Aile Draması

Kaleidoskop Çiçeği

9 dakikalık okuma · 1690 kelime

Yirmi yıl. Tam yirmi yıl geçti üzerinden. Ama zaman, Elif için tek bir anın etrafında dönen, bitmeyen bir girdaptı; 1999 yılının o sıcak Kurban Bayramı sabahı… Kızının o minik, kırmızı bayramlık elbisesiyle elini bırakıp kalabalığın içinde kaybolduğu an. Elif’in hayatı o an donmuştu. Her ne kadar etrafındaki dünya dönmeye, mevsimler değişmeye, insanlar doğup ölmeye devam etse de, onun içindeki dünya hep o bayram sabahında, panik ve çaresizlik içinde Deniz’ini arıyordu.

Bu yıl da her yıl olduğu gibi bayram yaklaşırken içini bir hüzün kaplamıştı. Gözleri boşluğa takılır, zihni geçmişe giderdi. Kocası Kenan, onun bu halini iyi bilir, sessizce yanına sokulur, elini tutar, varlığıyla destek olmaya çalışırdı. İkisi de aynı acıyı taşıyordu ama Elif’inki daha görünür, daha yakıcıydı. Kenan, acısını daha içine atmış, karısına güç vermeyi kendine görev edinmişti. Belki de bu yüzden, Elif’in ara sıra tutulduğu “Deniz’i bir yerlerde görmüş olmalıyım” hezeyanlarına karşı daha mesafeli, daha rasyonel durabilmişti bunca yıl.

Elif, yıllardır bir sivil toplum kuruluşunda gönüllü olarak çalışıyordu. Kimsesiz çocuklara ve genç sanatçılara destek veren bu kuruluş, onun yaralı ruhuna bir nebze merhem oluyordu. Bu hafta genç yeteneklerin eserlerini sergileyecekleri bir etkinlik düzenlenmişti. Salonun girişinde, tabloları asarken gençlerin heyecanını izliyordu. Onların umut dolu gözleri, içindeki küllenmiş ateşi anlık da olsa canlandırıyordu.

Kendi işini bitirip salonu gezinirken, ışıkların altında parlayan bir tabloya takıldı gözleri. Rengarenk, iç içe geçmiş, katman katman açan bir çiçekti bu. Sanki bir kaleidoskobun içinden yansımış gibiydi, her yaprağı ayrı bir evren taşıyordu. Elif’in kalbi tekledi. Bu çiçek… Bu o’ydu. Yirmi yıl önce kızı Deniz’e uydurduğu, sadece ikisinin bildiği ‘kaleidoskop çiçeği’. Deniz, küçük bir kağıda çizebildiği en karmaşık, en fantastik çiçeği istediğinde, Elif de ona bu çiçeği uydurmuş, defterine çizmiş, hikayelerle süslemişti. “Bu çiçek sadece sen ve ben biliyoruz Deniz,” derdi, “bu bizim gizli çiçeğimiz.” O günden sonra bu çiçek, onların masum dünyasının sembolü olmuştu.

Tablonun künye bölümüne yaklaştı. İsmi: Lara Soylu. Yaşı: 25. İçini anlamsız bir titreşim kapladı. Deniz, yaşasaydı şimdi 25 yaşında olacaktı. Bu bir tesadüf müydü, yoksa Elif’in yıllardır acıyla yoğrulmuş zihninin bir oyunu mu? Kenan’ın her defasında “Hayal görüyorsun Elif” deyişi kulaklarında yankılandı ama bu kez farklıydı. Bu çiçek… Bu bir hayal olamazdı.

Sergi görevlilerinden Lara’nın iletişim bilgilerini aldı. Telefon numarasını tuşlarken elleri titriyordu. İlk denemesinde açmadı. İkinci, üçüncü… Elif’in kalbi göğüs kafesini zorluyordu. Nihayet dördüncü denemede genç bir kadın sesi telefonda belirdi. “Alo?”

“Merhaba, ben Elif. Sizin Kaleidoskop Çiçeği adlı tablonuz… Çok etkilendim. Sizinle biraz konuşabilir miyim?” Elif’in sesi beklenmedik bir şekilde titrek çıkmıştı.

Lara’nın sesi tereddütlüydü. “Elbette, buyurun. Sergiyle ilgili bir şey mi?”

“Hayır, hayır. Daha kişisel bir şey. O çiçeği… Nasıl buldunuz?”

