Aile dramı

Güvenin Kırık Aynası

8 dakikalık okuma · 1391 kelime

Elif, Defne’nin kahkahalarıyla yankılanan mutfakta, kocasının gözlerindeki o anlık tereddüdü ilk kez görmediğini sandı. Güneşli bir Ankara sabahıydı. Balkondan süzülen ışık, ahşap masaya vuruyor, Defne’nin tabağındaki renkli mısır gevreğini parlatıyordu. Can, her zamanki gibi gazetesini masanın ucuna koymuş, kahvesinden bir yudum alırken, Elif’e uzanıp yanağına bir öpücük kondurmuştu. Her şey olması gerektiği gibiydi, hatta fazlasıyla… Ama Elif’in içinde, adını koyamadığı, ufak bir çatlak büyüyordu sanki.

Defne, “Anne, parka gidelim mi bugün?” diye sorduğunda, Can’ın kısa bir an için odayı tarayan bakışları Elif’in dikkatinden kaçmadı. Sanki bir şeyi kontrol ediyor, bir şeyden emin olmaya çalışıyordu. Sonra gülümseyerek, “Tabii ki prensesim, havalar ne kadar güzelleşti,” dedi. O gülümseme her zaman Elif’i rahatlatırdı, ama bu sabah nedense yüzeysel gelmişti.

Elif ve Can, üniversite yıllarından beri birlikteydi. Mimarlık fakültesinde tanışmış, benzer hayalleri paylaşmışlardı. Can, mezuniyetten sonra kendi mimarlık ofisini kurmuş, kısa sürede sektörde adından söz ettirmişti. Elif ise ilkokul öğretmeni olmuş, çocuklara dokunmanın verdiği mutlulukla yetinmişti. Hayatları düzenli, konforlu, sevgi doluydu. Defne, bu düzenin en güzel meyvesiydi. Elif, özellikle Defne’nin geleceği konusunda çok hassastı. Kendi ailesinden kalan, küçük ama değerli bir mirası, kızının üniversite eğitimi için dokunulmaz bir hesapta tutuyordu. Bu, onların küçük sırrı, gelecek için sigortalarıydı.

Son zamanlarda, Can’ın iş yoğunluğu bahanesiyle eve geç gelmeleri, telefonuyla kurduğu sessiz ilişki ve ansızın gelen “acil” iş görüşmeleri artmıştı. Başta önemsemedi Elif. Büyük bir proje aldığını, sorumluluğunun arttığını düşünüyordu. Ama içindeki küçük çatlak, her geçen gün biraz daha derinleşiyordu. Bir akşam, Can’ın yatakta uyuyakaldığını fark ettiğinde, komodinin üzerindeki telefonunun titrediğini gördü. Merakına yenilerek ekrana baktı. Ekranda sadece bir numara vardı, kayıtlı değildi. Ama mesajın önizlemesi belirmişti: “Abi, para işini halletmedin mi hala? Adamlar sıkıştırmaya başladı.”

Elif’in kalbi buz kesti. Kimdi bu “abi”, hangi para meselesi? Can’ın hiç kardeşi yoktu. Aklına ilk gelen ihtimal, Can’ın başına bir iş gelmiş olduğu, belaya bulaşmış olduğuydu. Endişeyle uyuyan kocasına baktı. Sabah kahvaltıda o tuhaf bakışı, son günlerdeki dalgın halleri bir anlam kazanmaya başlamıştı.

Ertesi sabah, Elif mesajı gördüğünü söylemedi. Can’a belli etmeden gözlemeye başladı. Can, telefonuyla her zamankinden daha dikkatli davranıyordu. Evdeyken asla yanından ayırmıyor, banyoya bile onunla giriyordu. Elif, bu durumun bir aldatma olmamasını umuyordu. Can, asla böyle bir şey yapmazdı, yapamazdı. Ama ya daha kötüsüyse?

Birkaç gün sonra, posta kutusunda beklemedikleri bir banka ekstresi buldu. Normalde Can hallederdi bu işleri. Ekstreye baktığında, şoka uğradı. Kendi adına açılmış bir hesap vardı ve bu hesaptan düzenli olarak yüksek miktarlarda para transferleri yapılmıştı. Dahası, bu hesap, Defne’nin geleceği için ayırdığı, dokunulmaz olduğunu sandığı miras hesabıyla ilişkili görünüyordu. Kalbi hızla atmaya başladı. Hesap hareketlerinde, sıkça tekrarlayan bir alıcı adı vardı: “Murat Yılmaz”.

