Aile draması

Yirmi Bir Yılın Hırıltısı

9 dakikalık okuma · 1637 kelime

Elif Kaplan, dükkanının camından dışarıya doğru yavaşça süzülen akşam güneşini izlerken, parmakları alışkanlıkla eski bir kitabın yıpranmış sayfalarında geziniyordu. “Küçük Bir Hikaye Kitabı” yazıyordu kapağında, yılların yorgunluğuyla solmuş harflerle. İçinde ne yazdığı önemli değildi, zira Elif’in zihni çoktan kendi hikayesine, yirmi bir yıl önce kalbine saplanan o bitmek bilmez acıya kaymıştı. Yirmi bir yıl önce, bir sahil kasabasında, kaybolan yalnızca Deniz’in küçük bedeni değildi; Elif’in de hayatı o gün sonsuz bir boşluğa düşmüştü.

Ağva’ydı. Yazın en sıcak, en neşeli günlerinden biri. Deniz henüz üç yaşındaydı, kumdan kaleler yapmaya bayılan, kahkahaları etrafa neşe saçan küçük bir fırtına. Mert, kocası, mangalla uğraşırken Elif de kızıyla denizin kenarında, ayaklarını serin sulara daldırmıştı. Bir anlık dalgınlık. Kıyıya vuran bir dalganın peşinden sürüklenen kırmızı, küçük bir top. “Topum anne!” diye cıvıldamıştı Deniz ve bir kelebeğin hafifliğiyle koşmuştu peşinden. Elif, gözlerini sadece birkaç saniye ayırmıştı ondan, belki de anlık bir yorgunluk, belki de Mert’in seslenişi… Sonra geri döndüğünde, kırmızı top kıyıda duruyordu ama Deniz yoktu.

İlk başta bir oyun sandılar. “Deniz, sakın saklanma, korkuyorum!” diye seslenmişti Elif, sesi giderek titreyerek. Mert, etraftaki kalabalığa sormuş, sahili bir baştan bir başa taramıştı. Panik, önce boğazına bir yumruk gibi oturmuş, sonra bütün vücuduna yayılan, nefes kesen bir zehre dönüşmüştü. Saatler süren arama. Polis, jandarma, komşu kasabalardan gelen gönüllüler. Herkes aradı. Ağva’nın her taşı, her ağaç kovuğu, her dalgası Deniz’i yutmuş gibiydi. Hiçbir iz yoktu. Hiç.

Geriye sadece boş bir beşik, oyuncaklarla dolu bir oda ve iki kırık kalp kalmıştı. Elif, bir daha hiçbir zaman tam olamamıştı. Gündüzleri sanki yaşarmış gibi davranıyor, geceleri ise Deniz’in hayaliyle boğuşuyordu. Mert, acısını içine atanlardandı. Konuşmadı, ağlamadı, ama gözlerindeki derin hüzün, her bakışında Elif’e Deniz’in yokluğunu hatırlatıyordu. Evlilikleri, sağlam bir köprüden ziyade, üzerine basılsa dağılacak buzlu bir yüzey gibiydi. Yan yana yaşıyorlardı, ama ruhları birbirine değmiyordu artık. Birkaç yıl sonra, Elif bu küçük sahafı açmıştı. Kitaplar, kelimeler, başka insanların hikayeleri… Belki de kendi hikayesinden kaçmanın bir yoluydu.

“İyi akşamlar Elif Hanım,” diye yankılandı Defne’nin sesi dükkanda. Genç kadın, yanında getirdiği termosundan dumanı tüten kahvesini yudumlarken, elindeki kalın kitabı kasanın üzerine bıraktı. “Bu hafta bitirebildim nihayet.”

Defne, yirmi bir, yirmi iki yaşlarındaydı. Üniversitede edebiyat okuyordu ve haftanın birkaç günü yandaki kafede çalışıyordu. Elif’in dükkanının müdavimlerinden biriydi. Uzun, koyu renk saçları, zeki ve pırıl pırıl bakan ela gözleri vardı. Elif onu ilk gördüğü andan beri, tuhaf bir çekim hissetmişti. Defne’nin duruşunda, konuşmasında, hatta gülüşünde bile, Elif’e tanıdık gelen, ama adlandıramadığı bir şeyler vardı. Tıpkı Deniz’in hayali gibi, elle tutulamayan ama kalbi sıkan bir duygu.

