aile draması

Geri Çekilen Gölge

8 dakikalık okuma · 1502 kelime

Elif, yılların getirdiği alışkanlıkla demlediği çayı, mutfağın penceresinden süzülen solgun Ankara sabah ışığına bıraktı. Demir, her zamanki gibi kahvaltısını sessizce ediyordu, gazetesi önünde, gözlükleri burnunun ucunda. Otuz üç yıllık evliliklerinin yirmi beşinci yılına merdiven dayamışlardı. İki çocuk büyütmüşler, bir ev kurmuşlar, bir hayat inşa etmişlerdi. Her şey, dışarıdan bakıldığında, kusursuz bir tabloydu. Ama Elif, son birkaç aydır bu tablonun köşesinden usulca bir ipliğin sökülmeye başladığını hissediyordu.

O iplik, Demir’in ceketinden yayılan yeni, erkeksi ama Elif’in parfümünden farklı kokuyla başladı. Sonra, akşam yemeklerinde daha sık telefonuyla ilgilenmesi, mesajlara gizemli bir gülümsemeyle cevap vermesiyle devam etti. “İşler yoğun,” derdi Demir, gözlerini kaçırarak. Elif, başta inanmak istedi. Demir hep yoğun bir iş insanı olmuştu. Ama bu yoğunluk farklıydı. Eskiden işinin stresini eve taşırdı, şikayet ederdi, bazen öfkelenirdi. Şimdi ise eve bir hafiflik, bir neşe, adeta yeni bir enerjiyle geliyordu. Bu enerji, Elif’in değil, başka birinin varlığıyla beslenmiş gibiydi.

“Demir, bu akşam geç mi geleceksin?” diye sordu Elif, elindeki fincanı tabağına usulca bırakırken. Sesinde belli belirsiz bir titreme vardı.

Demir, gazeteyi indirmeden homurdandı. “Bir iş yemeğim var Elif. Biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedi Elif. Ama bilmiyordu. Eskiden her iş yemeğini detaylarıyla anlatırdı. Kiminle, ne için, nerede… Şimdi ise bu “iş yemekleri” sadece birer kaçış noktasıydı.

O gün, Elif’in içinde bir şeyler koptu. Akşam yemeğini hazırlarken, elleri titredi. Can, on iki yaşındaki oğulları, masada sessizce yemeğini yiyordu. Üniversitede okuyan kızları Ece, şehir dışında olduğu için bu gergin havadan bihaberdi. Elif, Can’a baktı. Bu çocuğun hayatı, babasının kurduğu bu yalan üzerine mi inşa edilmişti?

Demir, o gece sabaha karşı geldi. Elif uyumamıştı, mutfağın penceresinden sokağı izlemişti. Arabanın farları sokağın köşesinden dönüp evin önünde durduğunda kalbi göğsünü delecek gibi atıyordu. Demir içeri girdi, ayakkabılarını sessizce çıkarıp odasına yöneldi. Elif, nefesini tutmuş, bir gölge gibi arkasından gitti. Demir, gömleğini çıkarıp askıya asarken, cebinden düşen küçük, kadifemsi kutuyu fark etmedi. Elif’in gözleri o kutuya takıldı. Gümüş bir kolye kutusuydu. Demir, asla takı takmazdı. Elif’e de en son ne zaman hediye almıştı, hatırlamıyordu bile.

Kutu, küçük bir sır gibi, yerde yatıyordu. Elif, eğildi, titreyen parmaklarıyla kutuyu aldı. Açtı. İçinde zarif bir zincir ve kalpli bir kolye ucu vardı. Üzerinde ince harflerle “Zeynep” yazıyordu.

Zeynep.

Bu isim beyninde yankılandı. Demir, arada bir bahsederdi. “Zeynep çok parlak bir stajyer, çok akıllı, işleri toparlıyor.” Elif, o zamanlar gülümsermişti. Kocası genç yetenekleri destekliyor, ne güzel. Şimdi ise bu isim, göğsüne saplanan buz gibi bir bıçak gibiydi.

Gözleri doldu, boğazı düğümlendi. Hıçkırıklarını içine akıttı. Ne yapacaktı? Ne diyecekti? Yıllardır süren bu kusursuzluk maskesi, şimdi paramparça olmuştu.

Ertesi sabah, Demir hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya oturdu. Elif, kolyeyi masanın üzerine, gazetesinin yanına bıraktı. Demir, gazeteyi alırken kolyeyi gördü. Yüzü bembeyaz oldu. Gözleri Elif’in gözlerine kenetlendi. O an, o bakışta, her şey vardı: suçluluk, korku, yakalanmış olmanın utancı… Ama en çok da, Elif’i kaybetme ihtimalinin soğuk gerçeği.

“Elif, ben…” Demir’in sesi çatallandı.

“Zeynep kim Demir?” Elif’in sesi buz gibiydi, kendi sesine bile yabancıydı. “Bu kolye kime ait?”

