Aile Dramı
Hasır Bilezik
Ayşe Hanım’ın sağ elinin işaret parmağındaki eklem, o sabah her zamankinden daha keskin bir sızıyla uyanmıştı, ancak o, acıyı kâğıt inceliğindeki perdelerin ardından süzülen güneş ışığı gibi görmezden geldi. Parmaklarını ovuşturdu, kireçlenmenin bıraktığı o donuk ağrıyı içinde hissetti. Kırk sekiz yaşındaydı ama hayatın yükü onu sanki yetmişine merdiven dayamış gibi yormuştu. Eşini yıllar önce kaybetmiş, tek evladı Deniz’i tırnaklarıyla kazıyarak büyütmüştü. Şimdi Deniz, İstanbul’da prestijli bir üniversitenin mühendislik bölümünde okuyor, annesinin tüm varlığına anlam katıyordu.
Ayşe Hanım, o sabah da her zamanki gibi erkenden kalkmış, kahvaltı hazırlamak için mutfağa yönelmişti. Ekmek kızartırken, Deniz’in dün gece attığı mesajı düşündü: “Anneciğim, dersler çok yoğun. Finaller yaklaşıyor, bir de final projesi var. Çok stresliyim ama merak etme, iyi olacağım.” Deniz, uzakta olmanın verdiği bir vicdan azabıyla Ayşe Hanım’ın kendini yalnız hissetmemesi için sık sık arar, mesaj atardı. Oysa Ayşe Hanım’ın yalnızlığı, Deniz’in sesini duyduğunda bile silinmeyen, varlığına sinmiş bir histi. Onun için Deniz’in başarısı, kendi yalnızlığının en anlamlı telafisiydi.
Saat dokuz buçuk gibi telefonu çaldı. Ekranda “Canım Oğlum” yazısını görünce yüzünde tatlı bir tebessüm belirdi.
“Alo, oğlum? Nasılsın bakalım?”
“İyiyim anneciğim, sen nasılsın? Sesin biraz yorgun geliyor.”
Ayşe Hanım aceleyle sesini neşelendirmeye çalıştı. “Yok canım, ne yorgunluğu? Sabah erken kalktım da. Gayet iyiyim. Bir şey mi oldu? Hayırdır?”
“Bir şey olmadı anne. Sadece… Şey… Mühendislik projemiz var ya? Onun için yeni bir yazılım paketi almamız gerekiyor. Bir de, okulun düzenlediği uluslararası bir workshop var, ona katılmak kariyerim için çok önemli. Burs başvurusu yaptım ama henüz sonuçlanmadı. Ön ödeme yapmamız gerekiyor.”
Ayşe Hanım’ın kalbi sıkıştı. Biliyordu ki “ön ödeme” demek, Deniz’in ona yük olmaktan çekindiği için kullandığı kibar bir tabirdi. Küçük emekli maaşı ve temizliğe giderek kazandığı birkaç kuruşla zorla geçiniyorlardı. Deniz’in okulu için gönderdiği paralar, hep bir sonraki ayın bütçesini deliyordu.
“Ne kadar lazım oğlum?” diye sordu, sesi mümkün olduğunca sakin çıkmaya çalışıyordu.
“Şey… Toplamda bir on beş bin kadar… Biliyorum çok anneciğim, seni sıkmak istemem ama bu gerçekten kariyerim için bir dönüm noktası olabilir. Burs kesinleşince geri ödeyeceğim zaten.”
On beş bin lira. Ayşe Hanım’ın yutkundu. Bu, onun için bir servetti. Kenarda köşede biriktirdiği, dişinden tırnağından artırdığı üç beş kuruş bile bu meblağın yanına yaklaşamazdı. Yüzünü buruşturan acı sadece eklemlerinden değil, kalbinin derinliklerinden de geliyordu.
“Sen hiç merak etme aslanım. Sen derslerine odaklan. Annen bir yolunu bulur. Söz veriyorum. Sen yeter ki başarılı ol.”
Deniz’in sesi minnetle doluydu. “Seni çok seviyorum anne. Sen benim her şeyimsin.”
“Ben de seni oğlum. Hadi kapat şimdi, derslerini aksatma.”