“Ne düşünüyorsun bu kitap hakkında?” diye sordu Elif, kitabı barkod okuyucudan geçirirken.

Defne gülümsedi. “Hayata dair o kadar çok şey barındırıyor ki… Kayıpları, buluşmaları, vazgeçişleri… Okurken çok düşündüm kendi hikayemi.”

Elif’in kalbi bir an tekledi. “Kendi hikayeni mi?”

“Evet,” dedi Defne. “Bilirsiniz, ben evlatlığım. Biyolojik ailem hakkında pek bir şey bilmiyorum. Annemler de çok anlatmazlar, beni üzmek istemezler. Ama bazen düşünüyorum, kim bilir benim de anlatılmamış, kayıp bir hikayem vardır.”

Elif’in eli titredi. Kitabı poşete koyarken gözleri Defne’nin boynuna kaydı. Uzun saçlarının bir kısmı omzuna dökülmüş, diğer kısmı hafifçe toplanmıştı. İşte oradaydı. Sol kulağının hemen altında, boynunun başladığı yerde, küçük, yıldız şeklinde bir ben. Elif’in kanı çekildi. Başının döndüğünü hissetti. Bu, bu olamazdı. Bu sadece bir tesadüf olmalıydı. Yıldız şeklindeki o ben… Deniz’in de aynı yerde, aynı şekilde bir beni vardı. Bebeklik fotoğraflarında zorlukla seçilen, doktor raporlarında “sol boyun arkası, yıldızvari pigmentasyon” diye geçen o ben.

“İyi misiniz Elif Hanım?” Defne’nin sesi endişeliydi.

Elif titrek bir nefes aldı. “İyiyim kızım, sadece… yaşlılık işte. Bazen tansiyonum düşüyor.”

Defne ödemeyi yapıp dükkandan çıktıktan sonra Elif, dizlerinin bağının çözüldüğünü hissetti ve sandalyeye çöktü. Eli kalbine gitti. Dakikalarca öyle oturdu. Sanki yirmi bir yıl önce kalbine saplanan bıçak, şimdi aynı yerden bir kez daha deşilmişti. Ama bu sefer acıyla birlikte, imkansız, deli bir umut da belirmişti.

Sonraki günler Elif için bir işkenceye dönüştü. Defne’yi her gördüğünde, kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Artık sadece yıldız ben değil, Defne’nin her hareketi, her jesti, hatta bazen kullandığı bazı kelimeler bile Deniz’i çağrıştırıyordu. Bu delilik miydi? Yoksa Tanrı, yirmi bir yıl sonra ona bir mucize mi gönderiyordu?

Bir akşam yemeğinde Mert’e açtı konuyu. Mert, yorgun ve hüzünlü gözleriyle Elif’e baktı. “Yine mi Elif? Hatırlıyor musun beş yıl önceki Emel’i? Onun da gözleri Deniz’e benziyordu, saçları… Ne kadar umutlanmıştın, sonra ne oldu? Yine aynı hüsran.”

“Bu sefer farklı Mert!” diye bağırdı Elif, sesi çatlayarak. “Benini gördüm! Yıldız şeklinde, aynı yerde!”

Mert’in yüzündeki ifade değişti. İlk kez bir şüphe kırıntısı belirdi. Ama hemen ardından o bildik koruyucu tavrı geri geldi. “Elif, kaç tane insanı incelersin bu şekilde? Kaç tane kızın boynuna bakarsın? Bu bir takıntı. Lütfen, kendine bunu yapma.”

“Sen de kendine bunu yapma Mert!” Elif’in gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. “Deniz’i tamamen toprağa gömdün. Ben gömemem. Bir şans bile olsa, ona bakmak zorundayım. Yüzleşmek zorundayım!”

Mert derin bir iç çekti. “Ne yapmayı düşünüyorsun? Kızın yanına gidip ‘Sen benim kayıp kızımsın’ mı diyeceksin? Ya değilse? Ya incitirsen o kızı? Ya incinirsen sen?”

