Aile Draması

Boyanmamış Tuval

8 dakikalık okuma · 1576 kelime

Can, annesinin Kadıköy’deki eski, cumbalı dairesine her geldiğinde, zamanın orada bir başka aktığını hissederdi. Kendi modern dairesinin keskin hatları, minimalist mobilyaları ve cam yüzeyleri aksine, burası yumuşak bir geçmişin kokusuyla doluydu: tarçın, naftalin ve kurumuş yasemin. Geniş salondaki kadife koltuk takımı, vitrindeki antika biblolar ve pencerelerden süzülen solgun ışık, annesi Ayşe’nin zamanla dans eden ruhunu yansıtıyordu adeta. Ama bu kez, o huzurlu havada bile, hafif bir rahatsızlık duyuyordu Can. Annesi her zamankinden biraz daha sessizdi, elleri daha bir yorgun görünüyordu.

“Oğlum, yemeğin hazır, gel şöyle kurul bakalım,” dedi Ayşe, mutfaktan yükselen tencere seslerinin arasından. Sesi, kırk yıllık çaydanlığın fokurtusu gibi sakin ve tanıdıktı. Can, oturduğu koltuktan kalkıp mutfağa geçti. Annesi, buğusu tüten bir tabak mercimek çorbasını önüne bırakırken, onun hafifçe titreyen ellerine takıldı gözü. “Anne, sen bu kadar uğraşmasan keşke,” dedi. “Ben bir şeyler söylerdim dışarıdan.”

Ayşe, başını hafifçe iki yana salladı, alnındaki ince çizgiler belirginleşti. “Olur mu Can’ım? Ev yemeğinin yerini tutar mı hiç? Hem ben seviyorum mutfakta oyalanmayı.” Bu cümle, Ayşe’nin hayatındaki tek kaçış noktalarından biriydi belki de. Can, gençliğinden beri, annesini hep böyle bilmişti: sade, kanaatkar, evine ve oğluna adanmış. Babası o henüz beş yaşındayken vefat etmiş, Ayşe’yi kırklı yaşlarının başında tek başına bir çocukla bırakmıştı. Can’ın hatırladığı tek şey, annesinin yorulmak bilmeyen elleri, geceleri dikiş makinesinin başında sabahlaması ve omuzlarındaki o görünmez yükün gölgesiydi.

Mimar olarak oldukça başarılıydı Can. İstanbul’un yeni ufuk çizgisini belirleyen binaların bazılarında onun imzası vardı. İyi para kazanıyor, annesine de sık sık yardım etmeye çalışıyordu. “Anne, ben sana yeni bir çamaşır makinesi alayım, şu eskimiş olanı değiştir artık,” derdi, ya da “Evde bir tamirciye baksak, şu kapının menteşelerini yağlasa?” Ayşe ise her seferinde nazikçe reddederdi. “Gerek yok oğlum, daha işimizi görüyor. Elimizdekinin kıymetini bilelim.” Bu cevaplar Can’ı hem rahatlatır hem de biraz gererdi. Annesinin bu kadar mütevazı olmasının ardında yatan bir şey mi vardı, yoksa Can mı onu tam olarak anlamıyordu?

Bir akşam yemeğinden sonra, Ayşe’nin yorgunluktan sandalyede uyuyakaldığını görünce, Can’ın içinde bir sızı oluştu. Annesi son zamanlarda daha bir halsizdi. Ertesi gün, ısrarla onu doktora götürdü. Rutin kontrollerden sonra doktor, yaşlılığa bağlı basit vitamin eksiklikleri olduğunu, ancak daha kapsamlı bir muayene için birkaç gün hastanede kalmasının iyi olacağını söyledi. Ayşe, itiraz etmek istese de, Can’ın kararlı bakışları karşısında razı oldu.