Telefonu kapattıktan sonra Ayşe Hanım, mutfakta öylece durdu. Elindeki ekmek kızartma makinesini bıraktı. Gözü, kolundaki, annesinden yadigâr kalın hasır bileziğe kaydı. Bu bilezik, çocukluğundan beri kolundaydı. Annesinin ona bıraktığı tek değerli miras, aynı zamanda en sevdiği takısıydı. Deniz’in babasıyla evlendiğinde bile çıkarmamıştı. İyi günlerinde de kötü günlerinde de, bir nevi güç simgesi gibiydi. İçinden bir ses, “Sakın ha!” diye bağırıyordu. Ama başka bir ses, daha yüksek, daha ısrarcı bir ses fısıldıyordu: “Deniz’in geleceği her şeyden önemli.”
Öğleden sonra, Ayşe Hanım Emine Teyze’ye gitti. Emine Teyze, Ayşe Hanım’ın kırk yıllık komşusu, aynı zamanda en yakın arkadaşıydı. Ayşe Hanım’ın yüzündeki solgunluğu hemen fark etti.
“Hayırdır Ayşe’m, rengin atmış. Bir derdin mi var?”
Ayşe Hanım çayını yudumlarken, gözleri doldu. “Deniz için… Yine para lazım Emine. Projeler, workshop’lar derken, birikmişim tükendi. Nasıl bulurum bilemiyorum. On beş bin lira.”
Emine Teyze kaşlarını çattı. “Maşallah Deniz de iyi okuyor ama bu kadar masraf… Evin durumunu biliyorum Ayşe’m. Ne yapacaksın?”
Ayşe Hanım kolundaki bileziğe baktı, sonra Emine Teyze’ye. “Kuyumcuya gideceğim Emine. Başka çarem kalmadı.”
Emine Teyze’nin gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “O hasır bileziği mi satacaksın Ayşe’m? Annenin yadigârı o senin! O senin kolundan hiç çıkmazdı.”
Ayşe Hanım’ın dudakları titredi. “Deniz’in geleceği, annemin bana bıraktığı o bilezikten daha değerli Emine. O bilezik benim kolumda kalsın neye yarar ki? Oğlumun geleceği kararmasın yeter.”
Emine Teyze, Ayşe Hanım’ın elini tuttu. “Ayşe’m, sen o kadar iyi bir annesin ki… Ama bu kadar da fedakârlık…”
“Fedakârlık değil bu Emine. Anneliğin gereği. Hem Deniz’in haberi bile olmayacak. Onun gururunu kırmak istemem.”
Akşamüstü, Ayşe Hanım, kolunda annesinden yadigâr hasır bileziğiyle mahalledeki küçük kuyumcuya girdi. Eskiden beri tanıdığı Mehmet Bey onu sıcak bir gülümsemeyle karşıladı.
“Ayşe Hanım, ne hoş geldiniz. Yolunuz ne tarafa düştü böyle?”
Ayşe Hanım gülümsedi ama gülümsemesi gözlerine ulaşmadı. Bileziği kolundan çıkardı, masaya uzattı. “Mehmet Bey, bu bileziği satmak istiyorum.”
Mehmet Bey’in yüzündeki gülümseme dondu. Bileziği aldı, bir süre inceledi. “Ayşe Hanım, bu bilezik sizin kolunuzdan hiç çıkmazdı. Bir derdiniz mi var?”
Ayşe Hanım başını iki yana salladı. “Yok Mehmet Bey, derdim yok. Sadece… paraya ihtiyacım oldu. Oğlumun okulu için.”
Mehmet Bey, Ayşe Hanım’ın gözlerindeki hüznü görmezden gelmedi. Değeri neyse, biraz daha fazlasını teklif etti. Ayşe Hanım itiraz etmedi. Para eline geçtiğinde, bileğinin çıplaklığını fark etti. Yıllarca oraya ait olan bir parçayı kaybetmişti. Gözleri doldu ama kendini sıktı. Bu parayla Deniz’in hayalleri yeşerecekti.
