yasak aşk

GİZLİ MÜREKKEP

8 dakikalık okuma · 1300 kelime

Elif, mutfak penceresinden yağmur sonrası ıslak caddeye bakarken, on beş yıllık evliliğinin de bu gri ve rutubetli havayı taşıdığını düşündü. Can iyi bir adamdı; çalışkan, sorumluluk sahibi, ailesine düşkün. Ama iyi bir adam olmanın, her zaman heyecan verici bir eş olmak anlamına gelmediğini acı bir gülümsemeyle fark etmişti. Otuz sekiz yaşındaydı, bir mimarlık ofisinde çalışıyor, günleri çizimler, toplantılar ve akşamları Can’ın işten gelmesini bekleyerek geçiyordu. Arada sırada arkadaş buluşmaları, hafta sonu aile yemekleri… Hayatı kusursuz bir döngüde dönüyor, bu döngünün içinde kaybolup gidiyordu. Kalbindeki o küçük boşluğu, bazen yeni bir bitki alarak, bazen pahalı bir mum yakarak doldurmaya çalışıyor, ama başarılı olamıyordu. Bu boşluk, adını koyamadığı, dokunamadığı, ama varlığını iliklerine kadar hissettiği bir yokluktu.

Oysa bir zamanlar öyle değildi. Üniversite yıllarında Can’la tanıştığında, hayat enerjisiyle dolup taşıyordu. Can’ın sakinliği, onun fırtınalı ruhuna liman olmuştu adeta. Ama zamanla o fırtınalar dinmiş, Elif de limanın huzuruna alışırken, ruhundaki denizin kuruduğunu fark etmemişti. Şimdi, gözlerini kapadığında hissettiği tek şey, yavaş yavaş solan renkler ve derinine inen bir sessizlikti.

Emir’in gelişi, bu sessizliği parçalayan beklenmedik bir fırtına gibi oldu. Can’ın beş yıl önce Londra’ya yerleşen küçük kardeşi, bir sanat projesi için İstanbul’a geri dönmüştü. Emir, Can’ın tam tersiydi; tutkulu, biraz asi, sanatçı ruhlu, gözleri hep bir şeyler arayan biri. Otuz iki yaşındaki Emir’in enerjisi, Elif’in yıllardır üzerine çöken tozu silecek cinstendi. İlk başta, bu sadece bir merak, bir tazelenme rüzgarı gibi geldi Elif’e. Emir, aile yemeklerinde, Can’ın sıkıcı iş hikayelerinin aksine, Londra’daki sergilerden, seyahatlerinden, farklı kültürlerden bahsediyor, Elif’in uzun zamandır hissetmediği bir entelektüel uyanışı tetikliyordu.

Bir akşam yemeğinde, Emir Can’a dönüp, “Abi, Elif Yerebatan Sarnıcı’nın o mistik havasını o kadar güzel anlattı ki, sanki ben de oradaymışım gibi hissettim. Sen hiç bu yönünü fark etmemiş miydin yengemin?” diye sordu. Can, omuz silkip gülümsemişti. “Elif’in hayal gücü hep kuvvetlidir. Ben daha çok gerçeklere takılırım.” O an, Elif Can’a bakarken, Emir’in gözlerindeki parıltıyı fark etti. O parıltı, Elif’in içinde bir süredir uyuklayan, kimsenin göremediğini düşündüğü bir yanı görmüştü. Sanki Emir, Elif’in içindeki “gerçek” Elif’i görüyordu.

Emir, kaldığı stüdyoyu düzenlerken yardım istemişti. Elif, Can’a bir arkadaşına yardım edeceğini söyleyerek gitmişti. Stüdyo, Emir’in ruhunun bir yansıması gibiydi; duvarlara asılı soyut tablolar, yerde duran renkli boya kutuları, raflardaki okunmuş kitap yığınları… Elif, bir yandan Emir’e yardım ederken, bir yandan da onun anlattıklarını dinliyordu. Sanatından, hayallerinden, çocukluğundan bahsediyordu. Elif, kendisi hakkında bu kadar içten konuşan biriyle uzun zamandır karşılaşmadığını fark etti. Bir an, elinde tuttuğu kitabı yerleştirirken Emir’in eliyle eli değdi. Kısa bir elektriklenme, kalp atışlarını hızlandıran bir anlık tereddüt. Emir elini çekmedi, Elif de çekemedi. Gözleri birbirine kilitlendiğinde, odanın içindeki tüm sesler sustu. Sadece ikisinin solukları, birbirine karışıyordu.

