Aile draması

Taşın Altındaki Gölge

8 dakikalık okuma · 1101 kelime

Can, ofisinin geniş camından İstanbul’un karmaşık siluetine bakarken, içindeki boşluğun her bir bina katından daha yüksek olduğunu düşündü. Oturduğu koltuk, elinin altındaki parlak meşe masa, duvardaki ödüller… Her biri yirmi yıllık azmin, emeğin ve küçük, ölümcül bir sırrın eseriydi. Dışarıdan bakıldığında, Can Özsoy, alanında zirveye çıkmış, saygın bir isimdi. Ancak o aynaya her baktığında, gördüğü yansıma, taşıdığı yükün altında ezilen, yaralı bir adamdı.

Akşam eve döndüğünde, sıcak bir kucaklaşma ve yemek masasında neşeli bir sohbet bekliyordu. Eşi Elif’in sıcak gülümsemesi, kızları Defne’nin gözlerindeki pırıltı, Can’ın o gün boyunca taşıdığı ağırlığı bir nebze olsun hafifletirdi. Defne, henüz yirmi yaşında, mimarlık fakültesi ikinci sınıf öğrencisiydi. Babasının yolundan gitmek istemiş, ama kendi idealist yorumunu katmıştı bu mesleğe. “Baba, bir yapıyı sadece betondan ibaret görmek ne kadar yanlış, değil mi? Her kolonun, her kirişin bir hikayesi var. İnsanların hayatlarına dokunuyor. Bir mimarın vicdanı, taslağının en sağlam çizgisidir bence.”

Defne’nin bu sözleri, Can’ın boğazına bir yumru oturttu. On beş yıl öncesine, henüz genç bir mühendisken, Büyükşehir Sitesi projesinde çalıştığı günlere götürdü zihnini. Erdem Bey, şirketin sahibi, aynı zamanda Can’ın akıl hocasıydı. Hırslı, karizmatik ama bir o kadar da acımasızdı. Projenin sonlarına doğru, maliyet ve zaman baskısı o kadar artmıştı ki, her santimden, her kuruştan tasarruf etmek birincil hedef haline gelmişti.

Bir gün, projede kullanılan kolonların statik raporlarından biri Can’ın masasına geldi. Rapor, tipik bir C Blok kolon tasarımında, kullanılan beton karışımının ve demir yoğunluğunun, belirli yükler altında potansiyel zayıflık gösterebileceğini belirtiyordu. Uyarı küçük puntolarla yazılmış, adeta görmezden gelinmek için tasarlanmıştı. Can, raporu Erdem Bey’e götürdüğünde, Erdem Bey, elini sallayarak küçümsemişti durumu: “Yine mi rapor deliliği? Her yeni mezun bu kadar pimpirik mi oluyor? Can, piyasanın şartları bunlar. Bir santim demir, binlerce lira demek. Bu kadar detaya takılırsak, bu projeyi bitiremeyiz. Revize et, geç. Çok büyütüyorsun.”

Genç Can, tereddüt etmişti. İçindeki mühendis, “yanlış” diye bağırıyordu. Ama Erdem Bey’in sert bakışları, o dönemki ekonomik sıkıntıları, ailesine bakma sorumluluğu ve en önemlisi kariyerine dair duyduğu büyük hırs… Bunlar, vicdanının sesini bastırmak için yeterli nedenler gibi görünmüştü. “Küçük bir risk,” diye mırıldanmıştı kendine. “Deprem olmazsa, kimse fark etmez. Olursa da, genel bir felaket olur, benim imzamı kimse aramaz.” İmzalamıştı o revize edilmiş planı. Gözlerini kapatarak, gelecekteki olası bir felaketi karanlık bir köşeye hapsetmeye çalışmıştı. O anki rahatlama, yerini yıllarca sürecek bir kâbusa bırakmıştı.

Yıllar geçmiş, Can kendi şirketini kurmuş, başarılı projelere imza atmış, örnek bir baba ve eş olmuştu. Ama Büyükşehir Sitesi’nin C Bloğu, zihninin derinliklerinde bir gölge gibi bekliyordu. Ta ki o güne kadar… On yıl önce, Türkiye’nin batısını sarsan o büyük deprem olduğunda, Can televizyon karşısında donup kalmıştı. Haberde, Büyükşehir Sitesi’nin C Bloğu’nun tamamen çöktüğü, onlarca insanın hayatını kaybettiği söyleniyordu. Diğer bloklar hasar görse de ayakta kalmıştı. O an, Can’ın dünyası başına yıkılmıştı. Titreyen elleriyle haber kanallarını değiştirmiş, sanki gerçeği kaçırarak yoksayabilirmiş gibi. Kimse o raporu, o imzayı hatırlamamış, herkes depremin şiddetine yormuştu felaketi. Erdem Bey’in adı bile geçmemişti. Can kurtulmuştu, ama o gece, vicdanının sesi ilk kez bu kadar net duyulmuştu. O geceden sonra, her uyandığında, her güldüğünde, her başarısında, C Blok’taki o insanların hayaletleri onunla birlikte yaşadı.

Şimdi, Defne’nin her vicdan vurgusu, Can’ın yarasını kanatıyordu. Son zamanlarda haberlerde de benzer konular işleniyordu. Hükümetin, on yıl önceki depremde çöken binalardaki mühendislik kusurlarını yeniden incelemek üzere bir komisyon kurduğunu duymuştu. Bu haberler, Can’ın içindeki huzursuzluğu yeniden körüklemişti. Uykuları iyice kaçmış, karabasanlar ruhunu ele geçirmişti. Ter içinde uyandığı gecelerde, Elif’in şefkatli dokunuşu bile yatıştırmaya yetmiyordu onu.