Gelen parayı Deniz’in hesabına yatırdı. Deniz aradı, sesi sevinçle doluydu. “Anneciğim, çok teşekkür ederim! Sen olmasan ne yapardım bilmiyorum. Burs sonuçları açıklanana kadar beni kurtardın. Workshop’a da yazıldım! Seni mahcup etmeyeceğim.”
Ayşe Hanım’ın yüreği tarifsiz bir gururla doldu. Ağrılı eklemlerini, boş kalan bileğini unuttu. “Emin ol, biliyorum oğlum,” dedi. “Seninle gurur duyuyorum.”
Sonraki aylar, Ayşe Hanım için bir mücadeleydi. Temizliğe gittiği evlerde, ağrıları daha da şiddetlendi. Kireçlenme ilerliyor, parmakları bükülmekte zorlanıyordu. Doktor, daha pahalı ilaçlar ve düzenli fizik tedavi önermişti ama Ayşe Hanım buna yanaşmadı. “Nasılsa idare ederim,” diye düşündü. “Deniz’in bursu kesinleşince, o parayı bana geri ödeyince hallederim.” Oysa Deniz’in bursu yetmiyor, Ayşe Hanım’ın gönderdiği para Deniz’in artan yaşam maliyetlerini ancak karşılıyordu. Deniz’in “mahcup etmeyeceğim” sözleri, Ayşe Hanım’ın zihninde yankılanıyor, onun tüm acılarına dayanmasını sağlıyordu.
Deniz, son yılında büyük bir başarıya imza attı. Projesi uluslararası bir yarışmada birincilik kazandı, ardından büyük bir mühendislik firmasında staj teklifi aldı. Her aradığında annesine olan minnettarlığını dile getiriyor, mezun olur olmaz onu yanına alacağını, rahat bir hayat yaşatacağını söylüyordu. Ayşe Hanım için Deniz’in sesindeki o coşku, aldığı her nefes kadar değerliydi.
Bir akşam, Deniz’in telefonundan beklenmedik bir haber geldi. “Anneciğim, sana bir sürprizim var! Stajım resmen başladı ve maaşım da çok iyi. Birkaç gün sonra yanına geliyorum. Seni İstanbul’a götüreceğim, söz verdiğim gibi. Kendine iyi bak!”
Ayşe Hanım’ın kalbi sevinçle doldu. Oğlunu ne zamandır görmüyordu. Ama aynı zamanda, kendini endişe sardı. Hastalığının ilerlediğini, yüzündeki yorgunluğun ve ellerindeki bükülmelerin Deniz’in dikkatini çekeceğini biliyordu. Aynaya baktı. Yorgun gözler, çökmüş elmacık kemikleri ve en önemlisi, bileğindeki boşluk.
“Nasıl gizleyeceğim?” diye düşündü. Ama sonra vazgeçti. Deniz’in mutluluğu her şeyden önemliydi. O gün bugündür bilekliğin yokluğunu kimse fark etmemişti. Belki de Deniz de fark etmezdi.
Deniz, bir perşembe akşamı kapıyı çaldığında, Ayşe Hanım’ın kalbi hızla çarptı. Kapıyı açtığında, karşısında büyümüş, yakışıklı bir delikanlı yerine, gururlu bir mühendis duruyordu. Kucaklaştılar. Deniz, annesinin incelen yüzünü, bükülmüş ellerini fark etti.
“Anne, ne oldu sana? Çok zayıflamışsın, ellerin de…”
Ayşe Hanım gülümsedi. “Yok canım, ne olacak? Yaşlılık işte. Sen yorgunsundur, gel otur, sana güzel bir yemek hazırladım.”
Deniz, annesinin ısrarıyla oturdu ama gözleri annesinin her hareketini takip ediyordu. Ayşe Hanım, yemeği masaya getirirken zorlanıyor, elleri titriyordu. Yemekten sonra, Deniz annesinin odasına geçip bavulunu yerleştirirken, gözü komodinin üzerindeki küçük takı kutusuna ilişti. Küçükken annesinin takılarıyla oynamayı çok severdi. Kutuyu açtı. İçinde birkaç eski yüzük, bir çift küpe vardı ama annesinin kolundan hiç çıkarmadığı, annesinden yadigâr hasır bilezik yoktu. Kalbi sıkıştı.