O günden sonra her şey değişti. Telefonlaşmalar daha sıklaştı, bahaneler daha ustaca uyduruldu. Birbirlerini arar oldular, birbirlerinin boşluklarını doldurur oldular. Elif, Emir’le konuşurken içindeki cansızlığın yok olduğunu hissediyordu. Sanki Emir, onun ruhuna yeniden mürekkep akıtıyordu. Bir kafede buluştukları bir öğleden sonra, Emir, Elif’in elini tuttu. Elif ilk başta şaşkınlıkla çekmek istese de, Emir’in bakışlarındaki samimiyet, kendisini durdurdu. “Elif,” dedi Emir, sesi titriyordu. “Biliyorum, bu yanlış. Ama sana baktığımda… Sanki her şeyi ilk kez görüyorum. Ve senin de öyle hissettiğini biliyorum.”

Elif’in gözleri doldu. Başını salladı, sessizce. Nasıl inkar edebilirdi ki? Bu adam, onun unutulmuş ruhuna hayat veriyordu. O gün, kafeden çıkıp Emir’in arabasına bindiklerinde, ikisi de nereye gittiklerini biliyordu. Emir’in stüdyosuna… İlk öpücük, hem acı verici derecede yasak, hem de nefes kesici derecede gerçekti. Yılların getirdiği tüm yükü, tüm boşluğu, o öpücükte erittiğini sandı Elif. Ama o öpücük, aynı zamanda, hayatına yeni bir yükün, yeni bir boşluğun temelini atıyordu.

Yasak aşk, adından da anlaşıldığı gibi, gizlilikle beslendi. Her görüşme, bir plan, bir yalan silsilesi gerektiriyordu. Elif, Can’a arkadaşlarıyla olduğunu, toplantısı olduğunu, iş seyahatine çıktığını söylüyordu. Vicdanı bir yandan sızlarken, diğer yandan Emir’le geçirdiği her anın hazzı, onu bu sızıya karşı kör ediyordu. Geceleri Can’ın yanında uyurken, Emir’in dokunuşlarını, sözlerini, hatta kokusunu hayal ediyordu. Hayatı ikiye bölünmüştü; bir yanda mükemmel eş, iyi gelin, çalışkan mimar Elif; diğer yanda tutku dolu, asi, aşık Elif. Bu bölünme, giderek daha da zorlaşıyordu.

Can, Elif’teki değişikliği fark etmeye başlamıştı. Elif’in daha az dalgın, daha enerjik olduğunu, bazen de anlamsızca gülümsediğini görüyordu. Bir akşam yemeğinde, “Son zamanlarda bir sırrın mı var, Elif? Sanki içinden geçenleri gözlerinden okuyamıyorum artık,” dedi Can. Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Gözlerini kaçırarak, “Ne sırrı olacak Can? İşler yoğun, o yüzden dalgınım biraz,” diye mırıldandı. Can omuz silkmiş, konuyu değiştirmemişti ama Elif’in içine bir korku tohumu ekmişti.

Bir gün Emir’le parkta buluşmuşlardı. Konuşurken, Can’ın annesi Ayşe Teyze’yi birkaç metre ötede gördüler. Ayşe Teyze, marketten dönüyordu. Elif’in kanı çekildi. Emir, ani bir refleksle Elif’i çekiştirerek bir ağacın arkasına sakladı. Ayşe Teyze fark etmeden geçti gitti ama Elif’in kalbi göğsünden fırlayacak gibi atıyordu. Bu yakın temas, Elif’in içine işleyen korkuyu perçinlemişti. Her an yakalanma, her an her şeyin ortaya çıkma ihtimali, artık hazzın önüne geçiyordu.

Emir ise daha rahattı, belki de gençliğinin verdiği cesaretle. “Ne olacaksa olsun Elif,” diyordu. “Bizimki gerçek. Herkes anlasa da anlamasa da.” Ama Elif, o kadar kolay düşünemiyordu. Can’ın hayal kırıklığı, Ayşe Teyze’nin gözlerindeki acı, tüm ailenin yıkılması… Bunlar Elif’in omuzlarındaki görünmez yüklerdi. Geceleri uyuyamıyor, gündüzleri her zamankinden daha yorgun hissediyordu. Bu aşk, onu hem canlandırıyor hem de tüketiyordu.

