Aile Dramı

Yitirilen Renkler

8 dakikalık okuma · 1295 kelime

Elif, İstanbul’un gri gökdelenleri arasında, soğuk cam bir masanın başında oturmuştu. Önündeki bilgisayar ekranında, birbirine benzeyen rakamlar ve grafikler dans ediyordu. Yirmi yıl. Tam yirmi yıl olmuştu Bursa’yı, o dar sokakları, Yeşil Cami’nin avlusundaki çay kokusunu ve en önemlisi, Kerem’i geride bırakalı. Şimdi oturduğu bu yüksek katlı ofis, kariyerinde ulaştığı zirveyi temsil ediyordu; bir finans şirketinin üst düzey yöneticisiydi. Herkes onun “başarılı” olduğunu söylüyordu ama o, kendi içinde tarif edemediği bir boşlukla yaşıyordu. Sanki ruhunun en renkli kısımlarını, bir zamanlar nefes aldığı o küçük şehrin tozlu raflarında unutmuş gibiydi.

E-posta bildirim sesiyle irkildi. “Bursa Anadolu Lisesi 2004 Mezunları 20. Yıl Buluşması.” Başlık, kalbine bir şarapnel gibi saplandı. Parmakları istemsizce maili açtı. Fotoğraflar, eski yüzler, anılar… Hepsi bir anda canlandı. Ve işte orada, kalabalığın arasında parlayan o gülüş: Kerem. Fotoğraf bulanıktı, gençlik halleriydi ama gözlerini o gözlerden ayıramıyordu. Kendi hayatının kurgusal olduğunu hissettiği o an, geçmişin gerçekliği bir tokat gibi çarptı yüzüne. Gitmeli miydi? Gitmemeli miydi? Yirmi yıldır kaçtığı her şey, şimdi bir e-posta kutusunda onu bekliyordu.

Bursa’ya giden otobüs yolculuğu, Elif için bir zaman tünelinden geçiş gibiydi. Başını cama yaslamış, yanından akıp giden manzaraya bakarken, gençlik halleri bir bir gözünün önünden geçiyordu. On yedi yaşındaydı Elif. Kerem ise on sekiz. İki deli aşık, dünyanın tüm renklerini Bursa’nın eski sokaklarında arıyorlardı. İkisinin de sanat ruhu vardı; Elif resme tutkundu, Kerem ise el sanatlarına, özellikle ahşap oymacılığına gönül vermişti. Hayalleri basitti, ama kendileri için devasa anlamlar taşıyordu: Bursa’nın eski bir sokağında küçük, şirin bir dükkan açmak. İçinde Kerem’in ahşapları, Elif’in resimleri olacaktı. Gelen misafirlere çay ikram edecek, sanat üzerine sohbet edeceklerdi. Sade, samimi ve onlara ait bir hayat.

Ancak Elif’in annesi için bu hayaller, “hayalperestlik”ten ibaretti. “Kızım,” derdi, “sanat karın doyurmaz. Elin ekmek tutsun, güvenceli bir işin olsun. İstanbul’da okuyacak, büyük adam olacaksın. Kerem’e gelince… O çocuk iyi hoş ama sana gelecek vaat etmiyor.” Annesinin sözleri, Elif’in zihnine ince ince işlenmiş, gençlik aşkının o narin köklerini kemirmişti. Elif, ailesini hayal kırıklığına uğratmaktan korkuyordu. Gelecek kaygısı, Kerem’e olan aşkının önüne geçti. Bir gün, üniversite sınav sonuçları açıklandığında, İstanbul’u kazanmış olmanın verdiği o acı zaferle Kerem’in karşısına oturdu. “Ben gidiyorum Kerem,” dedi, gözleri dolarken. Kerem’in yüzündeki şaşkınlık, sonra o tarifsiz hüzün, Elif’in hafızasına kazınmıştı. “Hayallerimiz ne olacak Elif?” diye sormuştu Kerem, sesi titreyerek. Elif o an cevap verememişti. Sadece kalkıp gitmişti, arkasında parçalanmış bir kalp ve yarım kalmış hayaller bırakarak.

