Aile Dramı
Gölgedeki Çığlık
Ayşe, aynadaki yorgun yüzüne baktığında, o gece hayatının nasıl sonsuza dek değiştiğini düşünmekten kendini alamadı. Gözlerinin altındaki mor halkalar, uykusuz gecelerinin birer imzasıydı. Otuz beş yaşındaydı, bir ilkokul öğretmeni, iki çocuğunun annesi ve sevgi dolu bir eş. Dışarıdan bakıldığında, İzmir’in sakin bir mahallesinde mutlu ve düzenli bir hayat sürüyordu. Ama bu düzen, altı hafta önce, o karanlık cumartesi gecesi paramparça olmuştu.
Saat sabah altıyı gösteriyordu. Kocasının derin nefesleri yatağın diğer tarafından geliyordu. Can, bu aralar iş yoğunluğundan bitkin düşüyordu ve Ayşe’nin sessiz acısını fark edemeyecek kadar yorgundu. Oysa Ayşe’nin içi bir fırtına alanıydı. Yatağından usulca sıyrıldı, pencereye yaklaştı. Sabahın ilk ışıkları, karşıdaki apartmanların çatılarına vuruyordu. Her şey her zamanki gibiydi; kuşlar cıvıldıyor, fırından yeni çıkmış ekmek kokusu hafif bir rüzgarla sokağa yayılıyordu. Ama Ayşe için hiçbir şey eskisi gibi değildi. Sanki dünya aynı döngüsünde devam ederken, o, kendi cehenneminin derinliklerinde sıkışıp kalmıştı.
O geceyi milim milim hatırlıyordu. Okuldaki veli toplantısının gerginliği, Can’la yaptığı kısa ama tatsız telefon görüşmesi, sonra market alışverişinde yaşadığı küçük bir aksilik… Yorgundu, zihni darmadağındı. Direksiyonun başına geçtiğinde, aklı eve bir an önce varıp çocuklarını yatırmak ve dinlenmekteydi. Hava kararmış, hafif bir çiseleme başlamıştı. Radyodaki kısık sesli müzik bile ruh halini düzeltmiyordu. Arabası, Karşıyaka’nın ara sokaklarında ilerlerken, yolda kimsecikler yoktu. Ya da o öyle sanıyordu.
Tam o keskin virajı döndüğü sırada, arabanın farları ansızın bir karartıya çarptı. Bir çarpma sesi… Metalin yumuşak bir şeye çarpması. Ve o an, hayatının en korkunç yavaş çekim anı. Panikle frene bastı. Araba kayarak durdu. Kalbi göğsünü delecek gibi atıyordu. Gözleri faltaşı gibi açılmış, dikiz aynasına kilitlenmişti. Arkada, yerde yatan bir siluet gördü. Gözleri karanlığa alışmaya çalıştı, ama gördüğü kadarıyla, hareketsizdi. Bir adamdı.
Ne yapacağını bilemedi. Donup kalmıştı. Kapıyı açmaya yeltendi, yardım etmek, görmek, anlamak istedi. Ama sonra beyninde bir alarm zili çaldı: “Bu sensin. Sen yaptın. Ya polis? Ya kariyerin? Ya çocukların?” Titreyen elleriyle direksiyonu kavradı. Arkadan kimse gelmiyordu. Etrafta kimse yoktu. Birkaç saniye, belki de sonsuzluk kadar süren bir kararsızlık anının ardından, ayağını gaza bastı. Araba hızla uzaklaşırken, Ayşe dikiz aynasından son bir kez bakmış, o siluetin karanlıkta gittikçe küçülmesini izlemişti. Sanki o an, kendi ruhundan bir parçayı orada bırakmıştı.
Eve geldiğinde Can uyuyordu. Arabanın ön tamponundaki küçük göçüğü fark edemeyecek kadar derin bir uykudaydı. Ayşe sessizce garaja girdi, arabayı park etti. Banyonun aynasına baktığında, gördüğü yüz yabancıydı. Solgundu, gözleri çakmak çakmaktı. Gece boyunca uyuyamadı. Yerde yatan adamın görüntüsü, zihninde dönüp duran tek kareydi. Sabah olduğunda, Can’a bir hayvan çarptığını, korkup kaçtığını söyledi. Can başını salladı, pek umursamadı. Küçük bir tamirhanede tamponu yaptırdılar. Her şey kapanmış gibi görünüyordu. Ama Ayşe için hiçbir şey kapanmamıştı.
İlk günler, bir korku tünelinde yaşadı. Her siren sesi, her kapı zili, her telefon titremesi yüreğini ağzına getiriyordu. Televizyonda haberleri izlemeye korkuyordu, ama izlemeden de yapamıyordu. Ve sonra o haber çıktı. “Karşıyaka’da feci kaza: Yaya hayatını kaybetti.” Yetmişli yaşlarda, emekli bir edebiyat öğretmeni olan Salih Yılmaz. Mahallede “Edebiyatçı Salih Amca” olarak bilinen, herkesin sevdiği, her sabah Kordon’da yürüyüş yapan, kitap okuyan bir beyefendi. Ayşe, haberi izlerken odanın duvarlarının üzerine geldiğini hissetti. Salih Yılmaz… Arabanın rengi… Saat… Her şey onun yaptığı kazayı işaret ediyordu.
