İhanet
Gözlerimdeki Sis
Hayatının iki direği vardı Ayşe’nin: Kocası Mustafa ve çocukluk arkadaşı Zeynep. Biri yirmi yılını adadığı evliliğinin sağlam limanı, diğeri ise en mahrem sırlarını bile tereddütsüz paylaştığı ruh ikiziydi. Evleri sıcak, ilişkileri samimiydi. Akşam yemekleri, hafta sonu kahvaltıları, Zeynep’in de katıldığı sohbetler, Ayşe’nin dünyasını tamamlayan tablolardı. Bu tablo kusursuzdu; ta ki ilk fırça darbesi, görünmez bir el tarafından en sevdiği renklerin üzerine çalınana kadar.
Her şey, Mustafa’nın iş gezilerinin sıklaşmasıyla başladı. Önceleri “işlerimiz açıldı Ayşe’m, ne güzel işte” diye gururla anlatırdı. Ayşe de ona destek olur, bazen yalnız kalsa da, bu başarıya ortak olmanın gururuyla idare ederdi. Ama zamanla, o gururun yerini ince bir sızı almaya başladı. Mustafa’nın telefonları daha sık çalıyor, arayanları duymamak için odanın en ücra köşelerine çekiliyordu. Genellikle iş arkadaşları olduğunu söyler, “önemli bir ihale” ya da “yeni bir proje” diye geçiştirirdi. Ayşe, ona güvendiği için hiçbir zaman şüphelenmezdi. Kimse, gözlerindeki o saf ışığı solduracak bir şeyi hak etmezdi.
Bir akşam, Mustafa’nın gömleğini ütülerken, yakasına sinmiş hafif, tatlı bir koku burnuna çarptı. Ayşe’nin kullandığı parfüm değildi bu. Daha çiçeksi, daha modern bir koku. İçine dolan tuhaf hissi bir anlık dalgınlıkla savuşturdu. “Belki iş arkadaşının parfümü sinmiştir,” diye düşündü. “Mustafa öyle şeylere dikkat etmez ki.” Kendi kendine gülümsedi. Oysaki o koku, Ayşe’nin beynine işlenen ilk küçük çiviydi.
Mustafa’nın eve dönüş saatleri iyice gecikmeye başlamıştı. Yorgun argın geldiğinde, Ayşe’nin özenle hazırladığı yemekleri bile doğru düzgün yiyemiyordu. “Ayşe, canım hiç bir şey çekmiyor, çok yorgunum,” deyip erkenden yatak odasına kapanıyordu. Ayşe, onun bu halini görünce endişelenir, “Belki dinlenmesi gerekir, çok üzerine gitmeyeyim” diye düşünürdü. Zeynep’e anlattığında, Zeynep de aynı şekilde rahatlatırdı onu. “Erkekler böyledir Ayşe’m, iş hayatı yorucu. Biraz daha anlayışlı olmalısın.” Zeynep’in sözleri her zaman Ayşe’ye iyi gelirdi. Tıpkı bir merhem gibi, tüm endişelerini yatıştırırdı. Zeynep, Ayşe’nin hayatındaki en sağlam dostuydu; lise sıralarından bu yana her anlarını paylaşmışlar, birbirlerinin sevinçlerine ve hüzünlerine ortak olmuşlardı.
Ancak o tuhaf kokunun ve geç saatlere kadar süren ‘iş’lerin üzerine başka detaylar eklenmeye başladı. Mustafa, eskiden telefonunu masada bırakmaktan çekinmezken, artık onu sürekli yanında taşıyor, banyoya bile onunla giriyordu. Ayşe, bir kez duymuştu, duştan gelirken bir mesaj sesi. Hemen ardından, Mustafa’nın telefonu kapattığını ve yüzünde anlaşılmaz bir ifadeyle ekrana baktığını görmüştü. “Kimdi?” diye sormuştu Ayşe, basit bir merakla. “Önemli bir maildi, işle ilgili,” diye geçiştirmişti Mustafa. Ayşe, o an içindeki sesin, “Bu doğru değil” diye fısıldadığını hissetti ama yine de bastırdı.
