Aile dramı

Taş Duvarlar, Cam Duvarlar

8 dakikalık okuma · 1392 kelime

Elif, Nişantaşı’nın ışıltılı sokaklarına düşen sonbahar akşamının soğuk nefesini içine çekti. Sıcak bir kahve kokusu, fırından yeni çıkmış kruvasanların buğulu rayihasıyla karışıyordu. Çalıştığı galerinin penceresinden dışarıyı seyrederken, vitrinin ötesindeki yaşamın sanki başka bir gezegene ait olduğunu düşünmeden edemedi. Kendisi, annesinin bitmek bilmeyen borçları, kardeşinin okul taksitleri ve Kadıköy’deki daracık evlerinin kasveti arasında sıkışıp kalmıştı. Buradaki her şey, her bir taş bina, her bir lüks mağaza vitrini, onun dünyasına örülmüş camdan, ama bir o kadar da geçilmez bir duvardı.

İşte tam o anda içeri girdi. Demir. Adı gibi sağlam, duruşu gibi kendinden emin. Galerinin kapısı açılırken gümüş bir zilin tınısı Elif’in yorgunluktan buğulanmış bilincini silkeler gibi oldu. Demir, bakışlarını sergilenen modern sanatlardan çok, Elif’in üzerine sabitledi. Koyu renk ceketi, zarif saati ve Elif’in asla bir araya getiremeyeceği türden parçaları ustaca harmanlayan tarzıyla, buraya ait olduğunu haykırıyordu. Elif’in elleri, istemsizce tezgâhın altındaki önlüğüne uzandı, kırışık olup olmadığını kontrol etti. Gereksiz bir hareket.

İlk başta sadece bir müşteriydi Demir. Sonra meraklı bir sanatsever. Ardından, akşam galeriyi kapatırken kapının önünde bekleyen, Elif’i evine bırakmayı teklif eden bir adam. Elif, ilk başta tereddüt etti. Nişantaşı’ndan Kadıköy’e, bir taksi parası bile ona lüks gelirdi. Ama Demir’in gözlerindeki samimiyet, teklifindeki kibarlık, Elif’in o anki yorgunluğunu unutturdu. Ve ilk taksi yolculuğu, kısa bir sohbetle başladı. Demir, iş hayatından, yurt dışı eğitimlerinden, Elif ise sadece okulundan ve sanat tutkusundan bahsetti. Ailesini, Kadıköy’deki yaşamını, zorluklarını gizli tuttu. Bir yanı, Demir’in gözündeki ışıltıyı kaybetmekten korkuyordu.

Günler haftalara, haftalar aylara döndü. Elif, Demir’le birlikteyken tüm o taş ve cam duvarların ortadan kalktığını hissediyordu. Demir, onun için sadece zengin bir adam değildi; esprili, düşünceli, dünyayı farklı gözlerle görmesini sağlayan bir ruh eşiydi. Birlikte konserlere gittiler, galeri açılışlarında saatlerce sanat üzerine tartıştılar, Boğaz’ın kenarında sabahlara kadar sohbet ettiler. Demir, Elif’in sanata olan tutkusuna hayrandı, onun hayata karşı duruşuna saygı duyuyordu. Elif ise Demir’in hayatı algılayışındaki derinliği, bazen çocuksu kalışını seviyordu. Ama Demir’in hayatında “para” kelimesi hiç telaffuz edilmiyor, her şey kendiliğinden, zahmetsizce akıyordu.

Elif, Demir’in arkadaşlarının arasına girdiğinde ise o cam duvar yeniden beliriyordu. Nişantaşı’ndaki şık restoranlarda yedikleri yemekler, Bodrum’daki yazlık evlerinde geçirdikleri hafta sonları… Herkesin üniversite yurt dışı deneyimleri, pahalı hobileri vardı. Elif’in bahsetmekten çekindiği annesinin mahalle pazarları, kardeşinin devlet okulu imtihanları, onların dünyasına ne kadar yabancıydı. Demir bunu fark etmiyordu belki de, ya da fark etmek istemiyordu. “Sen çok doğal ve samimisin, Elif. Onlar zaten seni o yüzden seviyor,” derdi hep. Ama Elif, o bakışlardaki “fakir ama gururlu” imajını, meraklı soruların ardındaki “nasıl başardı” imasını hissediyordu.