Demir, gözlerini kaçırdı. “Bir yanlış anlaşılma var Elif. Bu, iş arkadaşımdan biri için bir hediyeydi. Hediye çekilişi için…”

“Yalan söyleme Demir!” Elif’in sesi mutfakta yankılandı. Can, odasından gelen sesleri duymuş, koridorda durmuştu. Elif, Can’ın varlığını hissedince sesini alçalttı ama öfkesi hiç dinmemişti. “Üzerindeki Zeynep yazısı da hediye çekilişi için mi? Benim için ne zaman böyle bir şey yaptın? Ne zaman bana bir hediye aldın Demir, hatırlıyor musun?”

Demir sessizdi, yere bakıyordu. Omuzları çökmüştü. Sanki o an, yılların Demir’i bir anda küçülmüştü. Bir çocuk gibi, suçüstü yakalanmış, ne yapacağını bilemeyen bir çocuk gibi duruyordu.

“Söyle bana Demir,” diye fısıldadı Elif, sesi acıyla doluydu. “Ne zamandan beri? Kim bu kadın? Ne değişti?”

Demir, sonunda başını kaldırdı. Gözleri kızarmıştı, pişmanlık mı, korku mu, yoksa ikisi de mi vardı, Elif çözemedi. “Elif, lütfen… Bu bir hataydı. Ben seni çok seviyorum. Yemin ederim, bir daha olmayacak. Bir anlık… Bir boşluktu.”

Boşluk. Bu kelime Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Demek ki o boşluğu Elif dolduramamıştı. Yıllarını, gençliğini, hayallerini adadığı adamın hayatında bir boşluk varmış ve bunu başka biri doldurmuştu.

“Benim hayatım ne peki Demir? Benim boşluklarım ne oldu? Sen benim boşluklarımı doldurdun mu? Ben senin için neyim? Evinin kadını, çocuklarının annesi… Ama Elif olarak ben neyim senin için?”

Can’ın sesi duyuldu, “Anne, baba, ne oluyor?”

Elif, oğluna baktı. O masum gözler, her şeyin farkında değillerdi ama gerilimi hissediyorlardı. Bu, artık sadece kendisinin ve Demir’in meselesi değildi. Bu, onların dünyasıydı, parçalanan her parça Can’ın üzerine düşecekti.

“Hiçbir şey oğlum,” dedi Elif, sesi titrek. “Babanla aramızda küçük bir konuşma var, sen odana git.”

Can, ikisinin yüzüne baktı, anlamlandıramadığı ama derinden hissettiği bir acıyla yutkundu ve odasına geri döndü.

Elif, tekrar Demir’e döndü. “Ona nasıl bakacağım şimdi? Benim hayatımı mahvettin Demir. Yıllarımı, güvenimi…”

Demir, masadaki kolyeyi aldı, sanki bir ateşe dokunmuş gibi elini çekti. “Biliyorum, haklısın. Ne desem boş. Ama lütfen, bana bir şans daha ver. Senin için her şeyi yaparım. Yeter ki sen… Sen gitme. Ben sensiz yapamam.”

Elif, Demir’in bu sözlerine artık inanamıyordu. Kaç kez duymuştu bu sözleri? Kaç kez “sensiz yapamam” diyen bir adamın, başka bir kadınla hayat kurduğunu görmüştü? Bu, sadece bir başlangıçtı, bir düşüşün ilk adımı.

İçine attığı acı ve öfke, şimdi bir buz dağı gibi büyüyordu. Yıllardır görmezden geldiği kendi istekleri, ertelediği hayalleri bir bir aklına geliyordu. Mimarlık okumuştu Elif. Çok yetenekliydi. Mezuniyet projeleri ödül almıştı. Ama Demir’le evlendikten sonra, o “büyük kariyer” hayalleri, “mutlu yuva” hayallerinin gölgesinde kalmıştı. Önce Demir’in işleri, sonra Can, sonra Ece… Hep bir başkasının hayatına adanmış bir ömür.

Şimdi, tam da bu anda, her şeyin yıkıldığı bu noktada, Elif kendine sordu: Ben kimim? Demir’siz, çocukların annesi olmadan, ben kimim?

Cevabı, bir anda beyninde şimşek gibi çaktı: Hiç kimse. Koca bir hiç.

Bu düşünce, acısından daha büyük bir darbe oldu. Kendi varlığını, kendi benliğini bir başkasının varlığına o kadar bağlamıştı ki, o bağ koptuğunda ortada bir boşluktan başka bir şey kalmıyordu.

“Sana şimdi bir cevap veremem Demir,” dedi Elif, titreyen sesi nihayet sakinleşmişti ama o sakinlik, derin bir kararlılığın habercisiydi. “Benim düşünmem gereken çok şey var. Senin bu hatan, sadece evliliğimizi değil, benim kendimi de sorgulamama neden oldu. Benim de kendime bir şans vermem gerekiyor.”

Demir’in yüzündeki pişmanlık, yerini şaşkınlığa bıraktı. “Kendine mi? Ne demek bu?”