Annesi hastanede yatarken, Can eve döndü. Ev, Ayşe’nin sıcaklığı olmadan bir anda soğuk ve boş gelmişti. Salondaki kadife koltuklar, vitrindeki biblolar sessizce duruyordu. Annesinin hastanede olmasını fırsat bilip, evde yıllardır ertelediği bazı düzenlemeleri yapmaya karar verdi. Elektrik tesisatına bakacak, belki bir boya badana düşünecekti. Evin kömürlüklü eski kilerinden kalma, tavan arasında duran eşyaları da bir elden geçirmeliydi.

Tavan arası, tozlu bir zaman tüneli gibiydi. Her köşesi eski sandıklar, paslı eşyalar ve unutulmuş anılarla doluydu. Can, ışığı yakmak için elini duvardaki anahtara uzattığında, gözüne köşede duran, kilitli küçük bir sandık çarptı. Üzeri örümcek ağlarıyla kaplı, tahtaları yer yer çürümeye yüz tutmuştu. Bu sandığı daha önce hiç görmediğini fark etti. Merakla yaklaştı.

Normalde bu kadar özel bir eşyayı açmazdı ama annesi hastanedeydi ve Can’ın içine garip bir his doğmuştu. Eskimiş paslı kilidi zorlayınca, ahşap yavaşça gıcırdadı ve sandık açıldı. İçinden önce genzine hafif bir naftalin kokusu doldu, ardından gözleri şaşkınlıkla büyüdü.

Sandığın içi, annesinin sade hayatıyla hiç bağdaşmayan hazinelerle doluydu. İlk olarak, rengi solmuş, yarı tamamlanmış bir portre çıktı. Genç bir kadının yüzüydü, Can’a çok tanıdık geliyordu ama aynı zamanda bir o kadar da yabancıydı. Fırça darbeleri öylesine canlı, renkler öylesine cesurdu ki, bir anlığına nefesi kesildi. Ardından eski defterler, karakalem eskizler, kurumuş fırçalar ve ezilmiş boya tüpleri geldi. Her bir sayfa, her bir fırça darbesi, Can’ın hiç bilmediği bir Ayşe’nin hikayesini fısıldıyordu.

En alta doğru indikçe, sararmış bir zarf buldu. İçinden çıkan mektup, İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nden gelmişti. Genç Ayşe Sönmez’in, tam burslu olarak akademiye kabul edildiğini müjdeliyordu. Tarihe baktı. Mektup, Can’ın doğumundan sadece birkaç ay sonrasına aitti. Can’ın boğazı düğümlendi. Babası o dönemde henüz yaşıyordu ama küçük bir esnaftı, durumları çok parlak değildi. Annesi nasıl bir seçimle karşı karşıya kalmıştı?

Sandığın dibinden bir başka defter daha çıktı. Bu bir günlük gibiydi, Ayşe’nin el yazısıyla doluydu. Can, titreyen elleriyle okumaya başladı:

*23 Mart 19XX*
*Akademiye kabul edildim! İnanamıyorum. Yıllardır hayalini kurduğum yer. Renkler, fırçalar, kokusu… Yeni bir hayat başlayacak sanıyordum. Ama içimde bir başka hayat daha büyüyor. Minik Can… Bir yanda hayallerim, bir yanda gerçek. Hangisi daha ağır basar?*

*15 Ağustos 19XX*
*Bugün hocalarla görüştüm. Kayıt dondurma imkanım yokmuş. Minik Can kucağımda, dünyadaki en güzel tablo o. Ama ben ne yapacağım? Eşim Nuri canla başla çalışıyor ama iki maaşla iki çocuğu okutmak, bir de beni Akademi’de okutmak… Ağır gelir. Hele şimdi, Nuri’nin borçları da var. Annemle konuştum, “Önce evlat, sonra sen,” dedi. Haklı mı? Sanırım haklı.*

*2 Eylül 19XX*
*Fırçaları topladım. Boyaları kaldırdım. Atmaya kıyamadım. Belki bir gün, Can büyüdüğünde… Kendi hayatım olmasa da, onun hayatı ışıkla dolsun. Minik elleriyle parmaklarımı tuttuğunda, tüm renkler kalbimde canlanıyor. Bu, benim sessiz vedam. Boyanmamış tuvalim.*

Sonraki sayfalarda, Can’ın bebeklik dönemine dair karalamalar, minik ellerinin izleri, uykusunda çekilmiş hızlı eskizler vardı. Hiçbirinde Ayşe’nin kendi sanatsal arzularına dair bir kelime yoktu. Sadece Can vardı, Can ve onun geleceği.