Demir, Elif’in ailesiyle tanışmak istediğinde, Elif’in kalbi hızla çarpmaya başlamıştı. Annesi Zeynep Hanım, Kadıköy’ün ara sokaklarından birinde, eski bir apartman dairesinde, evde terzi işleri yaparak geçinmeye çalışıyordu. Küçük erkek kardeşi Can, üniversiteye hazırlanıyordu. Evleri sıcaktı, samimiydi, ama lüksten uzaktı. Demir’in şık arabası mahallede durduğunda tüm komşuların bakışları üzerlerine çevrilmişti. Zeynep Hanım, sofraya elindeki en güzel porselenleri dizmiş, Demir için özel olarak en sevdiği börekleri yapmıştı. Sohbet sıcaktı, samimiydi. Demir, Zeynep Hanım’ın ellerini öpmüş, Can’la futbol üzerine konuşmuştu. Giderken, “Harika bir ailen var Elif,” demişti. Elif o gece uzun zamandır ilk kez bu kadar huzurlu hissetti.

Ama huzur kısa sürdü. Sıra Demir’in ailesiyle tanışmaya geldiğinde, Elif’in içindeki gerilim yeniden tavan yaptı. Demir’in babası Orhan Bey, holdingin başında, şehirdeki en büyük sanayicilerden biriydi. Anneleri Semiha Hanım ise cemiyetin tanınmış yüzlerinden. Boğaz’daki yalılarına ilk girdiğinde, Elif nefesinin kesildiğini hissetti. Yüksek tavanlar, antika mobilyalar, duvarlardaki paha biçilmez tablolar… Sanki bir müzede yürüyordu. Orhan Bey, Elif’e mesafeli ama kibar bir gülümsemeyle “Hoş geldiniz,” dedi. Semiha Hanım ise Elif’in kıyafetlerini baştan aşağı süzdü, gözlerindeki o ince, neredeyse görünmez küçümseme Elif’in iliklerine kadar işledi.

Yemek boyunca Elif kendini bir sınavda gibi hissetti. Ailesinden, geçmişinden bahsederken kelimelerini özenle seçti. Orhan Bey, “Sanatla uğraşmanız ne güzel,” dediğinde sesi sanki alay ediyordu. Semiha Hanım, Elif’in nereden mezun olduğunu sorduğunda, “Devlet üniversitesi, Güzel Sanatlar,” cevabına karşılık “Ah, ne güzel,” diyerek gözlerini devirmişti. Demir, babasının ve annesinin Elif’e karşı bu soğuk, sorgulayıcı tavrına içerliyordu, ama sessizliğini koruyordu. Yemeğin sonunda, Orhan Bey, “Memnun olduk Elif. Demir’in yeni arkadaş çevresi hepimize iyi geliyor,” dedi. “Arkadaş çevresi…” kelimesini vurgulayışı, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı.

O günden sonra her şey değişmeye başladı. Demir, ailesinin tavrından dolayı mahcup, Elif ise gururu kırık bir şekilde, ilişkilerindeki o görünmez çatlağı hissediyordu. Bir akşam, Elif’in kardeşi Can’ın üniversite sınavlarına hazırlanırken ek derslere ihtiyacı olduğunu ve annesinin bu masrafı karşılamakta zorlandığını öğrendi. Elif, kardeşine yardımcı olabilmek için galeriden ek mesai istiyordu. Demir’e durumu anlattığında, Demir hemen atıldı: “Elif, neden dert ediyorsun? Ben hallederim. Hangi kursa gitmek istiyorsa hemen kaydettiririz.”

Bu teklif, Demir’in gözünde doğal bir yardım eliydi. Ama Elif için, o an yıkılan cam duvarın binlerce parçaya ayrılışıydı. “Demir, ben… Hayır,” dedi sesi titreyerek. “Buna gerek yok. Ben kendim hallederim.”
Demir şaşkındı. “Neden böyle yapıyorsun Elif? Yardım etmek istiyorum. Benim için hiç sorun değil ki. Hem Can’ın geleceği söz konusu.”
“Senin için sorun değil, biliyorum,” dedi Elif, sesi yükselerek. “Senin için her şey sorun değil Demir. Para, hayat, gelecek… Ama benim için öyle değil. Ben o parayı Can için kazandığımda, bunun bir değeri olacak. Senin o ‘hiç sorun değil’ dediğin yardımın, benim gururumu kırıyor, anlıyor musun?”
Demir’in yüzü bembeyaz oldu. “Ben seni kırmak istemedim Elif. Sadece yardım etmek istedim.”
“Biliyorum,” dedi Elif gözleri dolarak. “Ve işte tam da bu yüzden olmuyor Demir. Sen, benim dünyamdaki zorlukların ne anlama geldiğini hiçbir zaman tam olarak anlayamayacaksın. Senin için çözümü kolay olan her şey, benim için bir savaş. Ve ben bu savaşı kendi başıma vermek zorundayım.”

