Yasak Aşk
Meleğin Gölgesi
Elif, yıllardır aynı ritimde akan hayatının duvarları arasına sıkışıp kalmış, o duvarları kendi elleriyle örmüş ama şimdi o duvarların nefesini kestiğini hisseden bir kadındı. Profesör unvanı, edebiyat bölümündeki saygın yeri, pazar sabahları eşi Can’la içilen rutin kahveler, çocukları Deniz ve Cem’in ergenlik çağının getirdiği tatlı telaşlar… Her şey kusursuz görünüyordu dışarıdan, bir resim defterinden fırlamışçasına muntazam. Ama Elif, o kusursuzluğun içinde, kendi varlığının gitgide bir silüete dönüştüğünü hissediyordu. Sabahları aynaya baktığında gördüğü kadın, yirmi yıl önceki hevesli, tutkulu genç kızdan ne kadar da uzaktı. Can iyi bir adamdı, başarılı bir mimar, düşünceli bir baba. Ama aşkları, yıllar geçtikçe, birbirine alışmanın rahatlığına teslim olmuş, alevini yitirmişti. Evlilikleri, bir yazılım güncellemesi yapılmadan uzun süre kullanılmış eski bir işletim sistemi gibiydi; sorunsuz çalışıyor ama yeni özelliklerden, heyecandan yoksundu.
O kış sabahlarından biriydi. Üniversitenin koridorları, dışarıdaki gri gökyüzüne inat, hareketliydi. Elif, öğle dersinden çıkmış, yorgun adımlarla odasına doğru yürüyordu ki, bölüm başkanının seslenişiyle duraksadı. “Elif Hocam, size yeni meslektaşımızı tanıştırmak isterim. Tarih bölümüne yeni katılan Dr. Demir Kılıç.”
Elif döndü. Karşısında duran adam, orta yaşlı, saçlarında ilk beyazlar belirmeye başlamış, gözlerinde derin bir okyanus saklayan, karizmatik bir duruşa sahipti. Demir, Elif’e uzanan elini sıktığında, Elif bileğinin içinden geçen o elektrik akımına şaşırdı. Bu his, yıllardır unuttuğu, belki de hiç bilmediği bir şeydi. “Memnun oldum, Elif Hanım. Kitaplarınızı takip ediyorum, özellikle on sekizinci yüzyıl Fransız Edebiyatı üzerine yazdıklarınız çok etkileyici.” Sesi, kadife gibiydi, sözcükler kulağında bir melodi gibi yankılandı. Can’dan yıllardır duymadığı türden, samimi bir entelektüel takdir. Elif gülümsedi, yüzüne uzun zaman sonra gerçekten oturan bir gülümseme. “Teşekkür ederim, Demir Bey. Ben de sizin makalelerinize göz atmıştım, özellikle Osmanlı Dönemi Avrupa Etkileşimi üzerine olanlar oldukça ilgi çekiciydi.”
İlk karşılaşma, buzdağının sadece görünen yüzüydü. Sonraki haftalar, Demir’le Elif’i sık sık bir araya getirdi. Ortak bir panel, ardından bölüm toplantıları, tesadüfi kahve molaları. Her sohbet, Elif’in ruhunda yeni bir kapı aralıyordu. Demir, Elif’i dinliyor, anlamak için çaba harcıyor, söylediklerine değer veriyordu. Onunla konuşurken Elif, yıllardır bir kenara attığı tüm tutkularını, hayallerini yeniden hatırlıyordu. Demir, sadece entelektüel zekasıyla değil, aynı zamanda derin bir empati ve yaşanmışlık hissiyle de Elif’i kendine çekiyordu. Boşanmış olduğunu öğrenmişti Elif, “birbirimizi incitmeden ayrılmayı başardık,” demişti Demir, gözlerinde hafif bir hüzünle.
Can ise, Elif’teki bu değişimi fark etmiyor değildi. Elif daha canlıydı, daha neşeliydi, hatta giyimine bile özen gösteriyordu. “Yine mi bir makale üzerinde çalışıyorsun, Elif? Enerjin tavan yapmış,” derdi Can, bazen gülerek, bazen de kendi işlerinin yoğunluğuna gömülürken. Elif sadece gülümserdi. O makale, Demir’le olan bağlarının görünmeyen, okunmayan bölümüydü.
