Kişisel Dram

VİCDANIN YIKINTILARI

8 dakikalık okuma · 1473 kelime

O çatı katındaki dairenin pencerelerinden Boğaz’ın o bildik, arsız maviliğine bakarken, Ayhan’ın içini kemiren o tanıdık boşluk, bu kez daha keskin bir sızıyla geri dönmüştü. Deniz, her zamanki gibi ışıl ışıl, şehri baştan aşağı yıkamış, kederini unutmuş gibiydi. Ama Ayhan’ın hafızası, Boğaz’ın derinlikleri gibi pusluydu; ne kadar parlak olursa olsun yüzey, altındaki karanlığı gizleyemezdi. Ayhan, Türkiye’nin önde gelen inşaat firmalarından birinin kurucu ortağıydı. Adı, şehrin en gösterişli projeleriyle anılırdı. Geniş ofisi, lüks arabası, yalı dairesi… Dışarıdan bakıldığında her şeye sahip, mutlu bir adamdı. Oysa o boşluk, bu ihtişamın ortasında büyüyen, sessiz bir ur gibiydi.

Boşluğun adı Metin’di. Daha doğrusu, Metin’in adı, o boşluğun ilk tuğlası olmuştu.

Yirmi yıl önceydi. Ayhan, yeni mezun, hırslı bir inşaat mühendisiydi. Sektördeki ilk büyük projesi, İstanbul’un yeni sembollerinden biri olacak devasa bir iş merkeziydi. Gecelerce uyumaz, her detayı ezberlerdi. Patronları ondan çok memnundu; çalışkandı, zekiydi ve yükselmek için her şeyi yapmaya hazırdı. Ta ki o güne kadar.

Şantiyede, projenin en kritik aşamalarından birinde, taşıyıcı kolonlardan birinde çatlaklar tespit edilmişti. Küçük gibi görünen, ama ciddi bir sorun. Projenin müdürü, deneyimli ve prensipli bir mühendis olan Metin Bey, hemen alarma geçmişti. “Bu kolonlar yeterli yükü kaldıramaz, Ayhan. Risk büyük. Derhal güçlendirme çalışması başlatmalıyız. Yoksa…” Metin Bey’in “yoksa”sı, havada asılı kalmıştı. Herkes biliyordu, “yoksa” demek, projenin aylarca gecikmesi, milyonlarca lira ek maliyet demekti.

Ayhan’ın patronu, Erol Bey, bu haberi duyar duymaz köpürmüştü. “Metin yine mi numara yapıyor? O her şeye kusur bulan, paranoyak herifin teki! Ayhan, sen bu işi hallet. Çatlakları kamufle edin, raporları yeniden düzenleyin. Bu proje zamanında yetişmeli, yoksa benim kariyerim de seninki de biter!” Ayhan o an bir yol ayrımına gelmişti. Ya Metin Bey gibi prensipli olacak, vicdanının sesini dinleyecek ve kariyerini riske atacaktı, ya da patronunun emrine uyup yükselişine giden yolu açacaktı. Hırsı, korkusu ve gençliğinin pervasızlığı ağır basmıştı. Metin Bey’in itirazları dinlenmedi, hatta Erol Bey’in de etkisiyle kısa süre sonra “uyumsuzluk” gerekçesiyle işine son verildi. Ayhan, o çatlakların üzerini örterken, vicdanının da üzerini örttüğünü biliyordu. İş merkezi tamamlandı, büyük başarı elde edildi, Ayhan’ın yıldızı parladı. Metin Bey ise sırra kadem bastı. Kimse onu bir daha görmedi.

O günden sonra Ayhan’ın kariyeri hızla yükseldi. Adı, lüks konut projeleriyle, gökdelenlerle, AVM’lerle özdeşleşti. Para, şöhret, güç… Hepsine sahipti. Ama içindeki boşluk büyüdü. Bazen geceleri, Metin Bey’in o endişeli yüzü belirirdi rüyalarında. Ya o bina bir gün çökerse? Ya birileri ölürse? Bu düşünceler onu tüketirdi. Zamanla, bu düşünceleri bastırmayı, zihninin en kuytu köşesine itmeyi öğrendi. Ne de olsa, o bina yirmi yıldır sapasağlam ayaktaydı.

Bu sabah, o boşluğun keskin bir sızıyla geri dönmesinin sebebi, on yedi yaşındaki oğlu Can’dı. Can, babası gibi mühendis olmak istiyordu. Üniversitenin ilk senesinde, okul projesi için bir inşaat firmasında staj yapıyordu. Kahvaltı masasında, yüzü asık bir şekilde babasına döndü: “Baba, bizim ekipte bir kolonun hesaplarında sorun var gibi. Yeterli dayanım çıkmıyor. Ama proje yöneticisi ‘zaten güvenlik faktörleri var, dert etme, geç bunu’ diyor. Ne yapmalıyım?”