Elif, Mert’in korkularını anlıyordu. Ama kendi içindeki bu yangın, tüm korkulardan büyüktü. Bir gece, elinde Deniz’in bebeklik albümüyle oturdu. Sayfaları çevirdi. Beşinci sayfada, banyo sonrası çekilmiş, bulanık bir fotoğraf. Deniz, annesinin kucağında, başını hafifçe yana yatırmış, ıslak saçlarının arasından yıldız şeklindeki ben belirgin olmasa da seçilebiliyordu. Altında, Elif’in kendi el yazısıyla not düşülmüştü: “Deniz’imin yıldız beni, tıpkı annesinin doğum lekesi gibi…”

Elif’in annesinde de aynı bölgede, benzer bir doğum lekesi vardı. Bu genetik bir özellik olabilirdi. Şüpheleri, kesin bir inanca dönüşmeye başlamıştı.

Kararını verdi. Defne ile konuşacaktı. En azından bir şans vermeliydi. Bir hafta sonra, Defne dükkandayken, Elif onu kahve içmeye davet etti. Gerginlikle elleri terlerken, hikayeyi en baştan, tüm acısıyla anlattı. Ağva’yı, Deniz’i, kaybolduğu günü, yirmi bir yıllık boşluğu, Mert’le aralarındaki buz duvarı ve en sonunda Defne’nin boynundaki beni. Her kelime, kalbinden kopan bir çığlık gibiydi.

Defne, Elif’i dinlerken şaşkınlık, dehşet ve garip bir anlayışla karışık duygular içindeydi. Gözlerinde beliren yaşlarla, kendi boynuna uzanan eliyle beni yokladı. “Ben… ben de küçükken hep Ağva’ya gitmek istemiştim,” diye mırıldandı, sesi boğuklaşarak. “Evlat edinildiğimi biliyorum, annemle babam benden hiç saklamadılar. Beni Ağva yakınlarında, dört yaşlarındayken bir yetimhaneden aldıklarını söylemişlerdi hep. Biyolojik ailem hakkında hiçbir bilgileri yoktu, sadece bir sahil kasabasında terk edilmiş halde bulunduğumu biliyorum.”

Elif’in nefesi kesildi. Parçalar birleşiyordu. Ağva. Dört yaş. Yıldız ben. Bu bir tesadüf olamazdı. “Bir DNA testi… yapabiliriz Defne. Lütfen. Bu… bu benim son umudum.”

Defne’nin gözleri Elif’in yaşlı, umut dolu gözleriyle buluştu. Kendi hayatı, ailesi, kimliği… her şey bir anda sorgulanır hale gelmişti. Sevdiği, onu büyüten ailesini incitmek istemiyordu. Ama Elif’in acısı, umudu, ona bir çağrı gibi geliyordu. Sanki kendi içindeki boşluk da, bu hikayeyle dolacak gibiydi. “Bana biraz zaman verin Elif Hanım,” dedi zar zor. “Konuşmam gereken insanlar var.”

Defne, evlat edinen ailesi Aykutlara anlattı her şeyi. Annesi Sevim Hanım ve babası İsmail Bey, Defne’nin hikayesini dinlerken hem şaşkın hem de endişeliydiler. Onu büyütmüş, sevgileriyle sarmışlardı. Bu durum, onların da hayatını değiştirecekti. Ancak Defne’nin kafasındaki soru işaretlerini giderme isteği, onların sevgisinden de üstündü. Destek oldular. “Ne olursa olsun kızım,” demişti Sevim Hanım gözleri dolu dolu, “sen hep bizim canımızsın. Ama bu kadının acısını da anlıyorum. Sen de içindeki bu boşluğu doldurmalısın.”

Bir hafta sonra, Defne, Elif’i aradı. Sesi titrek ama kararlıydı. “Tamam Elif Hanım. Yapalım bu testi.”

Hastaneye gittiklerinde Mert de Elif’in yanındaydı. Gözlerindeki şüphe ve korku yerini sessiz bir bekleyişe bırakmıştı. Üçü de birbirine yabancılaşmış, ama aynı zamanda aynı umut ipiyle birbirine bağlıydılar. Defne’den kan alındı, Elif’ten de. Doktor, sonuçların yaklaşık on gün içinde çıkacağını söyledi. O on gün, Elif için yirmi bir yılın her saniyesinden daha uzun sürdü. Gece gündüz uyuyamadı, yeme içmeden kesildi. Mert, sessizce yanında durdu, elini tuttu, bazen sadece bir kelimeyle, “Dayan,” dedi.