Bir akşam, üniversite kütüphanesinde geç saatlere kadar birlikte çalıştıkları bir proje üzerinde tartışırlarken, dışarıda yağmur başlamıştı. Kütüphane kapanmak üzereyken, kendilerini küçücük bir kafenin sıcak atmosferine atmışlardı. Elif, kahvesinden bir yudum alırken, Demir’in gözlerinin üzerinde olduğunu hissetti. “Seninle konuşmak… Sanki yıllardır kurak toprakta yaşayan bir ağacın suya kavuşması gibi,” dedi Demir, kısık bir sesle. Elif’in kalbi yerinden fırlayacak gibi atmaya başladı. Gözlerini kaçırdı, fincanına baktı. “Ben… Ben de kendimi uzun zamandır bu kadar canlı hissetmemiştim, Demir.”
Demir, uzanıp masanın üzerindeki elinin üzerine avucunu koydu. Anlık, kısacık bir temas. Ama Elif için bir elektrik çarpmış gibiydi. Sanki yıllardır uykuda olan bir damar aniden kanla dolmuştu. Geri çekilmedi. Göz göze geldiler. O anda, sözcüklere gerek kalmamıştı. Aklından bir milyon düşünce geçti: Can, çocukları, evliliği, itibarı… Ama Demir’in gözlerindeki o sıcaklık, o anlayış, her şeyi silip süpürüyordu. O gece, kafe kapandıktan sonra, yağmur altında kaldırıma park etmiş arabasının içinde, dudakları ilk kez birbirine değdi. Utangaç, sonra tutkulu, sonra çaresiz. Elif, yıllardır kaybettiğini sandığı kendini, Demir’in kollarında yeniden buldu.
Yasak aşk, adından da anlaşıldığı gibi, bir gölge gibiydi. Gizli telefon konuşmaları, öğle arasında kaçamak buluşmalar, e-postalardaki şifreli mesajlar. Elif, Can’a, arkadaşlarına, çocuklarına yalan söylemek zorunda kalmanın ağırlığını her an omuzlarında hissediyordu. Ama Demir’in varlığı, hayatına kattığı renk, o ağırlığı bir süreliğine unutturuyordu. Demir ona “Meleğim” derdi, Elif ona “Ruhum” diye fısıldardı. Onlar için, bu küçük, gizli dünya, gerçeklikten çok daha gerçekti.
Elif, Can’la olan evliliğini daha önce hiç bu kadar eleştirel bir gözle incelememişti. Can, iyi huyluydu ama ruhsuzdu. Yıllardır Elif’in kitap okurken gözlerinin dolduğunu, bir şiiri yorumlarken nasıl da alevlendiğini görmüyordu. Onun için Elif, “eşi”ydi, “çocuklarının annesi”ydi. Ama Demir için, Elif, karmaşık, tutkulu, derin düşüncelere sahip bir kadındı. Demir’in yanında Elif, kendisi olabiliyordu. Her defasında, yalanlar boğazına düğümlenirken, çocuklarının yüzüne bakarken, vicdan azabı kemiriyordu içini. Deniz’in on beş yaşına gelmiş, hassas ruhu, Cem’in o masum gülüşü… Onlara nasıl böyle bir acı yaşatabilirdi?
Bir gün, Can büyük bir sürprizle geldi. On beşinci evlilik yıldönümlerini kutlamak için Kapadokya’da butik bir otelde rezervasyon yaptırmıştı. “Biraz baş başa kalırız, belki o eski günlere döneriz ne dersin?” demişti, gözlerinde umutlu bir parıltıyla. Elif’in içi cız etti. Can, bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı belki de, kendi yöntemleriyle düzeltmeye çalışıyordu.
Aynı hafta, Demir’den de bir haber geldi. “Elif, biliyorsun bir süredir İzmir’deki üniversiteden bir teklif vardı. Kabul ettim. Ama tek gitmek istemiyorum. Sensiz bir hayat düşünemiyorum artık. Benimle gel, bu sahte yaşantıya bir son verelim. Ne dersin?” Demir’in sesi umutluydu, ama aynı zamanda kararlı. Elif’in boğazına bir yumru oturdu. Kapadokya’daki yıldönümü yemeği ve İzmir’deki yeni başlangıç. İki yol, iki hayat. Ve ikisi de onu bekliyordu, bir seçim yapmaya zorluyordu.