Ayhan’ın elindeki çay bardağı tabağa sertçe indi. O an, yirmi yıl öncesine geri dönmüştü. Can’ın yüzündeki o masum tereddüt, Metin Bey’in o endişeli ifadesinin ta kendisiydi. “Ne mi yapmalısın Can?” dedi, sesi kendi kulağına bile yabancı geliyordu. “Ne yapmalıydın biliyor musun? O raporu imzalamayacaktın. Hatta itiraz edecektin. Bir mühendis sadece binaları değil, insan hayatını da inşa eder. Senin imzan, senin onurun demektir. Sakın taviz verme oğlum. Sakın!”

Can, babasının bu beklenmedik sert çıkışı karşısında şaşırmıştı. “Ama kovulursam? Ya da kötü not alırsam?” Ayhan, oğlunun gözlerinin içine baktı. “Kovulsan da önemli değil, oğlum. Bir gün mutlaka dürüstlüğüne değer veren başka bir yer bulursun. Ama vicdanını bir kez sattın mı, geri alamazsın. O sana ömür boyu yük olur.” Ayhan’ın sözleri, aslında Can’a değil, yirmi yıl önceki kendisineydi.

O gün, Ayhan’ın içindeki uyuyan canavar uyanmıştı. Can’a verdiği tavsiyenin ağırlığı, kendi sırtına binmişti. Kendisi ne yapmıştı? Başını salladı. O günkü kendiyle yüzleşmekten kaçınmıştı. Ama şimdi, oğlunun geleceği, onun geçmişine ayna tutuyordu.

Ofise gitti. Tüm gün, ne kadar önemli toplantıları olursa olsun, aklı Metin Bey’deydi. Ne olmuştu ona? Yaşıyor muydu? Neredeydi? Öğle arasında, özel bir dedektif tuttu. “Yirmi yıl önce… Metin adında bir mühendis vardı. Metin Yılmaz. O zamanki şirkette müdürdü. Bana onu bulun. Ne yaptığını, nerede olduğunu…”

Dedektif kısa sürede Metin Yılmaz’ın izini buldu. Gelen rapor, Ayhan’ın içini buz kesti. Metin Yılmaz, o olaydan sonra başka hiçbir büyük firmada iş bulamamıştı. Raporundaki “uyumsuzluk” ve “iş bitirememezlik” gibi ibareler, onu sektörde kara listeye almıştı. Küçük, taşeron firmalarda çalışmış, oradan da ayrılmak zorunda kalmış, sonunda karısı da onu terk etmişti. Şimdi ise İstanbul’un kenar mahallelerinden birinde, küçük, harabe bir evde yalnız yaşıyor, geçimini inşaat malzemeleri satan bir depoda hamallık yaparak sağlıyordu. Raporun sonunda bir de fotoğraf vardı. Saçı sakalı birbirine karışmış, yüzünde derin çizgiler olan, yaşından çok daha yaşlı görünen, bakışlarında tüm umudunu kaybetmiş bir adam… Bu, o gururlu, prensipli Metin Bey miydi? Ayhan’ın eli titredi. Bu adamın hayatını, kendi elleriyle, kendi hırsıyla yıkmıştı.

O gece uyuyamadı. Vicdanının duvarları yıkılıyordu. Her yerden o çatlaklar, Metin Bey’in yüzü, Can’ın sorusu çıkıyordu. Sabaha karşı bir karar verdi. Bu yükle yaşayamayacaktı. Ne yapıp edip Metin Bey’i bulmalıydı.

Ertesi gün, dedektiften adresi aldı. Lüks arabasını, o harabe mahallede, daracık bir sokağın başında bıraktı. Yürürken, çevredeki binalara, insanlara baktı. Kendi kurduğu binalardan, kendi yarattığı dünyadan ne kadar farklıydı burası. Metin Bey’in yaşadığı evi buldu. Kapı önünde eski, paslı bir bisiklet vardı. İçeriden gelen tıkırtılar, Ayhan’ın kalbini hızlandırdı. Parmağı zile uzanırken tereddüt etti. Ne söyleyecekti? Nasıl başlayacaktı? Özür dilemek yeterli miydi?

Zile bastı. Biraz bekledikten sonra kapı açıldı. Karşısında, fotoğraftaki o perişan adam duruyordu. Gözlerinin feri sönmüş, omuzları çökmüş, üzerinde eski püskü bir gömlek vardı. Ayhan’ı tanıması mümkün değildi; yirmi yıl, hem Metin’i hem Ayhan’ı çok değiştirmişti.

“Buyurun?” dedi Metin Bey, sesi çatallıydı.

Ayhan yutkundu. “Metin Bey… Ben, Ayhan.” Bir an sustu. “Biz eski bir şirketten tanışıyoruz. Yirmi yıl önce… Cengiz İnşaat’taydık.”

Metin Bey’in gözlerinde anlık bir parıltı belirdi, sonra hızla söndü. Yüzü gerildi. “Cengiz İnşaat mı? Adını bile duymak istemediğim bir yer.”