Telefon nihayet çaldığında, Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Mert, sesi titrek bir şekilde hoparlörü açtı. Doktorun sesi, odada yankılandı. “Elif Kaplan ve Defne Aykut arasında biyolojik annelik ilişkisi… %99.99 oranında doğrulandı.”

O an, yirmi bir yıl boyunca Elif’in boğazına düğümlenen bütün çığlıklar, hıçkırıklar, gözyaşları, birdenbire serbest kaldı. Düşmanının zehrini içmiş, yıllardır acı çeken bir ruh gibi, nefesi kesildi, gözleri karardı. Mert onu kollarına aldı. Aynı anda Defne, bir sandalyeye çökmüş, elleriyle yüzünü kapatmış hıçkırıyordu. Gözlerinde hem şok hem de yıllardır beklediği bir cevabın rahatlaması vardı.

Birkaç saat sonra, Elif, Mert ve Defne, hastanenin küçük, sessiz bir odasında tekrar bir araya geldiler. İlk başta kimse konuşamadı. Sanki zaman durmuştu. Elif, titrek adımlarla Defne’ye yaklaştı. Yirmi bir yıl sonra, kızının kokusunu hissedecekti. Elini uzattı, Defne de tereddütle uzattı. Elif’in parmakları, Defne’nin yanağında gezinirken, gözlerinden yaşlar bir nehri andırıyordu.

“Deniz’im…” diye fısıldadı, sesi duyulmaz bir hırıltıdan ibaretti.

Defne, başını kaldırıp Elif’in gözlerinin içine baktı. Gözleri yaşlarla doluydu ama aynı zamanda tuhaf bir dinginlik vardı içinde. “Anne…” diye fısıldadı, ilk defa bu kelimeyi bu kadına söyleyerek.

Elif, yıllardır tuttuğu nefesini sonunda bırakmış gibi, Defne’yi sımsıkı kucakladı. Bu sarılma, iki yabancının sarılması değildi. Yirmi bir yılın boşluğunu dolduran, yaraları iyileştirmeye başlayan, kayıp bir ruhun yuvasına dönmesi gibiydi. Mert, ikisine baktı. Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Kızıyla karısını ilk kez bu kadar huzurlu görüyordu. O da uzanıp ikisini de kollarına aldı. Uzun zaman sonra, bu üç kişi, bir aile gibi hissetti.

Reunion mucizevi ama aynı zamanda karmaşıktı. Defne’nin bir ailesi vardı. Sevgi dolu, onu büyüten bir anne ve baba. Şimdi biyolojik ailesiyle de tanışmıştı. İki dünyayı birleştirmek zaman alacaktı. Elif ve Mert, Defne’nin hayatına yavaşça girmeye, kayıp yılların hikayelerini dinlemeye, anlatmaya başladılar.

Bir akşam, Elif, Defne’ye çocukluğundan, Deniz’den bahsederken, hafifçe, titrek bir sesle bir ninni mırıldanmaya başladı. “Uyu yavrum, uyu minik kuşum…” Defne’nin gözleri doldu. Gülümsedi. “Bu ninni… Ben de biliyorum,” dedi, Elif’in ninniyi bitirmesini bekleyerek. Sonra kendisi de mırıldanmaya başladı, Elif’le birlikte. Sanki yirmi bir yıl boyunca hafızasının bir köşesinde saklı kalmış, sadece doğru ana kadar beklemiş bir melodiydi bu.

Deniz bulunmuştu. Ama artık küçük bir kız değildi. Adı Defne’ydi. Kendi kişiliği, kendi hayatı vardı. Kayıp yıllar geri gelmeyecekti, acı tamamen silinmeyecekti. Ama artık bir umut vardı. Yirmi bir yılın hırıltısı, nihayet yerini bir ninninin şefkatli melodisine bırakmıştı. Yeni bir başlangıçtı bu, bilinmezliklerle dolu ama sevgiyle örülü bir yolculuğun ilk adımı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top