yasak aşk

Gözyaşlarının Ardındaki Gölge

8 dakikalık okuma · 1530 kelime

Cem’in kokusu, mezarlıktan eve döndüğünde bile üzerime sinmiş gibiydi, oysa burnumun direğini sızlatan artık sadece Elif’in gözyaşlarıydı. O gün, sadece bir ağabeyi değil, çocukluğumun kahramanını, ailemizin direğini kaybetmiştim. Elif ise kocasını, yedi yaşındaki Defne ise babasını. Cenaze evinin uğultulu sessizliğinde, her şey bir pusun ardındaydı sanki. Kapıdan girerken annemin, “Canım oğlum, artık senin iki emanetin var,” sözü kulaklarımda yankılandı. Elif’e baktım. Kömür karası saçları dağılmış, beyaz teni solmuş, gözleri şişmekten kapanmak üzereydi. Göz göze geldiğimiz o an, içimde acıdan başka bir şeylerin de filizlenmeye başladığını hissettim. Bu, Cem’e ihanet gibiydi, bu bir günahtı, ama engel olamıyordum. Elif’in çaresizliği, beni derin bir uçuruma doğru çekiyordu.

İlk haftalar bir kabustu. Cem’in vefatından sonra Elif, hayatın tüm yüküyle tek başına kalmıştı. Kirayı ödeyemiyor, Defne’nin okul taksitlerini aksatıyordu. Annem ve babam, Elif’i kendi evlerine çağırmış, ama o gururluydu, Cem’in evinden ayrılmak istemiyordu. Ben ise zaten onlara yardım etmek için gelmiştim. Cem’in dükkanında, yani babamıza ait küçük nalburda çalışıyordum. Cem’den sonra dükkanın başına geçmek, bir nevi onun yarım bıraktıklarını tamamlamak gibiydi. Her akşam iş çıkışı Elif’in evine uğruyordum. Bazen tamir edilecek bir musluk, bazen alınacak market alışverişi, bazen de sadece Defne’nin masallarını dinlemek için. Cem’in boş kalan koltuğuna oturuyor, Defne’nin elini tutuyor, Elif’le göz göze gelmekten kaçınıyordum. Kaçınıyordum, çünkü gözlerinin içindeki o derin acının ardında, benim için yavaş yavaş şekillenen bir başkalığı fark etmeye başlamıştım.

Bir akşam, Defne uyuduktan sonra mutfakta çay içiyorduk. Elif, elindeki bardağı yavaşça masaya bırakıp, “Can,” dedi. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki kendi kendine konuşuyordu. “Ben ne yapacağım Can? Defne’ye nasıl bakacağım? Cem… Cem bensiz ne yapardı?” Gözlerinde yeniden yaşlar birikmeye başlamıştı. Omuzları çökmüştü. Ben de oturduğum yerden kalktım, tam yanına oturdum. Ne söyleyeceğimi bilemiyordum. Elim kendiliğinden uzandı, omzuna dokundu. Titrediğini hissettim. Yanakları kızarmıştı. İlk başta şaşırdı, sonra yavaşça başını omzuma yasladı. Saçlarının kokusu burnuma dolduğunda, tüm hücrelerime yayılan o garip sıcaklığı hissettim. Cem’in kardeşiydim ben, onun eşi değil. Bu ne cüretti? Bu ne hadsizlikti? Ama aynı zamanda, içimde büyüyen bir şefkat, bir koruma içgüdüsü vardı ki, bu sadece kardeşlikten ibaret değildi. Bir süre öylece kaldık. Sadece nefeslerimizin sesi duyuluyordu. Elif’in hıçkırıkları dinmiş, yerini sessiz bir teslimiyete bırakmıştı. Kalbim güm güm atıyordu. Bu sessizlik, her şeyi söylüyordu aslında. Bu sessizlik, Cem’in mezarından yükselen bir fısıltı gibiydi, içimi kemiriyordu.

