Aile Dramı

VİCDAN YAPI KREDİSİ

8 dakikalık okuma · 1449 kelime

Selim, Maslak’taki ofisinden İstanbul’un nefes kesen siluetine bakarken, içindeki o tanıdık boşluğun yine yaklaştığını hissetti. Eliyle, cilalı maun masasının üzerindeki kristal kalemliğe dokundu. Her şey pırıl pırıl, her şey yerli yerindeydi. Ofisi, evi, eşi Ayşe ile olan 25 yıllık huzurlu evliliği, üniversitede okuyan kızı Elif’in gülücükleri… Her şey mükemmeldi, dışarıdan bakıldığında. Ama Selim biliyordu. O kusursuz tablonun hemen altında, ruhunun derinliklerinde, yıllar önce özenle örttüğü bir çukur vardı.

O çukur, her büyük başarı kutlamasında, her imza attığı prestijli projenin açılışında, hatta Ayşe’nin onu gururla izleyen gözlerinde büyüyordu. Geçen hafta aldığı e-posta ile o çukur, bir anda kocaman bir kuyuya dönüşüvermişti. “Sayın Selim Karahan, Yılın Mimarlık Ödülü Komitesi, uzun yıllardır Türk mimarisine kattığınız değer ve özellikle çığır açan ‘Yeşil Yaşam Kuleleri’ projenizle, sizi bu yılki Yılın Mimarı ödülüne layık görmüştür…” Yeşil Yaşam Kuleleri. Kendisinin hayatını değiştiren proje. Kendisinin olmayan proje.

Akşam eve döndüğünde Ayşe, Selim’in yüzündeki dalgınlığı hemen fark etmişti. “Ne oldu Selim? Hayırdır, yüzün bembeyaz?”
Selim, zoraki bir gülümsemeyle, “Hiçbir şey canım. Sadece… yorgunluk.” dedi. Ama Ayşe, kocasını iyi tanırdı. Yorgunluk değildi bu. Yıllardır arada sırada gördüğü o “uzak bakış”tı. Sanki Selim’in ruhu, bedenini terk edip geçmişin sisli koridorlarında dolaşıyordu.

Yemekte Elif, ödül haberini coşkuyla anlattı. “Baba, haberleri izledin mi? Seni Yılın Mimarı seçmişler! İnanabiliyor musun? Çok gurur duyuyorum seninle!”
Elif’in saf sevinci, Selim’in içindeki boşluğu daha da derinleştiriyordu. O yemek masası, o mutluluk, bir yalandan ibaretti sanki. O “Yeşil Yaşam Kuleleri” projesi… Gençlik yıllarına, hırslarla dolu üniversite günlerine geri götürdü onu. Kerem’e…

Kerem, onun üniversiteden arkadaşıydı. Selim kadar hırslı değildi belki ama ondan çok daha yetenekliydi. Sadece mimariye değil, hayata da farklı bir gözle bakıyordu. Betonarme yapıların arasına sıkışmış insan ruhlarını görüyor, tasarımlarında hep bir nefes alanı, bir yaşam felsefesi arıyordu. “Sürdürülebilirlik” kelimesi moda bile değilken, Kerem, modüler, çevre dostu, insan odaklı yaşam alanları hayal ediyordu. “Yeşil Yaşam Kuleleri” de onun bitirme tezi projesiydi. O zamanlar kimse onu ciddiye almamıştı. Projeyi bir hayalperestin fantezisi olarak görmüşlerdi. Kimse Selim dışında.

Selim, Kerem’in projesinin ne kadar devrimci olduğunu hemen anlamıştı. Ama Kerem, projeyi hayata geçirebilecek bağlantılara, paraya ve en önemlisi “pratik zekaya” sahip değildi. Bitirme tezini sunacağı hafta Kerem hastalandı. Ateşi vardı, titriyordu. Annesini yeni kaybetmişti, babası da küçük yaşta vefat etmişti. Yalnızdı, çaresizdi. Selim, onun en yakın arkadaşıydı. Onu ziyaret ettiğinde Kerem, projesinin detaylarını, tüm çizimleri, maketleri Selim’e teslim etti. “Şu an sunacak halim yok Selim. Sen benim yerime sunumu yapar mısın? Belki hocalar bana bir şans daha verir…” diye inançla rica etmişti.

Selim o an bir karar verdi. Kerem’in projelerini, sanki kendisine aitmiş gibi revize etti. Kendi imzasını attı, kendi sunum tarzını kattı. Sadece küçük bir değişiklikle, “Yeşil Yaşam Kuleleri” Kerem’in hayalperest ütopyasından, Selim’in “gerçekçi ve uygulanabilir” devrimine dönüşmüştü. Jüri üyeleri büyülenmişti. Selim, o yıl okul birincisi oldu ve projesi, mezuniyetten kısa süre sonra bir ulusal yarışmada birinci seçildi. Bu, onun kariyerinin başlangıcıydı. Bir anda aranan bir isim haline geldi. Kerem ise… Kerem iyileştiğinde, jüriye sunum yapma şansı verilmedi. Fikri “zaten sunuldu” denilerek reddedildi. Bir süre sonra Kerem, hiçbir iz bırakmadan ortadan kayboldu. Kimse tam olarak nereye gittiğini bilmiyordu. Selim de sormadı. Sormak istemedi. Vicdanını, başarılarının parlaklığı altına gömmüştü.