Tartışma uzadı. Demir, Elif’i suçladı, “Benim paramla değil, seninle beraberim ben!” diye bağırdı. Ama Elif’in kalbi artık buz kesmişti. O akşam, ilk kez aralarındaki uçurumun sadece para olmadığını, bir zihniyet, bir yaşam biçimi farkı olduğunu anladı. Elif için onur, gurur, çaba her şeyden önce geliyordu. Demir için ise hayat, sorunları en pratik yoldan çözme sanatıydı. Ama o pratik yollar, Elif’in dünyasının temelini sarsıyordu.

İki hafta sonra ayrıldılar. Sakince, gözleri dolu dolu. İkisinin de birbirine olan sevgisi azalmamıştı belki, ama aralarındaki o taş duvar, o cam duvar, görünmez ama aşılamaz bir engel olarak duruyordu. Elif, ayrılık sonrası daha da çok çalıştı. Kardeşi Can için biriktirdiği paranın yanına, kendi ek ders masraflarını da ekleyerek, bir yandan galeride çalışmaya devam ederken bir yandan da sanatsal projelerine ağırlık verdi. Gece yarılarına kadar uyumadı, yorgunluktan bitap düştüğü anlarda Demir’i düşündü. Ama şimdi onun o “kolay” çözüm teklifinin aksine, kendi çabasıyla elde ettiği her başarı, Elif’e daha büyük bir özsaygı ve güç veriyordu.

Yıllar geçti. Elif, Kadıköy’deki o küçük galerideki işinden ayrılmış, kendi sanat atölyesini ve küçük, şirin bir kafe-galeriyi açmıştı. Sanat camiasında tanınan, genç ve başarılı bir küratör ve sanatçı olarak adı duyulmaya başlamıştı. Kardeşi Can ise başarılı bir mühendis olmuş, annesi Zeynep Hanım’ın yüzü gülmeye başlamıştı. Elif’in artık Nişantaşı’nın ışıltılı sokaklarına bir yabancı gibi bakmıyordu, ama kendi ayakları üzerinde durmanın, kendi dünyasını kurmanın gururunu yaşıyordu.

Bir akşam, kendi galerisinde bir sergi açılışındaydı. Kalabalık, hareketli bir geceydi. Elif, sanatseverlerle sohbet ederken, kapıda duran tanıdık silüeti fark etti. Demir. Yıllar yüzünü olgunlaştırmış, o çocuksu ifadesinin yerini daha ciddi bir duruş almıştı. Üzerindeki takım elbise her zamanki gibi kusursuzdu, ama bakışlarında bir hüzün vardı. Yavaş adımlarla Elif’e doğru yaklaştı.

“Elif,” dedi sesi fısıltı gibi. “Harika bir iş çıkarmışsın. Çok etkilendim.”
Elif gülümsedi. “Teşekkür ederim, Demir.” Göz göze geldiler. O eski elektrik, o eski aşkın anısı bir anlığına ortalığı sardı, sonra dağıldı.
“Nasılsın?” diye sordu Demir.
“İyiyim. Kendi dünyamı kurdum,” dedi Elif, bakışlarıyla galeriyi süzerek. “Sen?”
Demir içini çekti. “Ben de… İyi diyelim. Babamın işlerinin başına geçtim. Ama…” Duraksadı. “Ama bazen düşünüyorum da, senin dünyan benimkinden daha gerçek Elif.”
Elif, Demir’in sözlerinde samimi bir pişmanlık ve bir farkındalık hissetti. Sanki o da kendi cam duvarını görmeye başlamıştı. “Herkes kendi duvarlarını kendisi örer Demir,” dedi Elif. “Önemli olan, o duvarların içinde nasıl bir hayat kurduğun.”
Bir anlık sessizlik oldu. Gözleri yeniden buluştuğunda, eski sevgilinin, eski yaraların ötesinde, iki yetişkin insanın karşılıklı saygısı vardı. Onları ayıran taş duvarlar ve cam duvarlar hala oradaydı belki, ama Elif o duvarları kendi tuvali ve fırçasıyla renklendirmiş, içindeki boşluğu doldurmuştu. Demir ise o duvarların ötesindeki dünyanın varlığını şimdi daha net görebiliyordu.

Demir hafifçe başını salladı, gözlerinde geçmişin izleri. “Haklısın,” dedi. “Haklıydın.”
Elif, küçük, anlamlı bir gülümsemeyle onu onayladı. “Geldiğin için teşekkür ederim, Demir.”
Demir bir süre daha Elif’in gözlerinin içine baktı, sonra etraftaki sanat eserlerine döndü. Dönüp giderken, Elif’in kendi elleriyle ördüğü, özgürlük ve başarıyla parlayan o yeni dünyanın içinde, artık ona ait bir yer olmadığını anlamış gibiydi. Elif ise, kendi kurduğu bu sağlam, renkli dünyada, bir zamanlar aşılmaz sandığı o duvarların, aslında birer merdivene dönüştüğünü bilerek, huzurla gülümsedi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top