Günler, haftaları kovalarken, Cem’in yokluğu bir kara delik gibi bizi içine çekiyordu. Ama bu kara deliğin merkezinde, Elif ile benim aramda başka bir bağ oluşuyordu. Bir akşam, yağmur şiddetle yağıyordu. Defne uyumuştu. Elektrikler kesilmişti. Oturma odasında, pencerelerden vuran şimşeklerin aydınlattığı kısa anlarda, birbirimizin yüzlerini görüyorduk. Elif, “Korkuyorum,” dedi. Sesi titriyordu. “Bu evde tek kalmaya alışamadım. Her gölge bana Cem’i hatırlatıyor.” Ben de kalkıp onun yanına, koltuğa oturdum. Elini tuttum. Elleri buz gibiydi. Başparmağım nazikçe elinin üstünde gezindi. Elif başını bana çevirdi, gözleri karanlıkta parlıyordu. O an, sözcüklerin anlamsızlaştığı, bakışların her şeyi anlattığı bir an oldu. Ne ben geri çekildim, ne o. Yaklaştık. Gözlerim önce dudaklarına, sonra tekrar gözlerine kaydı. İçimde bir yanım “Dur!” diye bağırırken, diğer yanım çoktan teslim olmuştu. Öyle usulca, öyle tereddütle yaklaştık ki, sanki zaman yavaşlamış, dünya durmuştu. Dudaklarım dudaklarına değdiğinde, sanki tüm evrende patlayan bir fırtınanın sesi, kulaklarımda çınladı. Bu öpücük, acı kadar tatlı, yasak kadar arzuluydu. Bir anlığına Cem’in hayaleti odanın ortasında belirip bizi izliyormuş gibi hissettim. Sonra o his kayboldu, yerini sadece Elif’in sıcaklığına bıraktı. Geri çekildik. İkimiz de şaşkın, ikimiz de korkmuş, ikimiz de günahkar.

“Yapamayız Can,” diye fısıldadı Elif, gözleri dolmuştu. “Bu doğru değil. Cem’e haksızlık bu. Defne’ye haksızlık.”
“Biliyorum,” dedim, sesim çatallı çıkmıştı. “Ama… Elif, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Seni böyle görmek… Senden uzak duramıyorum.”
O gece uyuyamadık. Mutfakta oturduk, sadece konuştuk. Cem’i andık, onunla ilgili anıları paylaştık. Sanki onu anarak, yaptığımız bu hatayı affettirebilecektik. Ama her anı, onun gölgesini üzerimize daha da düşürüyordu. Elif, “Ben kötü bir kadınım,” dedi. “Benim de hissetmemeliyim. Ben kocasına ihanet eden bir kadınım.”
“Hayır, değilsin,” dedim. “Sen acı çeken, yalnız bir kadınsın. Ben de… Ben de sadece sana yardım etmek isteyen bir adamım. Nereye gittiğini bilemeden…”
O günden sonra aramızdaki o görünmez duvar yıkılmıştı. Her dokunuş, her bakış, her kelime daha fazla anlam taşıyordu. Sabahları Defne’yi okula bıraktıktan sonra Elif’le kahvaltı ediyorduk. Bazen dükkana geliyor, öğle yemeğini getiriyordu. İnsanların bakışlarını üzerimizde hissediyorduk. Annemin şüpheci gözleri, komşuların fısıltıları… Her şey bir zehir gibi içimize işliyordu. Özellikle annem. Bir gün, dükkana gelip beni köşeye çekmişti.
“Can, oğlum, sen ne yapıyorsun?” dedi, sesi alçak ama tehditkardı. “Elif’in evinden hiç çıkmaz oldun. Komşular laf etmeye başladı. Cenazesi yeni çıktı kardeşinin. Yazık günah Cem’e. Onun kemiklerini sızlatma.”
O an içimde bir isyan yükseldi. “Anne, ben sadece yengeme ve yeğenime bakıyorum. Ne var bunda?”
“Bakmak başka, her gün evinde kalmak başka!” dedi. “Elif’in gençliğine yazık değil mi? Onu dul damgasıyla bir daha mı evlendirmeyeceksin?”
Bu sözler, annemin zihnindeki beklentiyi acımasızca ortaya seriyordu: Elif yeniden evlenmeliydi, ama asla benimle değil. Onun gözünde, Cem’in karısı, kardeşinin karısı olarak hep kutsal kalmalıydı.