Kısa bir sessizlik oldu. “Çocukluğumdan beri aklımda olan bir imge sanırım. Ne zaman çizdiğimi, nereden geldiğini bilmiyorum. Hep vardı.”

Bu cevap Elif’in içindeki umut kıvılcımını ateşe dönüştürdü. “Peki… Ne zaman doğdunuz, biliyor musunuz? Ya da… Ailenizle ilgili bilginiz var mı?”

Lara’nın sesi biraz daha sertleşti. “Benim ailemle ilgili merakınızın tablomla ne ilgisi var, Elif Hanım?”

“Affedersiniz, çok özür dilerim. Sadece… Bu çiçek benim için çok özeldi. Kızımın hayali bir çiçeğiydi. Ve o da sizinle aynı yaşlarda olacaktı.” Elif’in boğazı düğümlendi. Hıçkırıklarını tutmak için kendini zor tuttu.

Lara, Elif’in sesindeki çaresizliği duymuş olmalı ki yumuşadı. “Ben evlatlığım. Gerçek ailemi hiç tanımadım. Küçükken bulunmuşum. Adım da Lara o zamandan kalma.”

Elif’in beyninde şimşekler çaktı. “Nerede… Nerede bulunmuşsunuz?”

“İzmir’de, bir hastane yakınlarında. Annem (evlat edinen annesi Ayşe Hanım), beni o civarda bulmuş, çok küçükmüşüm. Kimlik bilgilerim de o zamandan sonra düzenlenmiş.”

Deniz’i en son gördükleri yer İzmir’deki Tarihi Fuar alanıydı. Orası da bir hastaneye çok uzakta değildi. Elif’in kalbi çığlık atıyordu. Bu tesadüf olamazdı. Bu olmalıydı!

Akşam Kenan’a her şeyi anlattı. Kenan, karısının gözlerindeki o yanıp tutuşan umut ışığını görmekte zorlandı. Yıllar içinde Elif defalarca benzer durumlar yaşamış, her seferinde hayal kırıklığıyla yıkılmıştı. “Elif’im, lütfen… Yine mi aynı şey?” diye fısıldadı. “Bu sefer farklı, Kenan. Kaleidoskop çiçeği. Bu bir tesadüf değil.” Gözlerinin içine öyle inançla bakıyordu ki Kenan dayanamadı. “Peki ne yapacaksın?”

“Onunla tanışmak istiyorum. Belki… Belki bir DNA testi…” Sesi kısıldı.

Kenan, karısının elini sıkıca tuttu. “Tamam Elif. Yanındayım. Ama ne olursa olsun, güçlü olacağız, olur mu?”

Ertesi gün, Elif cesaretini toplayıp Lara ile tekrar konuştu. Lara, annesinin bu konuda çok hassas olduğunu, ancak isterse onunla bir kafede buluşabileceğini söyledi. Birkaç gün sonra, kalbi ağzında atan Elif, Lara ile buluşmaya gitti. Lara, tablosundaki kadar canlı ve karmaşıktı. Saçları koyu kestane, gözleri badem şeklindeydi. Gözlerinin içine baktığında, Elif bir anlığına geçmişten tanıdık bir parıltı yakaladı.

“Lara’cım,” dedi Elif, sesi titreyerek. “Bana biraz çocukluğundan bahseder misin? Hani, evlat edinilmeden önceki zamandan… Hatırlıyor musun bir şeyler?”

Lara gülümsedi, biraz buruk. “Pek değil. Çok ufakmışım. Sadece… Bazen renkli ışıklar, bir panayır kalabalığı, annemin (evlat edinen annesi Ayşe’yi kastederek) söylediğine göre büyük bir gürültü ve sonra sessizlik. Hastane koridorları… O kadar.”

Elif, “Kırmızı bir elbise?” diye fısıldadı. Lara’nın kaşları hafifçe çatıldı. “Nereden bildiniz? Annem bir keresinde beni bulduğunda üzerimde kırmızı bir elbise olduğunu söylemişti.”

Bu Elif için son kanıttı. Titreyen elleriyle Kenan’ı aradı. “Kenan… Eminim. O. Benim kızım.”

Sonraki süreç daha zordu. Elif, Lara’ya durumu anlattı. Lara’nın tepkisi önce şaşkınlık, sonra inkâr oldu. “Bu imkânsız. Benim bir annem var. Bir ailem var!”

