nasıl güvenebileceğimi düşündün?”

Can, başını kaldırdı. Gözleri kıpkırmızıydı, yüzü bembeyazdı. “Benim hatam Elif, benim hatam. Gözüm dönmüştü. Seni çok seviyorum. Telafi ederim, ne olursa olsun telafi ederim. Her şeyi düzeltirim.”

Elif yavaşça ayağa kalktı. Pencereye doğru yürüdü. Haliç’in ışıkları geceye nazlı bir gerdanlık gibi serilmişti. Gördüğü manzarayı artık hissedemiyordu. İçindeki boşluk her şeyi yutmuştu. “Telafi mi?” dedi. Sesinde alaycı bir tını vardı, acıdan damıtılmış bir alay. “Peki kırılan güveni nasıl telafi edeceksin Can? Bana baktığımda, hayata baktığımda, sen bana baktığında artık ne göreceğiz? Benim sana baktığımda gördüğüm o adam nerede? O sorumluluk sahibi, dürüst, benimle her şeyini paylaşan adam nerede? Sen bana baktığında ne göreceksin? Hiçbir şeyden haberi olmayan, saf, kandırılmış bir kadını mı?”

Gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Ne hıçkırık ne de isyan vardı. Sadece o tek damla, yanağını yakarak süzüldü ve çenesinde asılı kaldı. Dönüp Can’a baktı. Can hala sandalyede büzüşmüş, umutsuzca ona bakıyordu. Elif, onu sanki ilk defa görüyormuş gibi baktı. Bu adam, Can’dı. Hayat arkadaşı, sevgilisi, sırdaşı… Ama aynı zamanda tanımadığı, güvenemeyeceği, geleceğini emanet edemeyeceği bir yabancıydı.

Elif, yavaşça yatak odasına yürüdü. Çekmecesinden küçük bir el çantası çıkardı. İçine birkaç parça giysi, cüzdanını ve kimliğini koydu. Can’ın gözleri onu takip ediyordu. Ses çıkarmadı. Elif, çantasının fermuarını çekerken, kulaklarında kendi kalp atışlarının gürültüsünü duydu. O kadar güçlüydü ki, sanki tüm odayı dolduruyordu. Kapıya doğru yürüdü, bir an durdu. Can’a son bir kez baktı. Gözlerinde ne bir veda ne de bir affetme vardı. Sadece mutlak bir sessizlik, kumdan kalenin yıkıntılarının üzerinde yükselen soğuk bir karar. Kapıyı açtı ve kendi ayak seslerinin sessizliğini dinleyerek dışarı adım attı. Ne gideceği yeri biliyordu ne de döneceği zamanı. Bildiği tek şey, artık kendisi için bir yol çizmek zorunda olduğuydu; bu yol, Can’ın gölgelerinin düşmediği, yalanların yankılanmadığı, sadece kendi ayak izlerinin olduğu bir yol olacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top