Bir akşam yemeğinde, Defne büyük bir heyecanla söze girdi: “Baba, biliyor musun, üniversiteden bir hocamız, depremde çöken binaların incelenmesiyle ilgili çok ilginç bir makale gösterdi. Büyükşehir Sitesi’nin C Bloğu üzerinde durmuş özellikle. Hocamız, o bloktaki kolon tasarımının, statik hesaplamalara göre ‘riskli’ sayılabilecek bir noktadan optimize edildiğini söylüyordu. Sanki biri bilerek maliyet düşürmek için o ince çizgiyi aşmış gibi. Şimdiki teknolojilerle, o dönemin raporları ve planları karşılaştırıldığında, bu detay ortaya çıkmış. Hocamız, ‘Bu, genç mühendislerin kariyerlerinin başında düştüğü en büyük etik tuzaklardan biridir,’ dedi. Düşünsene baba, insanlar sırf birkaç kuruş için başkalarının canını tehlikeye atabiliyor. Bunu bilerek yapanlar nasıl uyur ki?”

Defne, masaya bir dergi uzatmıştı. Dergide, o on yıl önceki depremle ilgili eski bir makale ve Büyükşehir Sitesi’nin C Bloğu’nun yıkılmış halinin fotoğrafı vardı. Fotoğrafın altında, statik planlardan alınmış bir kesit… Can’ın gözleri, o küçük, kırmızı daire içine alınmış kolon detayına takıldı. Bu, tam da o detayı, o imzayı atarken gördüğü çizimdi. Yıllardır zihninin en karanlık köşesinde sakladığı o an, tüm şiddetiyle geri gelmişti. Elleri titremeye başlamış, kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi atıyordu.

Elif, Can’ın aniden bembeyaz kesilen yüzünü fark edip endişeyle sordu: “Can, iyi misin? Ne oldu?”

Can, Defne’nin masum gözlerinin içine bakarken, on beş yıldır taşıdığı yükün altında ezildiğini hissetti. Bu yükü daha fazla taşıyamazdı. Defne’nin saf vicdanı, onun en güçlü yargıcı olmuştu. Sessizliğini, yalanlarını, kaçışlarını parçalamıştı. Boğazındaki düğüm çözülür gibi oldu. Bir fısıltıyla başladı, sonra sesi titreyerek yükseldi.

“Defne… Kızım… O rapor… O çizim…”

Defne ve Elif, Can’ın yüzündeki acıyı, gözlerindeki çaresizliği gördüler. Konuşmaya başladıkça, kelimeler hıçkırıklara karıştı. Tüm o korkunç geçmiş, o genç mühendisin zayıf anı, Erdem Bey’in baskısı, imza ve ardından gelen felaket… Her şey döküldü ortaya. Masadaki yemek soğumuş, sohbete düşen sessizlik ağırlaşmıştı.

Defne’nin yüzünde şaşkınlık, hayal kırıklığı ve anlamaya çalışan karmaşık bir ifade vardı. Yıllardır örnek aldığı babasının, aslında bu kadar büyük bir sırrın, bu kadar korkunç bir vicdan yükünün altında olduğunu öğrenmek onu sarsmıştı. Elif’in gözleri dolmuş, önce öfke, sonra korku ve çaresizlik okunuyordu bakışlarında. Yıllardır birlikte yaşadığı adamın bu sırrını öğrenmek, onun da dünyasını altüst etmişti.

Can, gözyaşları içinde, “Affedin beni. Ben… Ben o zaman gençtim, korkmuştum. Ama bu bir mazeret değil, biliyorum. Her gece o insanların yüzleri geliyor gözümün önüne. Senin o sözlerin, bugün… Artık yapamam. Daha fazla taşıyamam.” dedi.

Defne, yavaşça yerinden kalktı. Can, kızının kendisinden nefret edeceğini, onu asla affetmeyeceğini düşündü. Ama Defne’nin yüzündeki ifade, öfkeden çok, derin bir acıma ve hayal kırıklığı barındırıyordu. Yanına yaklaştı, babasının elini tuttu. Elif de şaşkınlıkla Defne’ye bakıyordu.

“Baba,” dedi Defne, sesi titrek ama kararlıydı. “Bunu itiraf etmen… Bu çok zor olmalı. Ama doğru olan bu. Vicdanının sesini dinlemek, şu an yapabileceğin tek şey. Belki de bu, yeniden sağlam bir temel atmak için ilk adımın olur.”

Can, kızının sözleriyle sarsıldı. Beklediği yargılama yerine, bir nebze de olsa anlayış bulmuştu. Bu, ona korkunç bir acı verse de, aynı zamanda bir umut kıvılcımı da yakmıştı içinde.

Gözlerini kızının gözlerine kenetledi. “Haklısın kızım,” dedi. “Yapmalıyım. Ne olursa olsun, yapmalıyım.” Elif, Can’a baktı. Yüzünde hala şok ve korku vardı ama Defne’nin kararlılığı, ona da güç vermişti. Can, elleri titreyerek telefonunu cebinden çıkardı. Parmakları, uzun süredir arayacağını bildiği, ama hep ertelediği o numaranın üzerine geldi. Derin bir nefes aldı. Vicdan muhasebesi yeni başlamıştı, ve bedeli ne olursa olsun, Can bu yolu yürümeye kararlıydı. İlk adımını atmıştı, artık geri dönüş yoktu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top