Yıllar geçmişti. Selim’in zihninde Kerem’in soluk bir fotoğrafı kalmıştı. Bir gün bir kafede otururken, masadaki bir gazetede “Kerem Yılmaz’a Veda” başlıklı küçük bir köşe yazısı ilişti gözüne. Başlangıçta inanamadı. Fotoğraf Kerem’di ama çok yaşlanmıştı, yorgun bakışlı bir adamdı. Yazıda, Kerem Yılmaz adında, Anadolu’nun küçük bir kasabasında yaşamını sürdüren “hayalleri büyük bir zanaatkar”dan bahsediliyordu. Mimar olduğu ama mesleği bırakıp tahta oymacılığına yöneldiği yazıyordu. Kısa süren bir hastalığın ardından vefat etmişti. Yazı Kerem’in eserlerinin aslında ne kadar değerli olduğundan, onun vizyonundan bahsediyordu ama çok geç kalınmış bir övgüydü bu. Kalbi kasıldı. Titreyen elleriyle gazeteyi buruşturdu. Demek gitmişti Kerem. Onu bulma ihtimali, af dileme şansı, bir şeyleri telafi etme umudu, o an tamamen yok olmuştu.

Ödül gecesine üç hafta kalmıştı. Selim, uyuyamıyor, yemek yiyemiyordu. Her yerde Kerem’i görüyordu. Ofiste, aynada, hatta Elif’in yüzünde… Omuzlarındaki yük o kadar ağırdı ki, her nefes alışında ciğerlerine cam batıyor gibi hissediyordu. Bir akşam Ayşe, Selim’in elini tuttu. “Selim, bana bir şey mi anlatmak istiyorsun? Gözlerin eskisi gibi parlamıyor. Bir derdin var biliyorum. Lütfen benimle paylaş.”
Selim, karısına baktı. Ayşe’nin şefkatli, anlayışlı bakışları, onun kalkanlarını eritti. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Boğazına düğümlenen sözcükleri güçlükle dışarı çıkardı. “Ayşe… Ben… Ben çok kötü bir şey yaptım.”

Saatlerce, titreyen sesiyle her şeyi anlattı. Kerem’i, projesini, nasıl çaldığını, sonra nasıl hayatından çıkardığını… Ayşe, kocasının itirafını sessizce, yüzünde derin bir hüzünle dinledi. Hiçbir yargılama yoktu bakışlarında, sadece acı. Kendi eşinin böylesi bir yükle yaşadığını bilmemenin acısı, bu yükün altında Selim’in nasıl ezildiğini görmenin acısı…
Konuşması bittiğinde Selim, Ayşe’nin kollarında hıçkıra hıçkıra ağladı. İlk defa, o derin çukurdan biraz olsun nefes alabildiğini hissetti. “Ne yapacağım Ayşe? Ne yapabilirim?”
Ayşe’nin sesi yumuşaktı. “Telafi etmeye çalışabilirsin Selim. Belki Kerem’i geri getiremezsin ama onun anısına bir şeyler yapabilirsin. Ailesi var mıydı?”

Selim, gazetede okuduğu köşe yazısını hatırladı. Kerem’in kasabasını ve vefat ettiğini. Hemen bir araştırma başlattı. Özel bir dedektif tuttu. Kerem Yılmaz’ın ailesini bulmak istiyordu. Bir hafta sonra dedektiften haber geldi. Kerem, Dilek adında bir kadınla evliydi ve Emre adında on dört yaşında bir oğlu vardı. Çok zor şartlarda yaşıyorlardı. Kerem’in vefatından sonra Dilek, temizlik işlerinde çalışarak oğluna bakmaya çalışıyordu. Kocaeli’nin İzmit ilçesinde, yıkık dökük bir gecekondu mahallesinde oturuyorlardı.

Selim, elindeki adresle arabanın direksiyonuna geçti. Yanında Ayşe de vardı. Gitmek zorundaydı. Kerem’le doğrudan yüzleşemese de, onun ailesiyle yüzleşmek zorundaydı. İzmit’in dar ve çamurlu sokaklarında ilerlerken kalbi göğsünü sıkıştırıyordu. Küçük, bahçesiz, sıvası dökülmüş bir evin önünde durdular. Kapıyı çaldıklarında, genç bir kadın açtı. Gözlerinde yorgunluk, yüzünde derin çizgiler vardı. Bu Dilek olmalıydı.
“Merhaba, ben Selim Karahan. Kerem Yılmaz’ı tanıyordum. Size başsağlığı dilemek istemiştim.”
Dilek, şaşkınlıkla baktı. “Selim Bey mi? Kusura bakmayın, ben sizi tanımıyorum. Kerem’in çok eski arkadaşıydınız herhalde.”
Selim içeri davet edildi. Salon dedikleri yer, eski püskü mobilyalarla doluydu. Köşede, ders çalışan Emre adında zayıf bir çocuk oturuyordu. Kerem’e benziyordu, özellikle gözleri.