Defne, her geçen gün daha çok babasını soruyordu. “Babam neden gelmiyor anne?” “Babam beni neden öpmüyor amca?” Bu sorular, ikimizin de yüreğine bir hançer gibi saplanıyordu. Bir akşam Defne’ye masal okurken, Elif yanımıza gelip oturdu. Kitabı kapatıp Defne’nin başını okşadım. O uykuya dalarken, Elif’e baktım. “Ona gerçeği söylememiz gerekiyor bir gün.”
“Biliyorum,” dedi, sesi yorgun. “Ama nasıl? Babasının yerini kimse tutamaz. Hele sen…” Son kelimeyi fısıltıyla söyledi. “Cem’in yerine geçemezsin.”
O gece, Elif’le uzun uzun konuştuk. Aramızdaki bu ilişkiyi nereye götüreceğimizi sorguladık. Geleceğimiz, bir sis perdesinin arkasındaydı. “Cem’i seviyordun değil mi?” diye sordum.
“Canım pahasına,” dedi. “O benim her şeyimdi. İlk aşkım, Defne’nin babası. Ama sen…” Duraksadı. “Sen, Cem’den sonra bana nefes almayı öğreten adam oldun. Seni hissetmek… Bu doğru değil ama beni korkutacak kadar gerçek.”
O gece, ilk kez kendimizi birbirimize teslim ettik. Gizli, günahkar, ama bir o kadar da çaresiz bir teslimiyet. Bedenlerimiz birleştiğinde, utanç ve arzu, suçluluk ve şefkat iç içe geçti. O an, dışarıdaki dünyanın tüm kuralları, tüm yargıları anlamsızlaştı. Sadece Elif’in sıcaklığı, kokusu, dokunuşu vardı. Gözlerinde gördüğüm o karmaşık ifade, kendi ruhumun aynasıydı sanki. Bu, bir aşk değildi belki henüz, belki de sadece iki yalnız ruhun karanlıkta birbirine tutunuşuydu. Ama ne olursa olsun, geri dönüşü olmayan bir yola girmiştik.

Birkaç hafta sonra, annemin endişeleri gerçek olmaya başlamıştı. Komşular artık sadece fısıldamakla kalmıyor, açıkça konuşuyorlardı. Bir sabah, dükkana sinirle gelen annem, kapıyı üzerime kilitledi. “Can! Elif hamileymiş!” dedi, gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Kan beynime sıçradı. Hamile mi? Elif bana hiç böyle bir şey söylememişti. “Ne saçmalıyorsun anne?”
“Nasıl saçmalık Can?” diye bağırdı. “Hatice Teyze görmüş, Elif eczaneden çıkarken. Midesi bulanıyormuş hep. Sen Cem’in karısına nasıl böyle bir şey yaparsın? Senin ağabeyindi o! Onun yatağına nasıl girersin?”
Annemin sözleri, bir tokat gibi yüzüme çarpmıştı. Hamilelik ihtimali, bizi tüm aile ve toplum önünde ifşa edecekti. Koşarak Elif’in evine gittim. Kapıyı çalmaya bile gerek kalmadan içeri daldım. Elif salonda oturmuş, perişan bir halde ağlıyordu. Yüzündeki ifade, annemin sözlerini doğruluyordu.
“Doğru mu Elif?” diye fısıldadım. “Hamile misin?”
Başını salladı, gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. “İki aylık oldu. Korktum Can, sana söyleyemedim. Ne yapacağız?”
O an her şey bir film şeridi gibi gözümün önünden geçti: Cem’in cenazesi, annemin sözleri, komşuların fısıltıları, Defne’nin masum yüzü… Ve Elif’le aramızdaki o yasak bağ. Bu bebek, her şeyi açığa çıkaracaktı. Bizim günahımızı, aşkımızı, her ne ise o hissi.

