Aile Dramı

Mavi Maymunun İzinde

8 dakikalık okuma · 1227 kelime

Elif, her nefeste sekiz yıl önce kaybolan oğlunun hayaletini soluyordu. Ciğerlerine dolan hava, anılarıyla ağırlaşıyor, sırtında görünmez bir kambur gibi taşıdığı acıyı her gün biraz daha derinleştiriyordu. Kütüphaneciydi, raflar dolusu hikayenin arasında kendi hikayesinin yarım kalmış sayfalarını arıyordu. İstanbul’un kalabalık caddelerinde, insanların telaşlı adımlarında, her çehrede Can’ın siluetini yakalamaya çalışıyor, her kahkahada onun neşeli sesini duyar gibi oluyordu. Ama her şey bir yanılsamadan ibaretti. Can, üç yaşındayken, sıradan bir pazar öğleden sonra, Moda Sahili’ndeki kalabalık çocuk parkında gözlerinin önünden kaybolmuştu. Bir anlık dalgınlık, bir telefon konuşması, sonra boş bir salıncak ve panik. Sekiz yıl olmuştu ve Can, rüzgarla savrulan bir yaprak gibi, ardında hiçbir iz bırakmamıştı.

Evliliği dağılmıştı. Eşi Cem, bir süre sonra Elif’in bitmek bilmeyen arayışına, her kapı çalana “Acaba Can mı?” diye fırlamasına dayanamamış, “Artık yaşanmış bir kayıp değil, kendini yok eden bir umut bu,” diyerek gitmişti. Haklıydı belki. Ama Elif için umut, damarlarında dolaşan kan gibiydi; durursa ölürdü. Tüm aile bireyleri, arkadaşları, hatta psikologu bile “yasını tut ve yoluna devam et” diyordu. Ama o, Can’ın yaşayışına yası tutmayı reddediyordu. Kalbinde küçük bir fidan gibi büyüttüğü inançla yaşıyordu: Can yaşıyordu, bir yerlerdeydi ve bir gün ona geri dönecekti.

Akşamları, kütüphaneden döndüğünde, bilgisayarının başına geçerdi. Bu, onun sessiz ritüeliydi. Eskimiş, unutulmuş internet forumlarında, kayıp çocuk ilanlarının olduğu sayfalarda gezinirdi. Yıllar önce oluşturulmuş, son gönderisi 2015’ten kalma, paslanmış bir forumda gezinirken, bir gönderi Elif’in gözlerini kamaştırdı. Başlık şuydu: “İzmir Otogarı Yakınında Bulunan Çocuk.” Gönderi bulanık, düşük çözünürlüklü bir fotoğraf içeriyordu. Fotoğraftaki çocuk, Can’ın o yaşlardaki haline inanılmaz derecede benziyordu. Özellikle de sol yanağındaki minik gamze, Elif’in kalbini yerinden oynattı. Altında bir yorum vardı: “Çocuğun elinde mavi bir maymun oyuncağı vardı. Kimseye ulaşamadılar.” Mavi maymun… Can’ın hep yanında taşıdığı, anneannesinin el örgüsü, mavi tüylü maymun. Elif’in nefesi kesildi. Gönderinin tarihi: Can’ın kaybolmasından yaklaşık bir ay sonrası.

“Bu imkansız,” diye mırıldandı Elif. “Bu kadar yıl sonra mı?” Ama mantık, kalbin çığlığı karşısında zayıf kalıyordu. Hemen İzmir’e otobüs bileti aldı. Kütüphane müdüründen birkaç gün izin kopardı. “Önemli bir aile meselesi,” demişti. Yalan değildi. Bu, onun ailesinin en önemli meselesiydi.