“Anne, bileziğin nerede?” diye seslendi.
Ayşe Hanım mutfakta bulaşıkları yerleştiriyordu. Sesi kısıldı. “Aaa, o mu? Onu… şeye verdim, tamire. Eskimişti biraz.”
Deniz’in içinde bir şüphe belirdi. Bu bilezik tamir edilecek kadar yıpranmamıştı ki. Annesi her zaman ondan bahsederken yüzünde bir gülümseme olurdu. Şimdi sesi titriyordu.
Aynı anda Emine Teyze, kapıyı çaldı. “Ayşe’m, nasılsın? Deniz gelmiş, haberim oldu. Hoş geldin oğlum.”
Deniz ayağa kalktı. “Hoş bulduk Emine Teyze. Nasılsınız?”
Emine Teyze, Ayşe Hanım’a baktı, sonra Deniz’e. “İyiyiz Deniz’im, ne olsun. Annenin yüzü de güldü sayende. O hasır bileziği satmasaydı da hiç fark etmezdi herhalde bu kadar sevinci.”
Emine Teyze, ağzından kaçırdığını fark edip eliyle ağzını kapattı. Ayşe Hanım, Emine Teyze’ye keskin bir bakış fırlattı. Ancak artık çok geçti.
Deniz’in kalbi yerinden sökülmüş gibi oldu. Gözleri annesinin boş kalan bileğine kaydı. Satmıştı. Annesinin en değerli yadigârını… Benim için mi?
“Anne…” Deniz’in sesi kısıldı. “Sen… sen bileziği benim için mi sattın?”
Ayşe Hanım, Emine Teyze’ye öfkeli bir bakış attıktan sonra Deniz’e döndü. Gözlerinde yaşlar birikmişti ama yine de başını dik tuttu. “Ne alakası var oğlum? Eskimişti, hem de… zaten ihtiyacım yoktu.”
Deniz annesinin titreyen ellerine uzandı. Parmakları bükülmüş, eklemleri şişmişti. O an, annesinin uzun zamandır çektiği acıları, sessizce taşıdığı yükü hissetti. Annesinin her telefonunda “İyiyim oğlum” deyişinin ardındaki fedakârlığı.
“Anne,” dedi, sesi hıçkırıklara karışmıştı. “Neden bana söylemedin? Ben… ben bilmiyordum.”
Ayşe Hanım, Deniz’in saçlarını okşadı. “Senin derslerin vardı oğlum. Senin geleceğin vardı. Ben ne güne duruyordum? Annen hallederdi, hep halletti.”
Deniz, annesine sıkıca sarıldı. Yıllarca üzerinde taşıdığı “başarı” yükünün aslında annesinin omuzlarında ne kadar ağır olduğunu o an anladı. Kendi hayalleri, annesinin sessiz fedakârlıklarıyla örülmüştü. Gözleri doldu, annesinin kokusunu içine çekti. Bu koku, şimdi bileziğin yokluğunun acısı ve annesinin gösterdiği sonsuz sevgiyle karışıyordu.
“Anne,” dedi Deniz, sesi kararlıydı. “Sen benim her şeyimsin. Artık sen rahat edeceksin. Söz veriyorum. O bilezik geri gelecek. Ve sen bir daha asla, hiçbir şey için endişelenmeyeceksin.”
Ayşe Hanım, oğlunun gözlerindeki kararlılığı gördü. Bileziği geri getirebileceğine inanmıyordu belki ama oğlunun sevgisi, her şeyden değerliydi. Yıllarca sakladığı sır, sonunda ortaya çıkmıştı ama bu ifşaat, aralarındaki bağı daha da güçlendirmişti. Deniz, şimdi annesinin gözlerinde sadece bir evlat değil, aynı zamanda onun sarsılmaz desteği ve yoldaşı olduğunu görmüştü. Hasır bilezik gitmişti ama onun yerine, annesiyle oğlu arasında, çok daha değerli, görünmez bir bağ kurulmuştu. Bu bağ, hiçbir zaman satılamayacak, asla eskimeyecek bir mirastı.