Can’ın gözleri doldu. Annesi, kendi parlak geleceğini, sanat aşkını, bireysel kimliğini onun için, sessizce, kimseye belli etmeden feda etmişti. Babası vefat ettikten sonra da bu fedakarlık devam etmiş, Ayşe onun iyi bir eğitim alması için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Gece gündüz demeden çalışmış, onu okutmuş, bir mimar yapmıştı. Can şimdi başarılı bir adamdı, annesi sayesinde. Ama bu başarının bedelini hiç sorgulamamıştı. Annesinin ellerindeki o yorgunluk, yüzündeki o sessiz tebessüm, şimdi Can’a milyonlarca kelimeyle konuşuyordu. Boyanmamış tuval…

Hemen telefona sarıldı. Arayacağı ilk kişi, çocukluğundan beri Ayşe’nin yakın dostu olan Fatma Hala’ydı.
“Fatma Hala, ben Can,” dedi titrek bir sesle. “Sana bir şey sormam gerekiyor. Annemin, yani Ayşe’nin geçmişiyle ilgili.”
Fatma Hala’nın sesi telefonda biraz şaşkın çıktı. “Hayırdır Can’ım? Ayşe’de mi bir şey unuttun?”
“Hayır,” dedi Can. “Tavan arasında bir sandık buldum. Annemin eskiz defterleri, Akademi’den mektupları var içinde.”
Telefonda bir an sessizlik oldu. Sonra Fatma Hala’nın sesi yumuşadı, hüzünlendi. “Demek öğrendin… Ayşe’nin sırrını.”
“Sır mı?” diye sordu Can. “Bu nasıl bir sır Fatma Hala? Neden bana hiç bahsetmedi? Neden hiç kimseye…”
“Ayşe’nin tabiatı böyleydi Can’ım,” dedi Fatma Hala. “İçi dışı bir, ama acılarını, kurbanlarını hep içine atar. Baban rahmetli olduğunda, sen daha küçücüktün. Ayşe’nin önünde iki yol vardı: Ya hayallerinin peşinden koşacak, o eşsiz yeteneğini geliştirecek, bir sanatçı olacaktı. Ya da seni, tek başına, en iyi şekilde yetiştirecekti. O, tereddüt bile etmedi oğlum. Bursunu yakıp, resim malzemelerini satıp, geceleri dikiş dikip, gündüzleri evlere temizliğe gidip seni büyüttü. Senin dershaneni, okul masraflarını nasıl karşıladığını ben bilirim. Kuru ekmekle idare etti, yeter ki sen oku diye. Sana hiç yük olmamak için, kendi ayakları üzerinde durmak için, kendi hayatından vazgeçti. Hep güldü, hep sana destek oldu. Sanmasın ki senin için yaptığı fedakarlığın karşılığını bekliyordu. Onun tek dileği senin mutlu olmandı.”

Can, Fatma Hala’nın anlattıklarını dinlerken gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Kendi başarısının ardındaki bu devasa gölge, şimdi tüm çıplaklığıyla karşısındaydı. Annesi bir kahramandı, sessiz ve görünmez bir kahraman. Kendi renklerini başkasına armağan etmişti.