İzmir, güneşli ve kalabalıktı. Elif, bu şehre yabancıydı ama ayakları onu hiç şaşmadan otogara götürdü. Sekiz yıl öncesinin izlerini sürmeye çalışmak, bir hayaletle güreşmek gibiydi. Önce otogar polis karakoluna gitti. Yaşlı bir komiser, sekiz yıl önceki kayıtların arşivlerde olduğunu, dijitalleşme öncesi döneme ait oldukları için ulaşmanın zor olacağını söyledi. Umutsuzluğa kapıldı ama vazgeçmedi. Sosyal hizmetler müdürlüğüne gitti. Orada genç bir memur, sabırla Elif’in hikayesini dinledi. Kayıtlar arasında, o döneme ait “bulunan çocuklar” listesini taradı. Birkaç saat sonra, bir dosya Elif’in önüne kondu: “İzmir Otogarı Civarında Bulunan, Kimliği Tespit Edilemeyen Erkek Çocuğu.” Dosyada Can’ın fotoğrafındaki çocuğa benzeyen bir çizim ve bir not vardı: “Çocuk, Ayşe Demir isimli vatandaş tarafından bulunarak karakola teslim edilmiş, ancak ailesine ulaşılamayınca geçici olarak Ayşe Demir’in gözetimine verilmiştir. Bir yıl sonunda yasal evlat edinme süreci başlamıştır.”

Ayşe Demir. İsmi, Elif’in zihninde yankılandı. Demek Can, bulunmuştu. Demek bir başkası onu büyütmüştü. Bu düşünce, hem rahatlatıcı hem de yakıcı bir acıydı. Oğlunun hayatta olduğu ihtimali, kalbine hançer gibi saplandı. Adresi bulmak zordu. Eski bir mahallede, küçük, tek katlı bir evde oturduğu yazıyordu. Elif, taksiye atladı. Adresine yaklaştıkça kalbi göğsünü dövüyordu. Bir yandan korkuyor, bir yandan da yılların özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Ya doğru değilse? Ya bu sadece bir benzerlikse? Ya Can, onu reddederse?

Sokağın başında taksiden indi. Eski, sardunyalarla bezeli, tipik Ege evi. Kapının önünde küçük bir bahçe. Bahçede, yaklaşık on bir, on iki yaşlarında bir çocuk, köpeğiyle top oynuyordu. Sarıya çalan kumral saçlar, yeşile çalan ela gözler. Ve sol yanağında… O gamze. Elif’in bacakları titredi, dizlerinin bağı çözüldü. Bu oydu. Bu Can’dı. Ama adı Can değildi artık. Adı Deniz’di.

Çocuk topu tekmeledi ve top Elif’in ayaklarının dibine yuvarlandı. Deniz, topu almak için yaklaştı. Gözleri, Elif’in şaşkın ve gözleri dolu yüzüne takıldı. “Teyze, topu verir misin?” diye sordu. Elif, eğildi, topu aldı. Can’ının ellerini yıllar sonra ilk kez tutuyordu. Topu uzattığında, parmakları çocuğun parmaklarına değdi. Bir elektrik çarptı sanki. “Sen… sen Deniz misin?” diye kekeledi. Çocuk başını salladı, şaşkınlıkla Elif’e bakıyordu.

O sırada evin kapısı açıldı. Elli yaşlarında, hafif kilolu, gülümseyen, sıcak bakışlı bir kadın çıktı dışarı. Ayşe Demir. “Deniz’im kiminle konuşuyorsun?” Sonra Elif’i fark etti. Elif, boğazındaki düğümü yutkunmaya çalıştı. “Ben Elif,” dedi sesi titreyerek. “Sizinle konuşmam gerekiyor. Can hakkında.”

Ayşe’nin yüzündeki gülümseme dondu. Gözleri şüpheyle kısıldı. “Can mı? Ne Can’ı?”
Elif, telefonuyla Can’ın çocukluk fotoğraflarını gösterdi. “Bu benim oğlum. Sekiz yıl önce kayboldu. Adı Can’dı. Sizin bulduğunuz çocukla aynı kişi olduğuna inanıyorum.”

Ayşe, fotoğraflara baktı. Yüzündeki ifade, önce şaşkınlığa, sonra korkuya dönüştü. “Yanlış yere geldiniz hanımefendi. Benim oğlumun adı Deniz. O benim oğlum.” Ses tonu keskinleşmişti. “Ben onu buldum, büyüttüm. Onu kimse benden alamaz.”

Elif, sakin kalmaya çalıştı. “Size inanıyorum. Ama lütfen beni dinleyin. Benim oğlumun çok belirgin bir özelliği vardı. Anneannesinin ördüğü mavi bir maymunu vardı. Onu hiç yanından ayırmazdı. Sizin bulduğunuz çocuğun da böyle bir oyuncağı var mıydı?”