Murat Yılmaz? Bu isim beyninde şimşekler çaktırdı. Can’ın çocukluk arkadaşıydı Murat, son derece vurdumduymaz, başı beladan kurtulmayan biri. Can, üniversitede tanıştıklarından beri Murat’tan uzak durmaya çalışmıştı. Hatta bir keresinde, “Murat’ın belalı bir işe bulaştığını, aralarında mesafe koyması gerektiğini” söylemişti. Ne oluyordu şimdi? Can, Murat’la yeniden mi görüşmeye başlamıştı? Üstelik onun için mi kendi parasını, daha da fenası, Defne’nin parasını kullanıyordu?

Akşam Can eve geldiğinde Elif, banka ekstresini salondaki sehpaya, sanki tesadüfen oraya bırakılmış gibi koydu. Can, yorgun bir şekilde içeri girdi, ceketi çıkarıp koltuğa attı. Bakışları sehpadaki ekstreye takıldı. Yüzündeki ifade, Elif’in beklediğinden çok daha fazlasını anlattı. Şaşkınlık, dehşet, yakalanmışlık…

“Bu… Bu ne?” diye sordu Can, sesi fısıltı gibiydi.

Elif, sakin kalmaya çalıştı. “Asıl ben sana soruyorum Can. Bu ne? Benim adıma açılmış bir hesap, içinde Defne’nin okul parası var ve Murat Yılmaz’a düzenli olarak para gönderiliyor. Ne oluyor, Can?”

Can’ın yüzü bembeyaz kesildi. Gözleri boşluğa takıldı. “Elif, ben… Ben sana bunu açıklayabilirim.”

“Açıklamanı dinliyorum,” dedi Elif, sesi titriyordu. “Ama tek bir yalan dahi duyarsam, yemin ederim… Yemin ederim ki bu evliliğimiz için son olur.”

Can derin bir nefes aldı. Gözleri dolmuştu. “Murat… Hatırlıyor musun, üniversiteden sonra kötü bir işe bulaşmıştı? Tefecilerden para almış, büyük bir batağa saplanmıştı. O dönemde, benim adımı da kullanmıştı bazı yerlerde. Benim itibarımı, hatta bizim geleceğimizi de riske atmıştı.”

Elif kaşlarını çattı. “Bunu biliyorum. Benden uzak durduğunu söylemiştin.”

“Uzak durdum,” diye karşılık verdi Can. “Bir süreliğine. Ama yaklaşık iki yıl önce yine kapıma geldi. Çok kötü durumdaydı. Bu sefer daha büyük bir batağa batmıştı. Üstelik tefeciler sadece onu değil, onunla bağlantılı olan herkesi tehdit etmeye başlamıştı. Benim ofisime kadar gelmişlerdi. Elif, düşündüm ki, eğer bu ortaya çıkarsa, itibarımız, senin ve Defne’nin güvenliği… Her şey tehlikeye girecekti.” Can’ın sesi titriyordu. “O an panikledim. Başka bir çözüm bulamadım.”

“Ne yaptın?” Elif’in sesi buz gibiydi.

“Defne’nin hesabı… Oradaki parayı kullandım. İlk başta küçüktü miktar, sanıyordum ki bu son olacak. Murat işlerini düzeltecek, geri ödeyecek. Sonra ben de yerine koyacaktım. Kimse bilmeyecekti. Senin mirasıydı, biliyorum, çok değerliydi senin için… Ama o an için tek çıkış yolu buydu.”

Elif gözlerini yumdu. Zaten bildiği bir şeyi duymak, onu daha da acıtmıştı. “Tek çıkış yolu mu? Can, senin eşin, hayat arkadaşın, sevgilin, çocuklarının annesi değil miyim ben? Neden benimle konuşmadın? Neden bana anlatmadın? Çözüm aramaz mıydık birlikte?”

Can’ın gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Korktum Elif. Sana bu yükü bindirmekten korktum. Zaten stresliydin. Seni üzmekten, hayal kırıklığına uğratmaktan korktum. En önemlisi, benim adıma açılan o hesabı senin bilmeden kullandığımdan korktum. Bir yolunu bulup yerine koyacaktım, sana söylemeden. Murat da söz vermişti, sondu bu. Ama o… o sözünü tutmadı. Daha fazlasını istedi. Sürekli. Bir girdap gibiydi Elif, çıktıkça daha derine battım. Ve şimdi…” Can başını ellerinin arasına aldı. “Şimdi sana bakamıyorum bile.”

Elif’in göğsünde tarifsiz bir acı vardı. Para mı? Para değildi mesele. Mesele, yıllarca paylaştıkları yatağın, evin, hayatın, üzerine kurulduğu o sağlam sandığı güvenin paramparça olmasıydı. Can, onun en yakın arkadaşı, sırdaşı, hayatındaki en güvenilir insanıydı. Ama o, en değerli varlıkları olan Defne’nin geleceğini, kendi başına, gizlice, riskli bir kumara atmıştı. Ve bunu “bizi korumak” adına yapmıştı.