O günden sonra Ayşe’nin içinde bir canavar büyümeye başladı: Vicdan azabı. Geceleri uyuyamıyor, uyusa bile kabuslar görüyordu. Salih Bey’in yüzü, kanlı bir şekilde ona bakıyor, onu suçluyordu. Gündüzleri ise sanki her şey normalmiş gibi davranmak zorunda kalıyordu. Öğrencilerine gülümsüyor, onlara dürüstlüğün önemini anlatıyor, ama her kelimesi boğazına düğümleniyordu. Can’la ve çocuklarıyla her konuşmasında, bir yalanın duvarları arasında nefessiz kalıyordu.
Bir hafta sonra, okulda bir olay yaşandı. Sekiz yaşındaki kızı Emine, sınıf arkadaşının kalemini izinsiz aldığı için ağlayarak eve geldi. Ayşe, kızının gözyaşlarını sildi, “Bak canım,” dedi, “önemli olan hatanı anlaman ve dürüst olman. Ne olursa olsun doğruyu söylemelisin.” Emine’nin masum gözleri ona bakarken, Ayşe’nin sesi titredi. Sözleri kendi kulaklarında birer hançer gibi yankılandı. Kendisi, kızı kalem çaldığı için suçluluk hisseden bir çocuğa dürüstlüğü öğütlerken, ruhunda bir cinayetin yükünü taşıyordu. Bu ikiyüzlülük onu delirtiyordu.
Bir akşam, Can işten geç gelmişti. Ayşe sofrayı hazırlarken Can, elindeki gazeteyi masaya bırakıverdi. “Bak,” dedi, “Salih Bey’in davasında bir gelişme varmış. Görgü tanığı çıkmış.” Ayşe’nin kalbi bir an durdu. “Ne görgü tanığı?” diye sordu, sesi zar zor çıkmıştı. Can gazeteyi açtı. “Bir görgü tanığı, o gece kaza yerinden biraz uzakta, kazadan hemen sonra hızla uzaklaşan koyu renk bir sedan gördüğünü söylemiş. Plakasının ilk üç harfini de hatırlıyormuş: ’35 AYA’ ile başlıyormuş.”
Ayşe’nin dünyası başına yıkıldı. Arabasının plakası… 35 AYA… Bu imkansızdı. Kimse görmemişti. Karanlık, yağmur… Ama işte, bir tanık vardı. Can devam etti, Ayşe’nin bembeyaz yüzünü fark etmeden, “Yazık adama. Emekli bir edebiyatçıymış. Kızları yurtdışındaymış, özel bir durum için gelmişlerdi İzmir’e. Adam kızını hiç görmemiş sanırım, buluşmaya gidiyormuş.” Ayşe, duyduğu son cümleyle sarsıldı. Salih Yılmaz, belki de yıllardır görmediği kızına kavuşmak için yola çıkmıştı o gece. Ve o, onun hayatına bir anda son vermişti. Suçluluk hissi, dayanılmaz bir boyuta ulaştı.
Sonraki günler cehenneme döndü. Polis, görgü tanığının verdiği eşkal üzerine araştırmayı derinleştirmişti. Haberlerde, Karşıyaka’daki kamera kayıtlarının incelendiği söyleniyordu. Ayşe, her an kapısının çalınmasını, polislerin onu alıp götürmesini bekliyordu. Yemek yiyemiyor, su bile içemiyordu. Aynadaki yansıması, hayalet gibiydi. Can, onun durumunun farkındaydı. “Ayşe, iyi değilsin. Bir doktora gidelim. Neyin var?” diye sormuştu. Ayşe sadece omuz silkmiş, “Yorgunum Can. Çok yorgun.” demişti. Nasıl anlatabilirdi ki? Nasıl bu yükü onunla paylaşabilirdi? Paylaşsa, o da mı bu cehenneme çekilecekti?
Bir sabah, okula giderken, okulun bahçesinde bir kadınla göz göze geldi. Kadın orta yaşlıydı, gözleri şişmiş, yüzü hüzünlüydü. Elinde bir çerçeve vardı, içinde Salih Yılmaz’ın fotoğrafı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Bu kadın, Salih Bey’in kızı olmalıydı. Ne yapacağını şaşırdı. Kadın, elindeki çerçeveyi okulun panosuna asarken, Ayşe’yi fark etti ve hafifçe tebessüm etti. “Günaydın öğretmenim,” dedi. “Ben Pınar, Salih Yılmaz’ın kızıyım. Küçük Ali’nin annesiyim.”