Ayşe’nin yüzündeki sert ifade yumuşadı, gözlerinde biriken yaşlar belirginleşti. Yavaşça başını salladı. “Evet,” diye fısıldadı. “Küçücük bir şeydi, perişan haldeydi. Elinde o mavi maymunu sımsıkı tutuyordu.” Geriye dönüp eve girdi, bir süre sonra elinde solmuş, yıpranmış ama hala tanınabilir bir oyuncakla geri çıktı. Mavi maymun. Can’ın maymunu.

Elif, maymunu eline aldı. Kokladı. Yılların tozuna rağmen, oğlunun kokusunu duyar gibi oldu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Ayşe de ağlıyordu. “Onu otogarın kenarında buldum. Küçücük, yapayalnızdı. Ağlıyordu. Adını sordum, ‘Can’ dedi ama sonra sustu. Karakola götürdüm, ilan verdik. Ama kimse gelmedi. Bir yıl bekledim, iki yıl bekledim. Kimseden ses çıkmadı. Ben de o sırada kendi çocuğumu kaybetmiştim. Onunla birlikte yeniden doğdum. O benim oğlum oldu. Deniz’im oldu.”

Deniz, iki kadının arasındaki gerilimi ve duyguyu hissederek yanlarına gelmişti. Elif, dizlerinin üzerine çöktü. Gözlerinin içine baktı. “Oğlum,” diye fısıldadı. “Sen benim oğlumsun. Adın Can’dı.” Telefonundan Can’ın babasıyla, dedesiyle, anneannesiyle çekilmiş fotoğrafları gösterdi. Deniz, kendi küçük halini gördüğünde şaşırdı. Özellikle de babası Cem’le çekilmiş fotoğrafta, aynı gülümseyen gözleri fark etti. Elindeki mavi maymuna baktı, sonra Ayşe’ye, sonra Elif’e. Kafası karışmıştı. Kimdi o? Kime aitti?

Aylar süren yasal süreç, terapiler ve zorlu görüşmeler başladı. Ne Elif ne de Ayşe, Deniz’i kaybetmek istiyordu. Avukatlar, sosyal hizmet uzmanları, psikologlar devreye girdi. Deniz, bu durumdan en az etkilenmeye çalıştı. Çocukluğundan kalma silik anılar, mavi maymunun tetiklediği pırıltılar, zihninde belirmeye başlamıştı. İki anne, iki ayrı hayat.

Sonunda, Deniz’in en az travma yaşayacağı bir karar alındı. Yasal olarak annesi Elif’ti. Ancak Deniz’i büyüten, ona annelik yapan Ayşe de onun hayatında olmaya devam edecekti. Bir tür “paylaşımlı ebeveynlik” modelini deneyeceklerdi. Deniz, haftanın belirli günlerini Elif’in İstanbul’daki evinde, kalanını Ayşe’nin İzmir’deki evinde geçirecekti. Zor bir süreç olacaktı, kimse bunun kolay olacağını iddia etmiyordu. Ama her iki kadın da Deniz’i koşulsuz seviyordu ve onun iyiliği için bir araya gelmeye kararlıydılar.

Birkaç ay sonra, İstanbul’da bir parktaydılar. Elif, Ayşe ve Can (Deniz, artık iki isme de alışmaya başlamıştı). Can, yeni arkadaşlarıyla top oynuyordu. Henüz eski neşesi tam oturmamıştı ama yüzünde küçük bir gülümse vardı. Elif ve Ayşe, yan yana bir bankta oturuyorlardı. Aralarında hala gerilim kırıntıları, yaşanmışlıkların gölgesi vardı. Ama aynı zamanda, paylaştıkları bir sır, bir acı ve en önemlisi, ortak sevdikleri bir çocuk onları birbirine bağlamıştı. Elif, elinde taşıdığı o eski, mavi maymun oyuncağına baktı. Can’ın cebinden sarkıyordu. Elif, Ayşe’ye döndü. “Teşekkür ederim,” dedi fısıltıyla. Ayşe başını salladı, gözleri Can’ın üzerinde. “Biz onu bulduk,” dedi. “Biz onu geri getirdik.” İki kadının arasında, sessizce yeni bir başlangıcın tohumları yeşeriyordu, karmaşık, zorlu ama umut dolu bir başlangıcın. Can, topu yakalamak için koşarken, rüzgar saçlarını savurdu. Kaybolan oğul bulunmuştu, ancak gerçek kavuşma, yepyeni bir ailenin inşa edilmesiyle başlayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top