Elif, “Sadece bir şans ver Lara’cım. Bir DNA testi… Eğer değilse, bunu unuturuz. Ama ya ise?”

Lara, gözlerinde biriken korkuyla, adoptive annesi Ayşe Hanım’ı aradı. Ayşe Hanım, Elif’in anlatımıyla şok geçirdi. Lara’nın bu habere tepkisi onu derinden yaralamış, kaybetme korkusuyla sarmıştı. Elif ve Kenan, Ayşe Hanım ile tanışmak için ısrar etti. Buluşma, gergin ve acı doluydu. Ayşe Hanım, Lara’yı nasıl bulduğunu anlattı.

“Yirmi beş yıl önceydi. Ben yıllardır çocuk hasreti çeken bir kadındım. O gün yeğenimi ziyaret için hastanedeydim. Koridorda, bitkin bir halde ağlayan küçük bir kız çocuğu gördüm. Üzerinde kırmızı, yıpranmış bir elbise vardı. Ne ailesi vardı, ne de kimse onu arıyor gibiydi. Hastane personeli, ‘kayıp çocuk ihbarı yok’ dedi. Ben… Ben de ne yapacağımı bilemedim. Kalbim parçalandı. Onu alıp eve götürdüm. Bir gün, iki gün, bir hafta… Kimse onu aramadı. O kadar küçüktü ki, adını bile doğru dürüst söyleyemiyordu. Ona Lara adını verdim. Benim canım oldu. Yemin ederim, onu arayan kimseyi görmedim, duymadım. Eğer bilseydim, size geri getirirdim. Ama o benim her şeyimdi…” Ayşe Hanım’ın gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Sesi, pişmanlık ve sevgi arasında gidip geliyordu.

Elif, Ayşe Hanım’ın sözlerini dinlerken kendi acısı bir anlığına geri planda kalmış, bu kadının çaresizliğini ve sevgisini anlamıştı. İki anne, aynı çocuğa duyulan derin sevgiyle karşılıklı oturuyor, her biri diğerinin acısını hissediyordu.

Lara, olan biteni izlerken beyninin içinde bir fırtına kopuyordu. Yıllardır inandığı gerçeklik, bir anda toz duman olmuştu. Bir yanda onu doğuran, yirmi yıldır arayan annesi, diğer yanda onu büyüten, sevgiyle sarıp sarmalayan annesi.

DNA test sonuçları geldiğinde, zarfı açan Kenan’ın elleri titriyordu. Okuduğu kelimeler boğazına düğümlendi. Elif’e uzattı. Sonuç: Yüzde 99.99 eşleşme. Deniz’di. Lara, Elif ve Kenan’ın kızları Deniz’di.

Elif, o anın şokuyla yere yığıldı. Kenan onu kucakladı. Yirmi yıldır süren kâbus bitmişti. Kızları bulunmuştu. Ama bu sevinç, Lara’nın yüzündeki karmaşık ifadeyle gölgeleniyordu. Gözlerinde ne mutluluk ne de rahatlama vardı; sadece şaşkınlık, biraz öfke ve koca bir boşluk.

“Sen Deniz’sin yavrum,” dedi Elif, Lara’nın ellerini tutarak. “Ben senin annenim. Bu senin baban Kenan.”

Lara, ellerini Elif’in avuçlarından çekti. “Hayır,” diye fısıldadı. “Ben Lara’yım. Benim annem Ayşe. Babam… Babamı hiç tanımadım, ama siz… Siz benim kim olduğumu bile bilmiyorsunuz!”

Bu acı gerçekti. Elif, Deniz’i bulmuştu ama Lara’yı tanımıyordu. Lara, Elif’i tanımıyordu. Yirmi yıllık kayıp, aralarına kalın bir duvar örmüştü.

Sonraki haftalar, Lara için cehennem gibiydi. Bir taraftan biyolojik ailesinin hikâyesi, diğer taraftan Ayşe Hanım’ın kırgınlığı ve korkusu. Lara, evden ayrıldı, kendine küçük bir atölye kiraladı. Sanatına sığındı. Fırçası, içindeki karmaşanın tercümanı olmuştu. Tablolarında birbirine karışmış yüzler, kaybolmuş yollar, parçalanmış manzaralar belirdi.

