Aile Dramı
Yitik Bahar
Radyoda çalan tanıdık melodi, Zeynep’in elindeki kahve fincanını hafifçe titretiyordu. Her sabah olduğu gibi, güneşin usulca sızdığı salonun loşluğunda, gözleri Defne’nin boş odasının kapısına takılı kaldı. Kapı kapalıydı, tıpkı 18 yıldır kapalı olan kalbi gibi. Orada hâlâ, küçük kızının hayaleti yaşıyordu; duvarlarda asılı kalmış çizimlerde, raflardaki oyuncak ayılarda ve havada asılı kalan çocuk kahkahalarında. Zeynep 49 yaşındaydı, yaşayan bir hayalet gibiydi. Hayatına devam etmiş, nefes almış, konuşmuş, gülmüş, ağlamıştı ama ruhunun en derin köşesinde hiç kapanmayan bir yara vardı. Kocası Murat’ın anlayışlı bakışları ve sessiz desteği olmasa, bu yaranın altında ezilirdi belki de.
1999 Gölcük depremi… O gece, Zeynep’in hayatının miladıydı. Her şey bir anda paramparça olmuştu. Saatler gece yarısını biraz geçmişti. Defne’nin huzurlu uykusunu bölmek istememiş, onu kendi yataklarına almamışlardı. Bu pişmanlık, her gece bir hançer gibi saplanırdı kalbine. Sarsıntı başladığında, dünya ayaklarının altından kaymıştı. Murat, Zeynep’i kolundan tutup sürüklerken, Zeynep’in tek düşündüğü küçük Defne’ydi. Enkazın sesi, çığlıklar, toz bulutu… Defne’nin odasının olduğu duvar çökmüştü. Murat onu tutmasa, Zeynep de o enkazın altında kalacaktı. Günler, haftalar süren arayışlar, umut kırıntıları, sonunda yerini acı gerçeğe bırakmıştı. Defne’nin cansız bedeni asla bulunamadı. Resmi kayıtlarda “kayıp, muhtemelen enkaz altında vefat etti” yazıyordu. Bu, Zeynep’in en büyük kâbusu, sonsuz bir belirsizlik döngüsüydü. Ne bir mezar taşı vardı, ne de vedalaşacak bir beden. Sadece sonsuz bir boşluk ve yankılanan bir isim: Defne.
Yıllar su gibi akıp geçmişti. Zeynep, Defne’nin anılarını yaşattığı küçük bir köşeyi evin kalbi yapmıştı. Doğum günü pastaları kesilmez, mumlar yanmazdı ama o köşede, Defne’nin en sevdiği oyuncak ayısı, ilk çizdiği resimler ve küçük ayakkabıları dururdu. Zaman her şeyi unutturur derlerdi ama Zeynep için zaman, sadece acıyı daha derinlere kazımıştı. Gülmek artık bir utanç gibiydi, kahkaha ise ihanet. Hayat, gri tonlara bürünmüştü.
Bir öğleden sonra, Zeynep’in yeğeni Elif, telaşla ona bir telefon uzattı. “Teyze, bak bir şeye benziyor mu?” dedi. Ekran görüntüsünde, bir Facebook grubunun adı vardı: “1999 Depreminde Kaybolanlar ve Bulunanlar.” Zeynep’in kalbi tekledi. Kaç kez görmüştü böyle paylaşımları? Kaç kez umutlanıp yıkılmıştı? Parmakları titreyerek ekranı büyüttü. Genç bir kızın fotoğrafı, altında kısa bir açıklama: “Depremde Yalova’da bulunmuş, ailesini arıyor, ismi o zaman Ayşe konmuş, şimdi Selin olarak biliniyor. İzmir’de yaşıyor.”
Fotoğraftaki kızın gülümsemesi… Zeynep’in nefesi kesildi. O gözler, o burun, saçlarının omuzlarına dökülüş biçimi… Kendi Defne’sine ne kadar benziyordu! Ama bu sadece bir benzerlik miydi? Geçmişte de onlarca kez benzer yüzler görmüş, her seferinde hayal kırıklığına uğramıştı. “Yapma Elif,” dedi sesi titreyerek, “yine umutlanıp, yine yıkılmak istemiyorum.” Elif ısrar etti: “Ama teyze, gerçekten çok benziyor. Bir bak işte, Defne’nin küçükken çekilen o fotoğrafına ne kadar benziyor.”