Hastaneye gittiğinde, Ayşe yatağında uyanıktı, pencerelerden gelen akşam güneşine bakıyordu. Can, annesinin yanına oturdu, elini tuttu. O pürüzlü, yorgun ellere baktı. Bu eller, fırça tutmak yerine çamaşır sıkmış, temizlik yapmış, dikiş dikmişti.
“Anne,” dedi kısık bir sesle. “Tavan arasını temizledim.”
Ayşe’nin bakışları Can’a döndü, gözlerinde hafif bir merak belirdi. “Öyle mi? İyi yapmışsın oğlum. Ne zamandır bekliyordu o pislik.”
“Bir sandık buldum,” dedi Can, sesi titremeye başlamıştı. “İçinde… eski resim defterlerin vardı. Ve Güzel Sanatlar Akademisi’nden bir mektup.”
Ayşe’nin yüzündeki o sakin ifade bir anlığına bozulur gibi oldu. Gözlerinde derin bir keder parladı, sonra hemen söndü. Sanki o anıyı zihninin derinliklerine geri itmeye çalıştı.
“Ah, onlar mı?” dedi, sesi biraz kısıktı. “Eskide kalmış şeyler. Gençlik hayalleri… Öyle boş işlerdi. Sana kim bakacaktı ben okusaydım?”
Can, annesinin elini daha sıkı tuttu. “Boş işler değildi anne. Sen bir sanatçıydın. Yetenekliydin. Ben… Ben bilmiyordum. Hiçbir zaman.”
Ayşe, gözlerini pencereye çevirdi. Yüzünde artık keder yoktu, sadece derin bir kabulleniş vardı. “Önemli değil oğlum. Benim en büyük eserim sensin. O boyanmış tablolar ne olacaktı ki? Sen, benim en güzel eserimsin.”

Can’ın yüreği paramparça oldu. Annesinin fedakarlığının büyüklüğü, şimdiye dek taşıdığı tüm değerleri altüst etmişti. O gece hastanede annesinin yanında kaldı. Saatler süren sessizliğin ardından, Can’ın aklında tek bir düşünce belirdi.

Ertesi hafta, Ayşe hastaneden çıktığında, eve döndüğünde küçük bir sürprizle karşılaştı. Salonda, pencerenin önüne kurulmuş, brandası üzerinde yepyeni bir şövale duruyordu. Yanında tertemiz bir palet, parıldayan fırça setleri ve her tondan boya tüpleri. Can, annesinin gençlik yıllarındaki portresini çerçeveletmiş, şövalenin yanındaki duvara asmıştı.
Ayşe, salona girer girmez bu manzarayı gördü. Adımları yavaşladı, gözleri kocaman açıldı. Hiçbir şey demedi. Sadece fırçalara uzandı, parmakları boya tüplerine dokundu. Yüzünde ilk defa, Can’ın uzun zamandır görmediği bir ifade vardı: Saf bir şaşkınlık ve küçük, çekingen bir tebessüm.

Can, annesinin elini tuttu. “Anne, belki şimdi çok geç değil. Belki yeniden başlayabilirsin. Benim için değil, kendin için. O boyanmamış tuvali şimdi boyayabilirsin.”
Ayşe, yavaşça Can’a döndü. Gözleri yaşlarla doluydu ama bu seferki yaşlar, acıdan değil, şefkatten ve tuhaf bir umuttandı. Elini Can’ın yanağına koydu, hafifçe okşadı. “Sen benim en güzel tablom oldun zaten oğlum,” dedi. “Ama belki… Belki de bir fırça darbesi daha ekleme zamanı gelmiştir.”

O gün, Ayşe Sönmez, uzun yıllar sonra ilk kez eline bir fırça aldı. Ve Can, annesinin hayatını şimdi, daha derin ve anlamlı bir şekilde görmeye başlamıştı. Her başarılı mimari projesinin ardında, çok daha büyük, çok daha sanat dolu bir yaşamın sessizce feda edildiğini biliyordu. O günden sonra, annesine baktığında, sadece bir anne değil, aynı zamanda boyanmamış bir tuvalin üzerinde, sessizce kendi şaheserini yaratan bir sanatçı görüyordu. Ve bu şaheser, Can’ın kendisiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top