Aile draması

Gölgelerin Ardındaki Renkler

8 dakikalık okuma · 1087 kelime

Elif, her sabah olduğu gibi, pencerenin pervazına konan serçeleri izlerken, hayatının hangi kıvrımında yanlış bir yola saptığını değil, hangi kıvrımda yolu başkalarına açtığını düşünüyordu. Dışarıda İstanbul’un o tanıdık, uğultulu sesi yükseliyor, trafik akıyor, insanlar koşturuyordu. Kendi hayatı ise, bu karmaşanın ortasında, sanki cam bir fanusun içinde donup kalmış gibiydi; sakin, düzenli ama bir o kadar da renksiz. Sabah kahvesi elinde, bakışları serçelerin özgür uçuşunu takip ederken, zihninde geçmişten gelen silik bir fırça darbesi belirdi. O darbe, içindeki bir yerlerde hala titreyen, hiç kuruyamayan bir boyanın işaretiydi.

Yirmi yıl önceydi. Henüz on sekizindeyken, ailesinin mütevazı evinin küçük odasında, duvarları kendi çizimleriyle süslü bir genç kızdı Elif. Çizim defterleri, karakalem portreler, suluboya manzaralar… Her biri onun ruhunun bir parçası, dışarıya vurmak için çırpınan bir çığlıktı. Güzel Sanatlar Akademisi’nden gelen kabul mektubu, bu çığlığı bir melodiye dönüştürme vaadi taşıyordu. Mektubu elinde tuttuğu o günkü heyecanı, hala damarlarında dolaşan ılık bir akıntı gibiydi. Gözleri parlak, geleceği canlı renklerle dolu sanıyordu. Ancak aynı gün, annesinin sessiz gözyaşlarını gördü. Babası, küçük bir esnaf dükkanında, gün be gün eriyen umutlarla boğuşuyordu. Ve küçük Emre, yedi yaşındaki kardeşi, taptaze bir gülümsemeyle “Abla, ben doktor olacağım!” diye haykırıyordu.

O an, Elif’in hayatının tuvali değişti. Kendi renklerini bir kenara bırakıp, kardeşinin geleceği için bir zemin rengi olmaya karar verdi. Akademiyi reddetti, en yakın banka şubesine gidip bir iş başvurusunda bulundu. “Daha fazla çalışıp aileme destek olmalıyım,” dedi annesine. Annesi, gözlerinde hem minnet hem de derin bir acıyla Elif’e sarıldı. Hiçbir zaman bu konuyu açıkça konuşmadılar. Fedakârlık sessiz bir anlaşma, dile getirilmeyen bir yemin gibiydi.

Bugün, Elif kırkına merdiven dayamış, aynı bankada müşteri ilişkileri departmanında çalışmaya devam ediyordu. İşini seviyordu ama tutkuyla değil, bir görevi yerine getirmenin verdiği dinginlikle. Evinde küçük bir balkonu vardı, orayı rengarenk çiçeklerle doldurmuştu. Saksıların arasına gizlediği eski eskiz defterlerini ara sıra çıkarır, içindeki yarım kalmış resimlere bakar, bazen bir fırça darbesi atmaktan kendini alamazdı. O fırça darbesi, sanki içindeki o genç kızı uyandırmaya çalışan nazik bir dokunuştu.

Emre ise, ablasının “zemin rengi” üzerinde, hayatının en parlak tonlarını yakalamıştı. Üniversiteyi birincilikle bitirmiş, özel bir hastanede genç yaşına rağmen önemli bir pozisyona gelmiş, başarılı bir beyin cerrahı olmuştu. Yakışıklıydı, karizmatikti, hayat dolu genç bir kadınla evlenmek üzereydi. Elif, Emre’nin her başarısıyla gurur duyardı. Kardeşinin gülümsemesi, onun için güneşin doğuşu gibiydi. Emre, Elif’i hiçbir zaman unutmazdı. Her doğum gününde pahalı hediyeler alır, sık sık ziyaret eder, ablasının hayatını kolaylaştırmak için elinden geleni yapardı. “Abla, sen olmasan ben buralara gelemezdim,” derdi hep. Elif ise her seferinde gülümser, “Saçmalama Emre, sen zekiydin, çalışkandın. Bu senin başarın,” diye geçiştirirdi. Hiçbir zaman, ne Emre’nin ne de annesinin, bu başarının arkasındaki asıl bedeli bilmesini istememişti. Bilselerdi, yük hissederler, üzülürlerdi. Bu onun seçimiydi. Sessiz bir kabuldü.

Emre’nin düğünü yaklaşıyordu. Yoğun iş temposundan fırsat buldukça evlerine uğrar, annesi ve ablasıyla sohbet ederdi. Bir akşam, annesinin eski bir sandığı karıştırdığını gördü. “Anne, ne yapıyorsun Allah aşkına? Çeyiz mi düzüyorsun bana bu yaştan sonra?” diye takıldı gülerek. Annesi hafifçe tebessüm etti. “Yok oğlum, eski fotoğraflara bakıyordum. Senin küçüklüğün…” Elif o sırada mutfakta çay hazırlıyordu. Emre, annesinin elindeki sararmış mektubu gördü. “Bu ne?” diye sordu. Annesi panikledi. “Hiçbir şey oğlum, eski bir evrak…” Ama Emre’nin merakı uyanmıştı. Annesinin elinden mektubu alıp okumaya başladı.