O akşam Murat eve geldiğinde, Zeynep elinde telefonla, fotoğrafı incelerken buldu onu. Murat’ın yüzündeki yorgunluk çizgileri derinleşti. “Yine mi Zeynep’im? Kendini yıpratma artık. Kaç kez denedin, kaç kez aynı hayal kırıklığını yaşadık?” dedi. Sesi şefkatliydi ama aynı zamanda yıpranmışlığın izlerini taşıyordu. Zeynep’in yası, aynı zamanda Murat’ın da yasıydı ve onun iyileşme sürecini de etkiliyordu. “Ama Murat… Bu sefer farklı gibi. İçimde bir his var, çok güçlü bir his,” diye fısıldadı Zeynep.
İçindeki o güçlü his, Zeynep’i yatakta bir sağa bir sola döndürdü o gece. Sabah olduğunda, kararı netti. Deneyecekti. Son bir kez. Elif’in yardımıyla Facebook grubunun yöneticisiyle iletişime geçti. Grup yöneticisi, Selin’in şu anki ailesi Feride ve Levent ile bağlantı kurmasına yardımcı oldu. Feride’nin telefonu ilk çaldığında, sesi gergindi. “Kızımız depremde sahipsiz bulunmuştu, yıllardır bizimle yaşıyor. Onu rahatsız etmeyin, lütfen.”
Zeynep, Feride’nin sesindeki koruyucu tonda kendi annelik içgüdülerini duydu. Ama geri adım atmadı. “Benim de kaybolmuş bir kızım var,” dedi, sesi titreyerek. “Sadece bir fotoğraf… Ama içime bir sızı düşürdü. Kızımın adı Defne’ydi. 1999 depreminde Yalova’da kayboldu. Sol bileğinde çilek şeklinde bir doğum lekesi vardı. Ve her zaman papatya motifli, benim ördüğüm bir battaniyesi vardı. En sevdiği şarkı da ‘Küçük Ayı’ydı.”
Feride’nin diğer hattaki sessizliği uzadı. Bir doğum lekesi… Zeynep’in sözleri Feride’yi şaşırtmıştı. Selin’in de sol bileğinde belirgin bir doğum lekesi vardı. Feride, titreyen ellerle telefonu kapatıp Selin’in odasına yöneldi. Selin, 28 yaşında, başarılı bir mimardı. Sakin, neşeli, etrafına ışık saçan bir genç kadın. Ama bazen, gözlerinde hüzünlü, dalgın bir ifade belirirdi. Özellikle de deprem yıldönümlerinde.
Feride, Zeynep’in anlattıklarını Selin’e aktardığında, Selin’in yüzündeki gülümseme dondu. Doğum lekesi… Çocukluk rüyalarında gördüğü silik yüzler… Feride’nin de bildiği, yıllardır Selin’in çocukluktan kalma tek eşyası olan, kenarları yıpranmış, soluk papatya motifli bir battaniye… Selin’in iç dünyasında bastırdığı, kimseye anlatamadığı o bulanık anılar, su yüzüne çıkmaya başladı. Kimdi bu kadın? Bu hayallere dalmış geçmiş, gerçek olabilir miydi? Ama Feride ve Levent onun ailesiydi, onu büyütenlerdi, ona adını verenlerdi.
Selin, Feride ve Levent’le uzun uzun konuştu. Onlar da gergin, korkulu ama aynı zamanda kızlarının geçmişindeki boşluğu doldurma isteğiyle doluydu. Sonunda, Selin Zeynep’le görüşmeyi kabul etti. Ortak bir arkadaşın arabuluculuğuyla, İzmir’in sakin bir sahil kasabasındaki bir kafede buluşmaya karar verdiler. Murat, Zeynep’e destek olmak için onunla gelecekti. Zeynep, o buluşma gününü, hayatının en uzun günü olarak hatırlayacaktı. Kalbi göğüs kafesini zorluyor, her nefes alışında ciğerleri acıyordu.
Kafenin kapısından içeri giren uzun boylu, zarif kadını gördüğünde, Zeynep’in dünyası durdu. Saçları, gülümsemesi, gözleri… Defne’ydi. Büyümüş, genç bir kadın olmuştu ama o masumiyet, o ışık hâlâ yüzündeydi. Selin de, kapıda duran yaşlı ama tanıdık yüzlü kadına baktı. Zeynep’in gözleri ağlamaktan kızarmış, yorgunluktan çökmüş olsa da, Selin’in çocukluk rüyalarında gördüğü, her zaman şefkatle kendisine bakan o yüzdü.