“Demek ki,” dedi Elif, kolyeyi masadan alıp Demir’in avucuna bıraktı, “Benim için, yıllardır unutulmuş bir Elif var. Ve ben onu bulmak zorundayım. Sen de bu süre zarfında, ne istediğine, neye sahip olduğuna ve neyi kaybettiğine karar ver.”

Elif, masadan kalktı. Mutfaktan çıktı. Demir’in şaşkın bakışlarını arkasında bırakarak, Can’ın odasına gitti. Kapıyı çaldı, içeri girdi. Can, yatağında oturmuş, küçük oyuncak arabalarıyla oynuyordu ama yüzü solgundu.

“Anne, siz iyi misiniz?”

Elif, oğlunun yanına oturdu, saçlarını okşadı. “İyiyiz oğlum. Sadece babanla biraz sorunumuz var, o kadar. Ama her şey düzelecek, merak etme.” Yalan söylüyordu. Hiçbir şey aynı olmayacaktı. Ama Can’ın bu acıyı yaşamasına izin vermeyecekti.

Akşam yemeğinde Demir masadaydı, ama yemeğe dokunmuyordu. Sanki ağırlığı çökmüş gibiydi. Elif, Can’la sohbet etmeye çalışıyor, ortamdaki gerilimi dağıtmaya uğraşıyordu.

O gece Elif, uyuyamadı. Yatağının ucuna oturdu, yıllar önce üniversitede çizdiği mimari projeleri gösteren eski defterini çıkardı. Tozlu defterin sayfalarını çevirdikçe, bir zamanlar ne kadar tutkulu, ne kadar hayalleri olan bir kadın olduğunu hatırladı. O keskin çizgiler, o cesur tasarımlar… Hepsi sanki o eski Elif’in birer parçasıydı.

Telefonunu aldı. Uzun zamandır aramadığı eski üniversite arkadaşı, şimdi ünlü bir mimarlık ofisinin ortağı olan Aylin’in numarasını buldu. Parmağı, arama tuşunun üzerinde bir an durdu. Yıllar sonra… Bu kadar uzun bir aradan sonra… Cesaret mi edecekti? Ne diyecekti? “Merhaba Aylin, ben Elif, hatırladın mı? Hani şu yıllardır hiçbir şey yapmayan, kocasının gölgesinde kalmış Elif… Acaba bana iş var mı?”

Bir kahkaha attı, acı bir kahkaha. Ama sonra derin bir nefes aldı. Kaybedecek neyi vardı ki? Zaten her şeyini kaybetmiş gibi hissediyordu. Belki de bu, kaybetmek değil, yeniden kazanmaktı. Kendini.

Arama tuşuna bastı. Telefon çaldı, bir kez, iki kez… Kalbi hızla çarpıyordu.

“Alo? Aylin ben.”

Elif, boğazını temizledi. “Aylin, merhaba. Ben Elif. Elif Öztürk. Hatırladın mı?”

Karşı taraftan kısa bir sessizlik geldi, ardından şaşkın ama sıcak bir ses yükseldi: “Elif! Aman Tanrım, ne kadar oldu? Kaç yıl oldu görüşmeyeli? Sen misin gerçekten?”

“Benim,” dedi Elif, gözleri doldu. Ama bu seferki yaşlar, acıdan değil, umuttandı. “Benim Aylin. Ve sana anlatmam gereken çok şey var. Belki de senden bir iyilik istemem gerekiyor.”

Aylin’in sesi nazikti, anlayışlı. “Ne olursa olsun, biliyorsun yanındayım Elif. Ama önce, nasılsın? Her şey yolunda mı?”

Elif derin bir nefes aldı. “Hayır Aylin, hiçbir şey yolunda değil. Ama her şey yoluna girecek. En azından ben öyle umuyorum.”

Telefonu kapattığında, Elif’in yüzünde uzun zamandır görmediği bir ifade vardı. Gölgesi, onu uzun süre takip eden o görünmez, sessiz gölge, yavaşça geri çekiliyordu. Yeni bir Elif doğuyordu, küllerinden, yalanlardan, ihanetin derin yaralarından. Demir, evlerinin loş koridorunda durmuş, Elif’in odasından süzülen ışığa bakıyordu. O ışık, artık sadece Elif’e aitti, Demir’in gölgesinde kalmaya niyetli olmayan, kendi yolunu aydınlatacak bir ışık. Ve Demir, o ışığın içinde artık kendine yer olmadığını, kaybolan şeyin sadece Elif’in güveni olmadığını, aynı zamanda kendi hayatının da bu ışıkla beraber solup gittiğini acı bir şekilde anlamıştı. Gerçek ihanet, sadece başkasına değil, kendi geleceğine de vurulan en ağır darbeydi. Elif, yıllardır başkalarının gölgesinde tuttuğu kendi varlığını, tam da bu ihanetin karanlığında buluyordu. Yeni bir başlangıçtı bu, dikenli ama umut dolu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top