“Metin Bey, ben… Ben size bir şey anlatmalıyım. O zamanlar çok gençtim, çok hırslıydım. Erol Bey’in baskısı, benim kariyer hedefim… Sizin o günkü uyarılarınız vardı, o kolonlarla ilgili. Ben… Ben o uyarıları görmezden geldim. Hatta Erol Bey’in sizi işten attırmasına göz yumdum. Hatta… Hatta o raporları ben yeniden düzenledim.” Ayhan’ın sesi titriyordu. Kelimeler boğazına düğümlenmişti. “Ben… Ben sizin hayatınızı mahvettim, Metin Bey.”

Metin Bey’in yüzündeki ifade değişmedi. Ne öfke, ne şaşkınlık… Sadece derin bir yorgunluk. Gözleri boşluğa daldı. “Demek senmişsin o genç mühendis… Ayhan…” Adını telaffuz ederken, sesinde ne bir nefret ne de bir acıma vardı. Sanki yıllardır beklediği, ama artık hiçbir anlam ifade etmeyen bir itirafı dinliyordu.

“Pişmanım Metin Bey. Çok pişmanım. Yirmi yıldır bu yükü taşıyorum. O bina… Ya bir gün yıkılırsa diye her gün korkarak yaşadım. En ufak bir depremde, en ufak bir sarsıntıda aklıma siz geldiniz, o çatlaklar geldi. Şimdi oğlum da benzer bir durumla karşı karşıya kalınca, artık taşıyamadım. Sizin hayatınızı mahvettim. Elimden gelen her şeyi yapmak istiyorum. Size iş ayarlayabilirim, finansal destek olabilirim. Ne isterseniz…” Ayhan, cüzdanına uzandı, sanki parayla her şeyi düzeltebileceğini düşünüyordu.

Metin Bey’in gözleri cüzdana kaydı, sonra Ayhan’ın gözlerine kenetlendi. Bu kez yüzünde ince, acı bir gülümseme belirdi. “Para mı? Yirmi yıl önce sahip olduğum onurumu, evliliğimi, huzurumu geri getirecek mi o para, Ayhan? Sabahları hamallık yaparken, akşamları bu dört duvar arasında yalnız başıma otururken hissettiğim o boşluğu dolduracak mı?” Sesi hala sakin, ama her kelimesi bir hançer gibiydi. “Sen benim hayatımı çaldın, Ayhan. Benim hayallerimi, geleceğimi. Şimdi vicdanını mı temizlemek istiyorsun? Benim hayatım geri gelmez. Seninki de eskisi gibi olmayacak.”

Metin Bey kapıyı biraz daha araladı, içeriye buyur etmedi. Bakışlarında affedicilik değil, sadece derin bir hüsran vardı. “Ben seni ne affedebilirim, ne de affetmek isterim, Ayhan. Çünkü affetmek demek, yaşadığım her şeyi inkar etmek demek olur. Sen vicdanınla yaşa. O senin en büyük cezan olacak. Benim sana verecek bir cezam kalmadı.”

Kapıyı Ayhan’ın yüzüne kapatmadı, ama sessizce, sanki bir hiçliğe kapanır gibi yavaşça itti. Ayhan, kapının arkasından gelen sürgü sesini duydu. Olduğu yerde donup kaldı. Metin Bey, onu ne lanetlemişti ne de bağışlamıştı. Sadece, yaşattığı acının sorumluluğunu omuzlarına yükleyip gitmişti.

Ayhan, o daracık sokakta, o yıkık dökük evden uzaklaşırken, Boğaz’ın o arsız maviliği gibi parlayan başarılarına giden yolun, bir başka insanın enkazı üzerinden geçtiğini artık inkâr edemiyordu. İçindeki boşluk dolmamıştı, ama bir ağırlıkla dolmuştu: Vicdanının yükü. Bu yük, ne parayla kalkacak, ne de bir özürle hafifleyecekti. Metin Bey’in sözleri zihninde yankılanıyordu: “Sen vicdanınla yaşa. O senin en büyük cezan olacak.”

Lüks arabasına geri döndü. Şoförüne “Eve,” dedi. Yolda, telefonunu çıkardı. Önce oğlu Can’a mesaj attı: “Oğlum, sakın taviz verme. Gerekirse o projeyi bırak, yeter ki dürüstlüğünden ödün verme. Arkandayım.” Sonra gözlerini kapadı. Gözünün önüne o eski bina geldi, yirmi yıl önceki o çatlak kolon. Şimdi o binayı yerle bir etme zamanıydı. Kimsenin hayatı daha fazla tehlikeye atılamazdı. Bu, hem Metin Bey’e karşı, hem de kendine karşı bir borçtu. Ayhan, telefon defterinde bir numarayı aradı. Eski ortağı, Erol Bey’in adı çıktı ekranda. Derin bir nefes aldı. Vicdanının yıkıntıları arasından yükselen yeni bir hayat inşa etmeye hazırdı, bedeli ne olursa olsun.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top