Bir pazar sabahı, Can’ın işleri nedeniyle şehir dışına çıkması gerekiyordu. Can valizini hazırlarken telefonla konuştuğunu duydu Elif. Arayan Emir’di. Emir, Can’a bir akşam yemeği için sözleşmişti. “Abi, sen gidince Elif yengem yalnız kalmasın. Ona bakarım ben,” dedi Emir neşeyle. Can güldü. “İyi düşünmüşsün oğlum. Elif’e iyi bak. Benim için o akşam yemeğinde onu yorma sakın.”

Bu sözler, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Can’ın Emir’e olan güveni, kardeş sevgisi… Emir’in “yengem” deyişi, Can’ın “Elif’e iyi bak” deyişi… Hepsi, Elif’in içine işleyen bir utanç ve vicdan azabı dalgası yarattı. Bu oyun daha ne kadar sürebilirdi? Can’ın kalbini, Emir’in aile bağlarını, kendi ruhunu daha ne kadar kirletebilirdi?

Can gittikten sonra, Elif kendini boş bir eve kilitledi. Emir’in mesajlarını, aramalarını görmezden geldi. Biliyordu, bu kaçınılmazdı. Bu son olmalıydı. Aksi takdirde, bu gizli mürekkeple yazdıkları hikaye, herkesin hayatını karalayacaktı. Gözyaşları içinde, en sonunda Emir’e bir mesaj attı: “Konuşmamız gereken önemli bir konu var. Akşam her zamanki yerde.”

Akşam olduğunda, Elif titreyen elleriyle kafenin kapısını açtı. Emir onu gördüğünde gülümsedi, ama Elif’in yüzündeki ifadeyi görünce gülümsemesi silindi. Masaya oturduklarında, Elif hiç vakit kaybetmeden konuşmaya başladı. “Bunu yapamayız, Emir.” Sesi fısıltı gibi çıkıyordu.

Emir’in yüzü düştü. “Ne demek yapamayız? Ne oldu, Elif?”

“Her şey oldu Emir. Can oldu, aile oldu. Vicdanım oldu. Bizim bu yaptığımız, sadece ikimizin değil, herkesin canını yakıyor. Ben bunu taşıyamıyorum artık. Her nefesimde, yalan söylediğimi, Can’ı aldattığımı hissediyorum. Senin abin o Emir! Kendi abini… Nasıl yaptım ben bunu?” Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

Emir elini uzatıp Elif’in elini tutmak istedi, ama Elif elini hızla çekti. “Bunu yapamayız. Ne kadar acı verse de, bu bitmeli.”

Emir’in gözlerinde acı bir hayal kırıklığı vardı. “Peki ya biz? Bizim aramızdaki gerçeklik ne olacak Elif? Sen mutlu değildin, ben sana hayat verdim, sen bana anlam verdin!”

“Evet, verdin. Ama hangi bedelle? Her şey yıkılacaktı Emir. Ben buna sebep olamam. Ben o yıkımın altında kalmak istemiyorum. Belki de bu benim hatamdı, monotonlaşmış hayatımda bir kıvılcım arayışımdı. Ama bu kıvılcım, bir ormanı yakacak güce sahip.”

Emir uzun süre sessiz kaldı, gözlerini Elif’ten ayırmadı. Sonra derin bir nefes aldı ve yavaşça ayağa kalktı. “Anlıyorum, Elif. Belki de haklısın. Belki de bazı aşklar, sadece gizli mürekkeple yazılır ve kimsenin okumaması gerekir.”

Emir döndü ve kafeden çıktı, geride Elif’i bıraktı. Elif, masada oturmuş, sanki vücudundan bir parça kopmuş gibi hissediyordu. Gözyaşları durmuyordu. O gün, içindeki o küçük boşluğun bir kez daha büyüdüğünü, ama bu sefer çok farklı bir boşluk olduğunu fark etti. Bu, pişmanlık, kayıp ve zoraki bir vedanın boşluğuydu. Eve döndüğünde, Can’ın valizinin orada olmadığını gördü. Sanki o hiç gitmemiş, her şey bir rüya gibi yaşanmış ve bitmişti. Ama Elif biliyordu, bu rüya değildi. Bu, hayatının geri kalanında taşıyacağı, kimsenin okuyamayacağı gizli bir mürekkeple yazılmış bir hikayeydi. Ve bu hikaye, Elif’i sonsuza dek değiştirmişti.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top