Bir pazar sabahı, kahvaltıda Mustafa’ya sürpriz bir hafta sonu kaçamağı planladığını söyledi. “Şehrin gürültüsünden uzaklaşalım, baş başa kalalım,” diye hevesle anlattı. Mustafa’nın yüzündeki tebessüm bir anda dondu. “Ah, canım benim,” dedi, elini Ayşe’nin elinin üzerine koyarak, ama gözleri uzaklara dalmıştı. “Keşke… Ama tam da o hafta sonuna denk gelen çok kritik bir toplantımız var şehir dışında. Erteleyemem.” Ayşe’nin hevesi kursağında kaldı. “Tamam canım, sağlık olsun,” dedi ama içi burkulmuştu. O toplantının ne kadar kritik olduğunu sorgulasa da sesini çıkarmadı. Zeynep’le dertleştiğinde, Zeynep yine aynı sakinleştirici sesiyle, “Canım, sen de biliyorsun işini ne kadar önemsediğini. Boş ver, başka zaman gidersiniz,” demişti.
Ayşe, yavaş yavaş, adını koyamadığı bir karaltının hayatlarına sızdığını hissediyordu. Evdeki neşe azalmış, sohbetleri tekdüzeleşmişti. Mustafa’nın gözleri eskisi gibi parlamıyor, kahkahaları daha az duyuluyordu. Sanki arasında bir sır perdesi vardı ve Ayşe, o perdenin ardına geçemiyordu. En çok da kendisini yalnız hissediyordu. Güvendiği iki direkten biri, yani kocası, giderek uzaklaşıyordu. Diğer direği, Zeynep ise, anlam veremediği bir şekilde, sanki bu uzaklaşmayı normalleştiriyor, Ayşe’yi sakinleşmeye ikna ediyordu. Bu durum, Ayşe’nin içindeki şüphe tohumlarını daha da derine ekti.
Bir öğleden sonra, Ayşe’nin telefonuna bir mesaj geldi. Bilinmeyen bir numaraydı. “Eşiniz Mustafa, her hafta salı ve perşembe akşamları şu adreste bir başkasıyla görüşüyor. Gözlerinizi açın.” Adres, şehrin daha lüks, bilinen bir semtinde, ama Ayşe’nin hiç gitmediği, Mustafa’nın da işleriyle bağlantısı olmayan bir yerdi. Mesajı okuduğunda Ayşe’nin kalbi duracak gibi oldu. Başı döndü. Bu bir şaka mıydı? Kötü niyetli bir dedikodu mu? Neden böyle bir mesaj alsındı ki? İlk aklına gelen Zeynep’i aramak oldu. Zeynep, her zamanki gibi panik yapmamasını, böyle mesajların art niyetli insanlar tarafından gönderilebileceğini söyledi. “Salla gitsin Ayşe’m, kimin ne hesabı varsa.”
Ama bu kez Zeynep’in sözleri Ayşe’yi yatıştırmadı. Aksine, içindeki şüpheyi daha da büyüttü. Zeynep’in bu kadar rahat olması, Ayşe’yi daha da tedirgin etmişti. Bir şeyler yanlıştı. Hem de çok yanlış. Ayşe, o akşam Mustafa’nın dışarı çıkmasını bekledi. Her salı olduğu gibi, “iş toplantısı” bahanesiyle evden ayrıldı. Ayşe, sessizce anahtarlarını, çantasını alıp Mustafa’nın peşine düştü. Kalbi göğsünü delip geçecek gibi çarpıyordu. Arabayı uzaktan takip etti. Mustafa, mesajdaki adrese doğru yöneliyordu. Ayşe, titreyen elleriyle direksiyonu sıkarken, nefes almakta zorlanıyordu.
Mustafa’nın arabası, lüks bir apartmanın önünde durdu. Ayşe, arabasını biraz öteye park edip beklemeye başladı. Mustafa araçtan indi, etrafına göz gezdirdi ve apartmana girdi. Ayşe, sanki ciğerleri patlayacak gibiydi. Bir süre sonra, tanıdık bir siluet Mustafa’nın yanına yanaştı. O an, Ayşe’nin dünyası tepetaklak oldu. Apartmana giren kadın, Zeynep’ti. Ayşe’nin en yakın arkadaşı, en güvendiği sırdaşı Zeynep’ti.