Ali, Ayşe’nin beş yaşındaki öğrencisiydi. Ayşe, Ali’yi çok seviyordu. Neşeli, zeki bir çocuktu. Ve şimdi, annesi tam karşısındaydı, kederli gözlerle ona bakıyordu. Ayşe’nin boğazı düğümlendi. “Başınız sağ olsun,” diyebildi zar zor. “Salih Bey’i severdik. Gerçekten üzücü bir kayıp.” Pınar’ın gözleri doldu. “Babam, Ali’yi çok severdi. En büyük hayali, Ali’nin mezuniyetini görmekti. O gece de torununa hediye aldığı kitabı vermek için yola çıkmıştı.”
Ayşe’nin gözleri karardı. Yere yığılmak istedi. Eli ayağı boşaldı. Salih Bey, kendi torununa hediye vermek için yola çıkmıştı. Ve o, o gece, onun bütün hayallerini, bütün sevinçlerini, Ali’nin geleceğini ellerinden almıştı. Pınar, Ayşe’nin solgun yüzünü fark etti. “İyi misiniz öğretmenim?” Ayşe zorlukla başını salladı. “İyiyim… Sadece biraz… duygulandım.”
O gün, Ayşe ders anlatırken, Ali’nin masum yüzüne baktığında, içine bir çığlık koptu. Bu vicdan azabıyla yaşayamazdı. Her an, her nefes, birer işkenceydi. Akşam eve döndüğünde Can’ı karşısında buldu. Can’ın yüzü gergindi. “Ayşe, benimle konuşman gerekiyor. Ne olduğunu bilmiyorum ama seni kaybediyorum. Gözlerinin içindeki korkuyu görüyorum. Lütfen, ne olursa olsun, bana güven. Ne oldu?”
Ayşe titreyen elleriyle Can’ın elini tuttu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Boğazındaki yumruyu yutkunarak çözmeye çalıştı. “Can… Ben… Ben o gece…” Kelimeler boğazında düğümleniyordu. Can onu sıkıca sardı. “Şşş… Sakin ol. Ne olduysa, birlikte atlatırız.”
Ayşe, başını Can’ın omzuna yaslamış, hıçkırıklar içinde her şeyi anlattı. Kazayı, paniğini, kaçışını, Salih Bey’in kim olduğunu öğrendiği anı, ve bugün Pınar’la konuşmasını. Can, başta şaşkınlık, sonra dehşet içinde onu dinledi. Sustuğunda, oda derin bir sessizliğe büründü. Can’ın yüzünde acı, hayal kırıklığı ve bir parça da anlayış vardı. “Neden?” diye sordu kısık bir sesle. “Neden bana söylemedin?”
“Korktum,” dedi Ayşe. “Her şeyi kaybetmekten korktum. Seni, çocuklarımızı, hayatımızı…”
Can derin bir nefes aldı. Gözlerini kapadı, sonra tekrar açtı. “Ayşe,” dedi, sesi kararlıydı, “bu yükü tek başına taşıyamazsın. Hiçbirimiz taşıyamayız. Ve bu doğru değil. Salih Bey’in ailesi gerçeği bilmeli. Sen de… Sen de vicdanını rahatlatmalısın. Ne pahasına olursa olsun.”
Ayşe, o gece uzun uzun düşündü. Can’ın sözleri, bir buz tabakasını kırmış, içerideki donmuş acıları serbest bırakmıştı. Belki de bu, olması gereken sondu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte kalktı. Kâğıt ve kalem aldı. Titreyen elleriyle ama kararlı bir ruhla yazmaya başladı. Her kelime, yıllarca biriktirdiği zehri dışarı atıyordu. Vicdanının çığlığı, sonunda kağıda dökülüyordu. Her detayı, her korkuyu, her pişmanlığı yazdı. En sonunda, “Bu satırları, vicdan azabıyla kıvranan bir ruhun son çırpınışları olarak yazıyorum. Yaptığım şeyin hiçbir bahanesi yok. Sadece derin bir pişmanlık ve affedilme umudu var.” diye bitirdi.
Mektubu katlayıp bir zarfın içine koydu. Zarfın üzerine “Pınar Yılmaz’a” yazdı. Sonra, kızı Emine’nin odasına gitti. Uykunun en derin halindeki Emine’nin saçlarını okşadı, alnına bir öpücük kondurdu. Ardından Ali’nin odasına geçti. O da mışıl mışıl uyuyordu. İçine derin bir nefes çekti. Onlara bakarken, gözlerinden yaşlar aktı. Biliyordu ki, bu karar, onların hayatını da derinden etkileyecekti. Ama artık bu yalanla yaşayamazdı.
Mektubu sehpanın üzerine bıraktı. Can’ın yatağına yaklaştı, yüzüne son bir kez baktı. Gözlerinde minnet ve acı vardı. “Affet beni Can,” diye fısıldadı.
Ayşe, sessizce evden çıktı. Hava hala karanlıktı, ama doğu ufkunda kızıl bir çizgi belirmişti bile. Arabasına bindi. Bu kez direksiyonu çevirirken kalbinde korku değil, tuhaf bir hafiflik vardı. Gideceği yer belliydi. Doğruluk, belki de acı verici, ama tek gerçek yoldu. Adımlarını atarken, gölgedeki çığlığı nihayet susturmuştu.