Otogar’da indiğinde, Bursa’nın tanıdık havası ciğerlerine doldu. Köhne ama samimi, gri ama içinde bin bir renk barındıran bu şehir, onu hem geçmişe çekiyor hem de yüzleşmeye çağırıyordu. Lise buluşması, şehir merkezindeki tarihi bir otelin balo salonundaydı. İçeri girdiğinde tanıdık yüzler, gülüşler, sıcak sarılmalar… Herkes değişmişti, ama gözlerindeki parıltı aynıydı. Arkadaşlarıyla kısa sohbetlerin ardından, gözleri istemsizce Kerem’i aramaya başladı. Ve işte orada, kalabalığın sonunda, pencerenin önünde duruyordu. Saçlarına hafifçe ak düşmüş, yüzünde ince çizgiler belirmişti ama hala o eski Kerem’di. Bakışları, duruşu, sanki zaman onu hiç değiştirmemişti.

Bir süre birbirlerini uzaktan süzdüler. Sonra Kerem, yavaşça ona doğru yürüdü. “Elif,” dedi, sesi yirmi yıl önceki gibi derinden geliyordu. “Nasılsın?”
“İyiyim Kerem, sen?” Elif’in sesi boğazında düğümlenmişti.
Kısa, anlamsız bir muhabbet ettiler. Kerem, Bursa’da kaldığını, yıllar önce babasından kalan dükkanı restore edip küçük bir sanat galerisi ve kafe açtığını söyledi. “Hayallerimizi gerçekleştirdin demek?” Elif, sesindeki alaycı tona engel olamadı. Kerem’in yüzüne hüzünlü bir gölge düştü. “Bir kısmı,” dedi, “sensiz eksik kalan bir kısmı.” Bu söz, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Konuşmanın devamı gelmedi. Kerem, başka arkadaşlarıyla selamlaşmak üzere oradan uzaklaştı. Elif, Kerem’in hiç evlenmediğini, tüm hayatını bu galeriye adadığını arkadaşlarından öğrendiğinde, içinde bir suçluluk duygusu kabardı. O ise İstanbul’da, plazaların soğuk duvarları arasında, sahte bir başarıyla yaşamış, Kerem’in aksine hiçbir hayalini gerçekleştirememişti.

Ertesi gün, Elif kendini Kerem’in galerisinin önünde buldu. İçeri girmekte tereddüt etti. Tabelada “Ruhumda Kalanlar Sanat Evi” yazıyordu. Kapıyı aralayıp içeri girdiğinde, içerideki sıcaklık ve samimiyet onu sardı. Kerem’in ahşap oymaları, yerel sanatçıların resimleri, el yapımı takılar… Her köşe başı özenle düzenlenmişti. İçerideki koku, sıcak kahve ve ahşap kokusunun karışımıydı. Kerem, bir köşede oymacılık yapıyordu. Başını kaldırdığında Elif’i görünce şaşırdı.

“Hoş geldin Elif,” dedi, gülümsedi.
Elif, galerideki bir tabloya yaklaştı. Bir kız ve bir erkek el ele tutuşmuş, ufka bakıyorlardı. Arkalarında bir sanat evi resmi… Elif, kendi çizdiği o eski eskizlerden biri olduğunu fark etti. “Bu… Bu benim çizimim değil mi?”
Kerem başını salladı. “Evet. Bir zamanlar senin de hayallerin vardı Elif. Ben onları unutmadım.”
Elif’in gözleri doldu. “Neden… Neden evlenmedin Kerem?”
Kerem, elindeki oyma bıçağını bıraktı. “Bilmiyorum Elif. Belki de bir yanım hep seni bekledi. Belki de senden sonra kimse dolduramadı o boşluğu. Ya da belki de… Bu hayal, benim için her şeyden daha gerçek oldu.” Bakışları hüzün doluydu. “Senin İstanbul’daki parlak kariyerini duyuyordum. Mutlu olduğunu düşünüyordum.”
“Parlak ama ruhsuz,” dedi Elif. “Her sabah uyanıp aynı işe gitmek, anlamsız toplantılarda bulunmak, sahte gülümsemeler… Ben bir robot gibi yaşadım Kerem. Hayallerimden vazgeçtim, kendimden vazgeçtim. Annemin istediği bir hayatı yaşadım, kendi hayatımı değil.”

Sözler boğazından düğüm düğüm çıkıyordu. O an, içinde yıllardır biriken tüm pişmanlıkları, tüm özlemleri dışa vurmak istedi. “Ben çok pişmanım Kerem. Sana yaptıklarım için, kendime yaptıklarım için. Senin hayallerini de çaldım, kendi hayallerimi de.” Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Kerem, sandalyesinden kalkıp Elif’in yanına geldi. Yüzüne dokunacak gibi oldu ama durdu.