Gözleri bir noktaya kilitlenmiş, ne nefes alabiliyor ne de hareket edebiliyordu. Mustafa, Zeynep’e sarıldı. Öyle sıcak, öyle içten bir sarılmaydı ki, Ayşe’nin midesi bulandı. Sonra el ele tutuşup apartmanın içine girdiler. Ayşe’nin beyninde şimşekler çakıyordu. O koku, o gecikmeler, o yalanlar, o “iş toplantıları”… Hepsi birer birer yerine oturdu. Ve Zeynep’in o yatıştırıcı sözleri, o anlayışlı tavırları, hepsi koca bir yalandan ibaretti. Bir yalan ağı, özenle ve sinsice örülmüştü etrafına. İki direk de yıkılmıştı, üzerindeki çatıyı da alıp götürmüştü.
Eve nasıl geldiğini, o geceyi nasıl geçirdiğini hatırlamıyordu Ayşe. Sabah uyandığında, yatağın diğer tarafı boştu. Mustafa henüz gelmemişti ya da çoktan çıkmıştı. Ayşe, boş gözlerle tavana baktı. Yüzünde ne bir gözyaşı ne de bir öfke belirtisi vardı. Sadece derin bir boşluk. İçindeki Ayşe ölmüştü. Yerine, soğuk, kararlı ve sessiz bir başka Ayşe gelmişti.
Ayşe, günlerce bu sırla yaşadı. Ne Mustafa’ya ne de Zeynep’e tek kelime etti. Eski Ayşe gibi davrandı; yemekler hazırladı, evi topladı, Zeynep’le telefonda kısa sohbetler etti. Ama her sözcük, her gülümseme, bir zehir gibi içini dağlıyordu. Planı, iç dünyasında şekilleniyordu. Acısını sessizliğe, kırgınlığını soğuk bir kararlılığa dönüştürdü.
Öncelikle, ortak hesaplardaki paranın büyük bir kısmını kendi adına açtığı bir hesaba aktardı. Mustafa’nın birikimlerinin ve evlerinin tüm evraklarının fotokopilerini aldı. Bir avukatla gizlice görüştü. Her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı. Avukatın gözlerindeki şaşkınlığı ve üzüntüyü gördüğünde, yalnız olmadığını hissetti. Mustafa’nın iş yerindeki ve ortak çevrelerindeki itibarının kendisi için ne kadar önemli olduğunu biliyordu. Mustafa’yı en derinden neresinden vurabileceğini düşünüyordu; bu, onun parası ve itibarıydı. Zeynep’e gelince… Onun için de ayrı bir ceza düşünmüştü Ayşe. Zeynep’in de aynı çevrelerdeki yerini kaybetmesini istiyordu.
Bir akşam, her zamanki gibi akşam yemeği için bir araya geldiler. Mustafa yorgun görünüyordu. Zeynep ise, Ayşe’nin gözlerinin içine bakarak, “Ne güzel yemekler yapmışsın Ayşe’m,” diye gülümsedi. Ayşe, o an içinden kopup gelen fırtınayı bastırdı. “Afiyet olsun,” dedi, sesi titrememeye özen göstererek. “Zeynep, aslında sana özel bir şey konuşmak istiyorum. Mustafa, bizimle misafirimiz olarak oturabilir.”
Zeynep’in yüzündeki gülümseme soldu. Mustafa şaşkınlıkla Ayşe’ye baktı. “Ne oldu Ayşe? Bir sorun mu var?” diye sordu. Ayşe, hafifçe gülümsedi. “Hayır, sadece ufak bir şey. Zeynep’le bizim aramızda halletmemiz gereken bir mevzu.”