Günler, saatlere, saatler dakikalara dönüştü. Elif ne yemek yiyebiliyor, ne de uyuyabiliyordu. Çocuklarının “Anne, Kapadokya’da balona binecek miyiz?” soruları, Can’ın “Seninle yeniden her şeyi paylaşmak istiyorum” bakışları, Demir’in “Bana inan, Elif, bu bizim hikayemiz” sözleri zihninde yankılanıyordu. Her şey birbirine girmişti. Kalbi Demir’e doğru çekilirken, aklı ve vicdanı çocuklarına ve Can’a demir atmıştı.
Sonunda, kaçınılmaz karar anı geldi. Elif, üniversitedeki odasına gitti. Demir’in eşyaları çoktan toplanmıştı, sadece birkaç kutu kalmıştı geride. Demir onu bekliyordu. Gözlerinde hem umut hem de bir korku vardı. Elif kapıyı kapattı. “Demir…” sesi zorlukla çıktı. “Ben… Ben seninle gelemem.”
Demir’in yüzündeki gülümseme yavaşça soldu. Gözlerindeki okyanus, fırtınalı bir denize döndü. “Anlıyorum,” dedi, sesi çatallıydı. “Çocuklar, değil mi?”
Elif başını salladı, gözlerinden sicim gibi yaşlar akıyordu. “Onları bırakamam, Demir. Onlara bu acıyı yaşatamam. Can… Can’ı da…” Sesi boğazında düğümlendi. “Seninle olsaydım, ömür boyu bu vicdan azabıyla yaşayacaktım. Onları her gördüğümde, yaptığım seçimin bedelini hissedecektim.”
Demir, Elif’e yaklaştı, yüzünü ellerinin arasına aldı. Gözyaşlarını sildi. “Sen hepimizin meleği oldun, Elif. Ama kendinin ne kadar meleği olabildin, bunu hiç düşündün mü?” Sonra eğildi, Elif’in alnından öptü. “Gitmem gerek. Hoşça kal, meleğim.” Ve arkasını dönüp odadan çıktı. Elif, orada, yıkılmış bir halde kaldı, sanki ruhundan bir parça sökülüp alınmıştı.
Kapadokya gezisi, Elif için bir işkenceye dönüştü. Can, elinden geldiğince samimi olmaya çalışıyor, ona dokunuyor, eski anılarını tazelemeye uğraşıyordu. Elif, zoraki gülümsüyor, zoraki cevaplar veriyordu. Balona bindiler, o muhteşem manzarada gökyüzünde süzülürlerken, Elif’in aklı, Demir’in gitmek üzere olduğu İzmir’deydi. Can’ın elini tutarken, avucunda Demir’in elinin sıcaklığını aradı. Bulamadı.
Eve döndüklerinde, her şey eskisinden daha ağırdı. Evlilikleri, şimdi daha da boş geliyordu Elif’e. Yasak aşk bitmişti, ama bıraktığı boşluk, eskisinden de büyüktü. Çocuklarına bakarken, onların masumiyetini düşünürken, yaptığı seçimin doğru olduğunu kendi kendine tekrarlıyordu. Ama Demir’in ona söylediği son sözler, bir hançer gibi saplanmıştı ruhuna: “Kendinin ne kadar meleği olabildin?”
Elif, pencereden dışarı bakarken, aslında kendi duvarlarının ardına hapsolmuştu. Demir, gitmişti. Ama onunla birlikte, Elif’in içindeki o tutkulu, heyecanlı kadın da gitmişti. Geriye kalan, tanıdık bir yaşam, iyi bir koca ve sevimli çocuklar… Ama o hayat, artık bir gölge gibiydi. Elif, kendi gölgesinde yaşamaya mahkum olmuştu. Yasak aşk, evliliğini yıkmamıştı belki, ama Elif’in kendi benliğini tamamen yerle bir etmişti. Artık biliyordu ki, hayatındaki en yasak aşk, aslında kendi benliğine olan aşktı. Ve o aşkı, kendi elleriyle boğmuştu.