Zeynep’in ilk baktığı yer, Selin’in sol bileği oldu. Selin’in uzun kollu kazağının manşetleri bileğini örtüyordu. Zeynep’in gözleri doldu. Ya yoksa? Ya yanılmışsa? Murat, Zeynep’in elini sıkıca tuttu. Feride ve Levent de masanın diğer ucunda, gergin bir şekilde bekliyorlardı. Selin, Zeynep’in gözlerinin bileğine takıldığını fark etti. İçgüdüsel olarak, kolunu hafifçe sıyırdı. Oradaydı. Sol bileğinin iç tarafında, pembemsi, küçük, çilek şeklindeki doğum lekesi. Zeynep dondu kaldı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, hıçkırıklarını bastıramadı.
“Papatyam…” Zeynep, titreyen bir sesle fısıldadı. Defne’nin çocukluktaki lakabıydı bu. Selin’in gözleri doldu. Papatyam… Bu kelime, ruhunun en derinliklerinde unutulmuş bir yankı uyandırdı. Sanki bin yıldır bu kelimeyi bekliyordu. Zeynep, sandalyeden kalkıp Selin’in önüne diz çöktü. İki eliyle Selin’in yüzünü avuçladı. “Defne’m… Benim Defne’m…”
Selin, gözlerinden yaşlar boşanırken, bilmeden de olsa, yıllardır içinde saklı kalan o kelimeyi ağzından kaçırdı: “Anne?”
O anda, kafenin gürültüsü, dışarıdan gelen sesler, her şey sustu. Sanki zaman durmuştu. İki kadın birbirine sarıldı. Bu sarılış, 18 yılın özlemini, acısını, pişmanlığını ve nihayet umudunu taşıyordu. Zeynep, kızının kokusunu içine çekerken, hayatı boyunca hissettiği boşluk ilk kez dolmaya başladı. Selin ise, yıllardır eksikliğini hissettiği bir parçayı bulmuş gibi, anne şefkatiyle dolan gözleriyle etrafa bakındı.
Feride ve Levent için zor bir andı. Gözleri dolmuştu, sevdikleri kızlarını kaybetme korkusuyla yüzleşiyorlardı. Ama Selin’in yüzündeki o tarifsiz huzuru gördüklerinde, gerçeği de inkâr edemediler. İki aile arasında gergin ama anlayışlı bir diyalog başladı. Selin’in hisleri karmaşıktı. İki ailesi vardı artık. Büyüten ve can veren. Bu, kolay olmayacaktı.
Yeniden kavuşma, sadece bir başlangıçtı. Selin, Defne olarak geri dönmüştü ama o Defne, 18 yıl önceki küçük kız değildi. Kendi hayatı, kendi arkadaşları, kendi kariyeri vardı. İzmir’deki işini İstanbul’a taşımaya karar verdi. İki aile arasında mekik dokuyacaktı. İlk başta zorlandılar. Kayıp yılların acısı, yeni bir hayat kurmanın getirdiği zorluklar… Ama her şeye değiyordu.
Zeynep ve Murat, Defne’yi geri kazanmanın neşe ve hüznünü bir arada yaşadı. Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama daha iyi, daha bütün olabilecek bir şeyler vardı. Defne’nin eski odası, Selin’in ziyaretleri için hazırlandı. Duvarlardaki çocukluk resimlerinin yanına, Selin’in büyüdüğünü gösteren yeni fotoğraflar asıldı. Eski oyuncak ayılar, şimdi Selin’in küçük yeğenleri için yeniden canlanıyordu. Yeni anılar biriktirmeye başladılar.
Bir akşam, Zeynep ve Defne eski bir fotoğraf albümüne bakarken, Defne’nin bileğindeki çilek lekesine dokundu Zeynep. “Nereden bilebilirdim ki, küçücük bir lekenin, koskoca bir hayatı geri getireceğini?” dedi içinden. Defne, annesinin elini tuttu, gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ne bir sitem vardı ne de pişmanlık. Sadece derin bir anlayış ve sevgi parlıyordu. Gülümseyerek, yılların sessizliğini yıkan bir cümle kurdu: “Asla unutmadım anne. Sadece hatırlamam zaman aldı.” Bu, onların yeni başlangıcıydı. Karmaşık, zorlu ama umut dolu bir başlangıç. Yitik bahar, sonunda yeşermişti.