“Biliyorum Elif,” dedi. “Gençtik. Aile baskısı zordur. Seni suçlamıyorum. Ama yandı içim. O zamanlar sanki kolumu kanadımı koparmışlar gibi hissettim.”
“Biliyorum Kerem,” dedi Elif, hıçkırıklarla. “Ve ben o koparılan kanatları bir daha yerine koyamadım. İstanbul’da elde ettiğim her şey, o kanatların yerini tutmadı.”
Sustular. Uzun bir sessizlik oldu. Dışarıdan gelen sokak sesleri, onların yüreklerindeki fırtınanın yanında hiç kalıyordu. Elif, bu sessizliğin ardından kaçıp gitmek istedi. Ama bu sefer kaçmayacaktı.

“Kerem,” dedi, titreyen bir sesle. “Ben… Ben İstanbul’a dönmek istemiyorum. O hayatı yaşamak istemiyorum. Biliyorum, senin hayatın düzene girmiş. Belki de benim için artık yer yok. Ama… Bir şansım daha var mıydı?”
Kerem, gözlerini Elif’in gözlerine dikti. O derin, kahverengi gözlerde bir parıltı gördü Elif. Umut kırıntısı mıydı, yoksa sadece eski bir sevginin gölgesi mi?
“Ne gibi bir şans Elif?” diye sordu Kerem, sesi yumuşamıştı.
“Benim de hayallerim vardı Kerem. Resim yapmak, senin ahşaplarınla bir bütün olmak. Belki… Belki ben de burada kalabilirim. Şehri terk edebilirim. Senin galerinde, bir köşede… Ben de bir şeyler yapabilirim. Pazarlama konusunda yardımcı olabilirim. Veya yeniden resim yapmaya başlayabilirim.” Sesi umutla dolmuştu ama aynı zamanda büyük bir korku da taşıyordu. Kerem onu reddederse, tüm kapılar kapanacaktı.

Kerem gülümsedi. Bu, uzun zaman sonra Elif’in gördüğü en içten gülümsemeydi. “Senin eski eskizlerin bende duruyor Elif. Hatta bir tanesini buradaki depoda, sana sürpriz olsun diye sakladım. Senin için bir köşe ayırmıştım hep.” Sonra durdu, derin bir nefes aldı. “Ama bu sefer, koşulsuz bir şey olmalı. Ne eskisi gibi bir aşkı zorlamak, ne de geçmişin yükünü sırtlamak. Bu, senin kendine vereceğin bir şans olmalı. Yeniden başlamak için, kendi ruhunu bulmak için.”
Elif, başını salladı. “Tam da istediğim bu Kerem. Kendime bir şans.”
“Peki,” dedi Kerem, “buranın üst katında küçük bir daire var. Boş duruyor. İstersen… Orada kalabilirsin. Yardımcı olursun, kendi işini yaparsın. Ne zaman hazır hissedersen, o zaman dönersin hayallerine. Ya da burada yeni hayaller kurarsın.”
Elif’in yüzünde, uzun zaman sonra gerçek bir gülümseme belirdi. Gözlerindeki hüzün yerini yavaşça umuda bırakıyordu. Bu, Kerem’le romantik bir başlangıç değildi belki, ama Elif için çok daha fazlasıydı. Bu, yitirdiği ruhunu geri alma, kendisiyle barışma ve en önemlisi, yıllar önce terk ettiği hayallerine bir ikinci şans verme fırsatıydı.

Elif, birkaç gün sonra İstanbul’daki istifa mektubunu yazdı. Yirmi yıl süren esaretin ardından zincirlerini kırıyordu. Uçağa bindiğinde, pencereden İstanbul’un ışıklarına baktı. Her zaman o şehri, başarılarının kanıtı olarak görmüştü. Şimdi ise, sadece bir hapishaneydi. Uçak yükselirken, kalbinde tarifsiz bir hafifleme hissetti. Bursa’ya değil, kendine dönüyordu. Yeni bir başlangıca. Kerem’le aralarındaki ilişkinin ne olacağını bilmiyordu ama artık bu önemli değildi. Önemli olan, yitirdiği renkleri yeniden bulacak olmasıydı. Yeniden resim yapacak, yeniden nefes alacak, yeniden yaşayacaktı. Hayat, ona yirmi yıl sonra beklediği ikinci şansı sunmuştu ve o, bu kez bu şansı sonuna kadar kullanmaya kararlıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top