Selim, derin bir nefes aldı. “Ben sizin eşinizle üniversiteden arkadaştım. Çok yetenekli bir mimardı. Hatta okulun en iyisiydi dersem yalan olmaz.”
Dilek, buruk bir gülümsemeyle, “Evet, çok zekiydi. Ama kader işte… Hiçbir hayalini gerçekleştiremedi. O yüzden bu işleri bıraktı, sanatla uğraştı.”
Selim, boğazını temizledi. “Benim size söylemek istediğim çok önemli bir şey var Dilek Hanım. Ben… Ben Kerem’in projesini çaldım.”
Dilek’in gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Emre başını kaldırmış, dikkatle onları dinliyordu.
Selim, hıçkırarak anlatmaya başladı. “Kerem’in o ‘Yeşil Yaşam Kuleleri’ projesi… Benim kariyerimi başlatan o proje, aslında onundu. Ben onun hastalığından faydalandım. Onun hayallerini çaldım. Ve o yüzden bugün buradayım. Özür dilemeye geldim. Çok geç biliyorum, ama… ne yapabilirim bilmiyorum.”

Dilek’in yüzündeki şaşkınlık, yavaşça bir anlayışa dönüştü. Gözleri doldu. “Demek oydu… Kerem hep anlatırdı, bir arkadaşının onu sırtından vurduğunu, projesini çaldığını. Ama hiç isim vermedi. Hep ‘benim hatamdı, güvendim’ derdi. Ve hep içten içe yandı bu yüzden.” Dilek, gözyaşları içinde Emre’ye baktı. “Baban, Emre, ne kadar acı çekmişti bilemezsin. Mesleğini nasıl bıraktığını, nasıl kırıldığını… Bu evde bile hep o hayallerinden bahsederdi, ama sonra susardı, gözleri dolardı.”

Selim, kalbinin paramparça olduğunu hissetti. Kerem’in yaşadığı acıyı, yıllarca sırtında taşıdığı yükü şimdi tam anlamıyla anlıyordu. “Biliyorum, hiçbir şey Kerem’i geri getirmeyecek. Ama size yardım etmek istiyorum. Ne isterseniz yapacağım. Emre’nin eğitimi, eviniz… her şeyinizle ilgilenmek istiyorum. Bir nebze de olsa… vicdanımı rahatlatabilmek için.”
Dilek, başını salladı. Gözleri hala dolu doluydu ama artık daha sakin bakıyordu. “Para, hiçbir şeyi geri getirmez Selim Bey. Ama Emre’nin iyi bir eğitim almasını isterdim. Babasının hayalleri, belki onunla yeniden canlanır.”

Selim, o gece İzmit’ten dönerken, üzerinde tarifsiz bir hafiflik ve aynı zamanda tarifsiz bir ağırlık hissediyordu. Vicdanının kapısı aralanmış, tüm o çürümüşlük dışarı akmıştı. Ama geride büyük bir boşluk kalmıştı. Ertesi sabah, Yılın Mimarı ödül komitesine bir e-posta gönderdi. Ödülü kabul edemeyeceğini, sağlık sorunları nedeniyle geri çekildiğini belirtti. Basın toplantısında daha fazlasını söylemeye cesareti yoktu, en azından şimdilik. Ama bu sadece başlangıçtı.

Bir hafta sonra, Elif’in üniversite harçları ve diğer giderleri için açtığı banka hesabına, Selim, Kerem’in hayalindeki “Yeşil Yaşam Kuleleri” projesinin tüm telif haklarından gelen geliri aktardı. Ayrıca Emre’nin eğitim masraflarını karşılamak ve Dilek’e iyi bir yaşam sağlamak için düzenli ödemeler yapmaya başladı. Kerem’in adını taşıyan bir mimarlık bursu oluşturdu. Kendi adını, kariyerini geriye iterek, Kerem’in mirasını yaşatmaya adadı kendini.

Ayşe, Selim’in yanındaydı. “İyi ki yaptın Selim. Geç bile kaldın.”
Selim, gülümsedi. Yüzündeki çizgiler derinleşmişti ama gözlerinde yıllar sonra ilk kez gerçek bir ışık belirmişti. Eski Selim ölmüştü. Yeni Selim, daha az parası olan, daha az şöhretli belki ama vicdanıyla barışık, daha dürüst bir adamdı. Masasında artık sadece kendi adına kayıtlı projelerin çizimleri duruyordu. Ama her yeni projede, Kerem’in o “nefes alan, insan odaklı” felsefesinin izlerini taşıyordu. O çukur hala oradaydı, asla tamamen kapanmayacaktı. Ama artık onu karanlıkta tutmuyor, aksine hayatına anlam katan bir pusulaya dönüşmüştü. Belki de başarı, sadece elde ettiklerinle değil, ödediğin bedelle ve sonra o bedeli nasıl ödediğinle ölçülürdü. Selim, hayatının en zor projesine başlamıştı: Kendini yeniden inşa etmek.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top