Üçü salona geçti. Ayşe, koltuğa oturdu, duruşu dimdikti. Elinde, üzerinde bazı fotoğrafların olduğu bir zarf tutuyordu. Fotoğrafların arasında, Mustafa ve Zeynep’in apartmana el ele girerken çekilmiş, bulanık da olsa belli olan kareleri, Mustafa’nın arabasında bulduğu ve Zeynep’e ait olduğunu bildiği küpe, ve daha da kötüsü, ikisi arasında geçen, Ayşe’nin uzun uğraşlar sonucu Mustafa’nın telefonundan kopyaladığı bazı mesajlaşmalar vardı. Mesajlar, sıradan iş konuşmalarından ziyade, gizli buluşmaları, kaçamakları ve Ayşe hakkında yapılan küçümseyici yorumları içeriyordu. “Yine Ayşe’yi uyuttuk,” gibi.
Zeynep’in gözleri fotoğraflara takıldı. Rengi bembeyaz oldu. Mustafa ise zarfın içindeki mesajlara bakarken nefesinin kesildiğini hissetti. Ayşe, yavaşça yerinden kalktı. Ses tonu o kadar sakindi ki, fırtına öncesi sessizliği anımsatıyordu.
“Sanırım bu fotoğraflar ve mesajlar, benim size anlatmak istediğim her şeyi özetliyor,” dedi. “Yıllardır inşa ettiğim güvenimi, hayallerimi, sevgimi… Siz ikiniz, el birliğiyle yerle bir ettiniz. Bana yalan söylediniz, beni aptal yerine koydunuz. Ama en çok da, canımdan öte bildiğim Zeynep, sen beni sırtımdan vurdun.”
Zeynep, ağlamaya başladı. “Ayşe… Ben… Ben çok pişmanım. Mustafa… Lütfen bir şey söyle.” Mustafa, yüzünde şaşkınlık, korku ve suçluluk karışımı bir ifadeyle dona kalmıştı. “Ayşe, ben… Açıklayabilirim.”
Ayşe, elini kaldırdı. “Açıklamanıza gerek yok. Her şey yeterince açık. Ben sizin arkanızdan iş çevirmenizi beklerken, boşanma dilekçemi hazırladım, ortak hesaplarımızı böldüm, hatta evin tapusunu bile avukatımın üzerine geçici olarak devrettim. Siz beni kandırdığınızı sanırken, ben de kendime yeni bir hayat kurmanın temellerini atıyordum.”
Mustafa ve Zeynep şok içinde Ayşe’ye baktılar. Yüzlerindeki ifade, korkuyla karışık bir hayranlığa dönüşmüştü. Onu ne kadar hafife aldıklarını fark etmişlerdi.
“Bu sabah,” diye devam etti Ayşe, sesi buz gibiydi, “boşanma dilekçesini mahkemeye verdim. Tüm delillerle birlikte. Eminim avukatım, senin Mustafa, iş hayatındaki itibarını zedeleyecek ne kadar ayrıntı varsa hepsini kullanacaktır. Zeynep’e gelince… Ortak arkadaşlarımıza, akrabalarımıza, bu fotoğraflarla ve mesajlarla birlikte küçük bir e-posta yolladım. Sanırım onlara da bir açıklama yapman gerekecek.”
Zeynep’in çığlığı, Mustafa’nın şaşkınlık dolu inlemesiyle karıştı. Ayşe, arkasını döndü. “Bu evin anahtarlarını, avukatım yarın sizden alacak. Benim eşyalarım toplandı, yeni bir yere taşındım. Sizinle işim bitti.”
Kapıya doğru yürürken, başı dikti. Gözlerinde artık sis yoktu. Acı vardı, evet, ama aynı zamanda bir zaferin ve yeniden doğuşun ışığı parlıyordu. İhanetin karanlığından, kendi ışığını yakarak çıkmıştı Ayşe. Arkasında bıraktığı yıkıntı, artık onun değil, onlardı. Ayşe, kapıyı kapattığında, arkasında sadece tozlu bir geçmişi ve yıkılmış iki hayatı değil, aynı zamanda kendi özgürlüğünü de bırakmıştı. Artık sıra onlarda, kendilerini bu enkazdan nasıl kurtaracaklarını bulmaya gelmişti. Ama Ayşe biliyordu, bu kolay olmayacaktı. Özellikle de gözlerindeki sisi dağıtan o acı gerçekle yüzleştiklerinde.