Mektup, Güzel Sanatlar Akademisi’nden gelmiş bir kabul mektubuydu. Tarihine baktı: Yirmi yıl önce. Alıcı ismi: Elif Yılmaz. Mektubu okudukça Emre’nin yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri satırlarda ilerlerken, “Sevgili Elif Yılmaz, yetenek sınavlarındaki üstün başarınız…” yazısı adeta beynine kazındı. Ablasının o yıllarda resimle ne kadar ilgili olduğunu hatırladı. Her yerden fışkıran çizimleri… Sonra aniden bu hobisinin kayboluşu… Ablasının bankada bir işe başlaması… Babasının o dönemdeki sıkıntıları… Taşlar birer birer yerine otururken, Emre’nin boğazında bir yumru oluştu.

Mektubu katlayıp annesine döndü. Annesinin gözleri dolu doluydu. “Oğlum… Elif istemedi bizim bilmemizi.” Annesi fısıldayarak, “O zamanlar çok zordu Emre. Babanın işleri kötüye gitmişti. Senin de tıp fakültesi hayalin vardı, dershaneye gidecektin. Elif… Elif kendi isteğiyle gitti bankaya. ‘Benden sonra sen varsın Emre, senin geleceğin daha önemli’ dedi bana. Baban da bilmiyor tam olarak bu detayı. Elif kimseye yük olmak istemedi. Hep öyleydi Elif.”

Emre odadan çıktı, Elif’i mutfakta buldu. Elif, her zamanki gibi sakin, tebessümle çayları uzattı. “Neyin var Emre? Yüzün bembeyaz olmuş.” Emre konuşmakta zorlanıyordu. Elindeki buruşuk mektubu ablasına uzattı. Elif mektubu görünce gözlerindeki o dingin ifade bir anlığına silindi, yerine yıllardır saklı tuttuğu bir hüzün çöktü. Ama hemen topladı kendini.

“Aaa, bunu da mı buldun? Eskiden ne kadar da çocukça hayallerim varmış,” dedi Elif, sesi titrese de gülümsemeye çalışarak.

“Çocukça mı? Abla, bu senin hayallerindi! Bütün bunlar benim yüzümden mi oldu? Benim doktor olmam için mi vazgeçtin her şeyden?” Emre’nin sesi yükselmişti. Gözlerinde ne öfke ne de suçlama vardı; sadece koca bir şaşkınlık, pişmanlık ve tarifsiz bir minnet.

Elif, kardeşinin gözlerindeki acıyı gördü. “Saçmalama Emre. Benim kararımdı. O zamanlar bu daha doğru gelmişti bana. Hem bak, ne güzel bir doktor oldun. Gurur duyuyorum seninle.”

“Ama senin hayatın! Senin yeteneğin! Neden hiç anlatmadın bana, neden?” Emre’nin sesi boğuklaşmıştı. Elif’e sarılmak istedi, sıkıca sarılıp yılların vefa borcunu bir anlığına ödemek. Ama Elif, sanki o anıyı canlandırmak istemiyormuş gibi geri çekildi hafifçe.

“Anlatacak bir şey yoktu Emre. Herkes kendi yolunu seçer. Benimki de bu oldu. Hem bak, kötü de olmadı. Mutluyum ben.” Ama gözleri, o eski eskiz defterindeki yarım kalmış resimlerin sessiz hikayesini anlatıyordu.

O gece Emre eve gittiğinde uyuyamadı. Ablasının o sakin yüzü, gülümsemesinin ardındaki hüzün, yıllarca görmezden geldiği her şey bir tokat gibi çarpıyordu yüzüne. Telefonunu eline aldı, internette güzel sanatlar kurslarını araştırmaya başladı. Belki çok geçti, belki zaman geri alınamazdı ama Elif’in hayatına o rengi yeniden katmak için bir şeyler yapmalıydı. En azından denemeliydi.

Ertesi gün, Emre elinde koca bir paketle ablasının kapısını çaldı. Paket, en kaliteli suluboyalar, fırça setleri ve bembeyaz, tertemiz bir tuvalle doluydu. Elif kapıyı açtığında Emre’yi bu halde görünce şaşırdı.

“Ne bunlar Emre?”

Emre gülümsedi. Bu gülümseme, artık eskisi gibi kayıtsız değildi. Gözlerinde derin bir anlayış ve sevgi vardı. “Abla… Sana en iyi başlangıcı vermek istiyorum. Ne olursa olsun, şimdi sıra sende. Bu tuvale ne istersen onu çiz. Hangi renkleri istersen onu kullan. Ama ne olur, bu sefer benim için değil, sadece kendin için çiz.”

Elif’in gözleri doldu. Yıllardır tuttuğu gözyaşları, ilk kez bir fırça darbesi kadar nazikçe yanaklarından süzüldü. Bu, bir serzeniş değildi, bir pişmanlık da değildi. Bu, sessiz bir fedakarlığın, sonunda fark edilmiş olmanın verdiği tarifsiz bir rahatlamaydı. Kardeşinin onu gerçekten gördüğünü hissetti. Belki de hayatı boyunca hayalini kurduğu o akademiye gidememişti ama şimdi, Emre’nin getirdiği bu bembeyaz tuval, onun için yeni bir başlangıçtı. Boştu, tertemizdi ve Elif’in ruhundaki tüm renkleri bekliyordu. İlk fırça darbesi ne zaman gelir bilinmezdi ama Elif artık biliyordu ki, o renkler gölgelerin ardında saklı kalmayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top