“Ne kadar?” diye sordu Elif, sesi kısıktı. “Ne kadarını kullandın Defne’nin hesabından?”

Can kekeleyerek bir rakam söyledi. Rakam, Elif’in hesapladığından çok daha büyüktü. Neredeyse mirasın tamamı gitmişti. Gözleri karardı. Yere yığılmamak için sehpadan destek aldı.

“Yani yıllarca yanımda bir yabancıyla mı yaşadım ben, Can?” diye fısıldadı. “Bunca zaman, bana yalan söyleyen, benden sır saklayan, arkamdan iş çeviren biriyle mi?”

“Elif, hayır! Ben seni seviyorum. Defne’yi seviyorum. Bu bir hata, büyük bir hata. Ama seni korumak içindi, yemin ederim!” Can ona doğru uzanmak istedi.

Elif geri çekildi. “Bana yaklaşma!” Gözleri Can’ınkilerle buluştuğunda, içindeki tüm sevgiyi ve şefkati yutmuş, sadece soğuk bir öfkeye dönüşmüştü. “Beni korumak mı? Sen benim geleceğimi, kızımın geleceğini harcadın! Benim sana olan güvenimi yerle bir ettin! Bu nasıl bir koruma?”

Gecenin geri kalanı, karşılıklı suçlamalar, ağlamalar ve yıkılan hayallerle geçti. Can yalvarıyordu, af diliyordu, her şeyi düzelteceğine söz veriyordu. Ama Elif için artık çok geçti. Sadece finansal bir kayıp değildi bu. Yıllarca ilmek ilmek ördüğü, her taşını titizlikle yerleştirdiği o pembe köşk, temellerinden sarsılmış, yerle bir olmuştu. Can’ın gözlerinde gördüğü pişmanlık gerçekti, buna emindi. Ama o pişmanlık, Elif’in kalbindeki boşluğu doldurmaya yetmiyordu. Güven bir aynaydı; kırıldığında, parçalarını bir araya getirsen bile, eski görüntüyü asla vermiyordu. Hep bir çizik, hep bir boşluk, hep bir çarpıklık kalıyordu.

Sabah gün ağırmaya başladığında, Elif nihayet yorgunluktan bitap düşmüş Can’ın karşısına oturdu. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, sesi kısılmıştı. “Can,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakin ve kararlıydı. “Bu böyle devam edemez. Ben seninle bu evin içinde kalamam. Bu evin duvarları, yalanlarla örülmüş gibi geliyor bana. Nefes alamıyorum.”

Can başını kaldırdı, gözlerinde umutsuzluk vardı. “Ne demek istiyorsun Elif? Ne yapacağız?”

“Biliyorum,” dedi Elif, Defne’nin odasının kapısına baktı. “Biliyorum ki Defne için bunu düzeltmeye çalışmalıyız. Ama önce benim bu evin dışına çıkmam gerekiyor. Bu yalanın, bu sırrın, bu kırık güvenin dışına.”

Can’ın yüzü bir kez daha bembeyaz kesildi. “Beni mi terk ediyorsun?”

Elif acıyla gülümsedi. “Hayır Can. Güveni terk ediyorum. Bize ne olacağını bilmiyorum. Ama biliyorum ki, bu güven olmadan, biz bir ‘biz’ olamayız. Senin önce kendini affetmen, sonra da bu enkazı temizlemen gerekiyor. Ben de kendime gelip, Defne için yeniden güçlenmeliyim.”

Elif o gün, Defne’yi okula bıraktıktan sonra, Can’ın ofiste olduğunu bildiği bir saatte eve döndü. Sessizce valizini hazırladı. Elif, eşyalarını toplarken, Can’la birlikte seçtikleri mobilyalara, duvarlardaki aile fotoğraflarına baktı. Her birinde mutlu bir an, bir gülümseme, bir vaat vardı. Ama şimdi hepsi anlamsız, sahte görünüyordu. Defne’nin çizdiği, buzdolabının üzerinde duran bir resmi eline aldı. Küçük Defne, kendisini, annesini ve babasını el ele, kocaman bir evin önünde resmetmişti. Evin etrafında güneşler, çiçekler… Ama Elif’in gözünde, o evin temelleri çoktan çatlamıştı.

Kapıdan çıkarken, anahtarlarını sehpanın üzerine bıraktı. Kırık bir aynanın parçaları gibi dağılmış bir hayatın, sessiz ve acı verici bir başlangıcıydı bu. Elif, ardında bıraktığı sadece bir ev değil, aynı zamanda güvene olan inancının da enkazıydı. Ve biliyordu ki, o aynanın parçalarını tekrar birleştirmek, bazen imkansızdı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top