Elif, bu durumu sabırla karşıladı. Kızının ona alışması için zamana ihtiyacı olduğunu biliyordu. Gün aşırı atölyesini ziyaret ediyor, sessizce oturuyor, Lara’nın çalışmasını izliyordu. Bazen ona kahve getiriyor, bazen sadece varlığıyla destek oluyordu. Hiçbir zaman “Ben senin annenim” baskısı yapmadı. Sadece “Deniz’imi çok özledim” der gibi bakıyordu gözlerinin içine. Kenan da, hem Ayşe Hanım’la konuşuyor, hem de Lara’yı ziyaret ediyordu. Onun sakin ve babaç tavrı, Lara’nın duvarlarını yavaş yavaş aşmasına yardımcı oldu.

Bir gün, Lara’nın atölyesinde, Elif’in gözleri eski bir deftere takıldı. İçinde çocukça çizimler vardı. Biri… Elif’in bir zamanlar Deniz için çizdiği kaleidoskop çiçeğinin ilk versiyonu gibiydi. Eskizler arasında bir karalama vardı: Bir anne ve küçük bir kızın el ele tutuştuğu, ikisinin de gülümseyen siluetleri. Elif’in kalbi sıkıştı. Bu defter, Lara’nın geçmişinden bir parçaydı.

“Bu defter… Nasıl sende kaldı?” diye sordu Elif, sesi zar zor duyuluyordu.

Lara omuz silkti. “Bilmiyorum. Ayşe Annem, küçükken yanımda bulduğu tek eşyam bu defterdi demişti. Herhalde ondan kaldı. Hep benimleydi.”

Elif, defterdeki çizime dokundu. “Bu çiçeği… Sana ben çizmiştim. Ve bu da… Bizdik.”

Lara, ilk kez Elif’in yüzüne doğrudan baktı. Gözlerinde bir anlık bir parıltı belirdi, sanki o anı hatırlamaya çalışıyormuş gibi. “Biliyorum… Sanki hep aklımdaymış gibi. Bu yüzden çizdim tabloma. Sanki bir hafıza parçası… Ama kime ait olduğunu bilmiyordum.”

Bu, bir başlangıçtı. Lara yavaş yavaş hem Ayşe Hanım’la hem de Elif ve Kenan’la vakit geçirmeye başladı. İki ailenin arasında bir köprü kurmaya çalıştı. Ayşe Hanım, ilk başta yaşadığı hayal kırıklığına rağmen, Lara’nın mutluluğu için Elif’le uzlaşmaya razı oldu. İki anne, aynı çocuğu büyütme ve kaybetme korkusuyla birleşti.

Aylar geçti. Lara yeni bir sergi hazırlığına girişti. Bu seferki tabloları daha sakindi, ama içlerinde derin bir anlam taşıyordu. Sergiye “İki Çiçek, Bir Kök” adını vermişti.

Elif ve Kenan, serginin açılışındaydı. Ayşe Hanım da gelmişti. Salonun ortasında duran tabloya baktılar. Tabloda, birbiriyle iç içe geçmiş iki farklı çiçek vardı. Biri Elif’in Deniz’e çizdiği o rengarenk kaleidoskop çiçeğiydi. Diğeri ise, Ayşe Hanım’ın bahçesinde yıllarca büyüttüğü, Lara’nın çocukluk anılarına eşlik eden sade bir papatya. İki çiçek de tek bir kökten besleniyor, gökyüzüne doğru uzanıyordu. Lara, tablonun altına küçük bir not iliştirmişti: “Biri bana hayat verdi, diğeri hayatımı yaşattı. Şimdi her ikisi de benim köküm.”

Lara, yanlarına geldi. Elif’e sarıldı. İlk defa, bu kucaklaşma tam anlamıyla içten ve sıcaktı. “Anne,” diye fısıldadı Elif’in kulağına, “Ben Deniz’im. Ama Lara da benim.” Gözlerinde ne bir boşluk ne de bir öfke vardı. Sadece huzur ve kabul.

Elif’in gözlerinden yaşlar süzüldü. Bu, yirmi yıllık bir bekleyişin, bir acının ve nihayet bir kavuşmanın gözyaşlarıydı. Kızını bulmuştu. Ama daha da önemlisi, kızının kendini bulmasına tanık olmuştu. Deniz ve Lara artık tek bir ruhta birleşmişti. Kaleidoskop çiçeği, yirmi yıl sonra yeniden tüm renkleriyle açmıştı, bu sefer iki anneyi ve bir yuvayı aydınlatarak.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top