“Bunu yapamayız Elif,” dedim, sesim soğuktu. “Bu bebeği… Cem’in bebeği sanacaklar. Eğer gerçek ortaya çıkarsa, bizi mahvederler. Seni de beni de. Defne’yi de.”
Elif bana şaşkınlıkla baktı. “Ne demek yapamayız Can? Bu bizim bebeğimiz. Benim çocuğum. Yaşaması gereken bir can bu.”
“Yaşarsa, Cem’in adını lekelemiş olacağız! Annemin gözünde asla affedilmeyeceğiz! Toplum bizi dışlayacak!” diye bağırdım. “Bunu göze alamayız!”
“Ne yapacağız o zaman? Onu aldırmamı mı istiyorsun? Bizim çocuğumuzu?” diye bağırdı Elif, gözlerinden ateş fışkırıyordu.
Susup kaldım. Bu, benim bile aklıma gelmeyecek bir çareydi. Ama bu bebek, bizim yasak aşkımızın kanıtıydı. Toplumun bizi asla kabul etmeyeceği bir kanıt.
Bir süre sonra Elif, “Hayır,” dedi kararlılıkla. “Bunu yapmayacağım. Bu benim çocuğum. Sen istemiyorsan, ben tek başıma bakarım ona. Tıpkı Cem’den sonra Defne’ye baktığım gibi. Ama bu canı öldüremem.”
Elif’in kararlılığı, beni şaşırtmıştı. Onu ilk kez bu kadar güçlü görüyordum. Benden bağımsız, kendi başına ayakta duran, kendi doğruları olan bir kadın. O an, kendi korkaklığımdan utandım. Ben, Cem’in kardeşi, onun emanetine sahip çıkmakla yükümlüydüm. Ama bu emanet, artık sadece Cem’in karısı değil, benim de sevgilim, çocuğumun annesiydi.

Gözlerimi kapattım. Tüm hayatım, tüm değerlerim, tüm inançlarım bir anda altüst olmuştu. Cem’in yüzü gözümün önüne geldi. Bana kızar mıydı? Yoksa beni anlar mıydı?
Gözlerimi açtım, Elif’e baktım. Yüzünde yaşlar vardı ama gözlerinde bir parıltı vardı. Bir annenin, çocuğunu koruma içgüdüsü.
“Hayır,” dedim, sesim titremiyordu artık. “Aldırmayacağız. Bu bizim çocuğumuz. Senin de benim de.”
Elif’in yüzünde bir rahatlama, bir minnet ifadesi belirdi. Koşarak yanıma geldi, sarıldı. Titrek ellerimle ona sarıldım.
“Ama,” dedim, ayrılırken. “Bu demek değil ki her şey kolay olacak. Annem… Tüm aile… Bunu asla kabul etmeyecekler. Bizi dışlayacaklar.”
“Biliyorum,” dedi Elif, başını kaldırmış, gözümün içine bakıyordu. “Ama biz bunu birlikte atlatırız, değil mi? Seninle her şeye razıyım Can.”
O an, hayatımın en zor kararını aldığımı biliyordum. Toplumun yargılarını, ailemin öfkesini, Cem’in hayaletini sırtlanacaktık. Ama ilk kez, gerçekten mutlu olabileceğimizi hissettim. Bu aşk, günahkardı, yasaktı, acı vericiydi. Ama bir o kadar da gerçekti, güçlüydü ve bizi birbirimize sıkıca bağlıyordu.
Elif’in karnına dokundum. İçinde büyüyen bu hayat, sadece Cem’in hatırasını değil, bizim de geleceğimizi taşıyordu. Ve biz, o geleceğe, tüm zorluklarına rağmen, birlikte yürümeye karar vermiştik.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top