aile dramı

Enkazın Gölgesindeki Aşk

8 dakikalık okuma · 1150 kelime

Elif, pencereden usul usul süzülen akşam güneşine bakarken, evliliğinin de tıpkı bu ışık gibi yavaşça çekildiğini, rengini yitirdiğini düşünüyordu. On yıl önce, Can’ın o ışıltılı, kendinden emin gülüşüne kapılıp evlendiğinde, hayatının böyle bir rutinler silsilesine dönüşeceğini hayal bile edemezdi. Şimdi, Can’ın iş gezileri, toplantıları ve hiç bitmeyen projeleri, aralarındaki görünmez duvarları daha da yükseltmiş, Elif’i kendi sessizliğinin ve yalnızlığının orta yerine bırakmıştı. Akşam yemekleri çoğu zaman tek başına yenir, filmler tek başına izlenir, hayatın kendisi bile tek başına yaşanır olmuştu. Can kötü bir adam değildi; sadece meşguldü, sadece kendi dünyasında kaybolmuştu. Ve bu durum, Elif’in ruhundaki boşluğu daha da derinleştiriyordu.

Her şey, Emre’nin Almanya’daki yüksek lisansını tamamlayıp İstanbul’a kesin dönüş yapmasıyla başladı. Can’ın küçük kardeşi Emre. Elif, Emre’yi hep severdi. Abisinin aksine daha sanatsal, daha içe dönük, bakışlarıyla bile anlatan bir yanı vardı. Mimarlık okumuş, mezuniyet projeleriyle ses getirmiş, ancak daha sonra kendini fotoğrafçılığa adamış, dünyayı farklı bir pencereden görmeyi seven bir ruhtu. İstanbul’a döndüğünde, ilk başlarda Can ve Elif’in evinde, misafir odasında kaldı. O günler, Elif’in monoton hayatına ansızın düşen bir renk damlası gibiydi.

Emre, evde olduğu zamanlar, Elif’le mutfakta kahve içer, gündelik şeyler hakkında konuşur, bazen sadece susup pencereden şehri izlerlerdi. Can’ın “Ne o, yengeyle sıkı fıkı oldunuz?” şeklindeki şakalarına Elif sadece gülümser, içinden ise Emre’nin varlığının kendisi için ne kadar değerli olduğunu bilmezdi kocasının. Emre, Elif’i gerçekten görüyor gibiydi. Gözlerindeki hüzünleri, gülüşlerinin ardındaki yorgunluğu, Can’ın fark etmediği ya da fark etmek istemediği her şeyi. Bir keresinde, Elif’in bir tabloya uzun uzun baktığını fark etmiş, “Çok seversin bu Van Gogh reprodüksiyonunu, değil mi? Ama aslında içindeki fırtınayı daha çok hissediyorsun gibi geliyor bana,” demişti. Elif şaşkınlıkla ona bakmış, ilk kez birinin kendi iç dünyasını bu kadar net görebildiğini hissetmişti. Can, o tabloyu sadece dekor olarak görürdü.

Emre, evden ayrılıp kendi stüdyo dairesine taşındığında, Elif yeniden eski yalnızlığına dönmüştü. Ancak aralarındaki bağ, artık kopmayacak kadar güçlenmişti. Emre sık sık Elif’i arar, Can’ın olmadığı zamanlarda kahve içmeye davet ederdi. Bazen Emre’nin stüdyosuna gider, saatlerce fotoğraf makineleri hakkında konuşur, çektiği karelere bakar, o anlarda dünya durur gibi hissederdi. Emre’nin gözleri, fotoğraf çekerkenki gibi bir tutkuyla parlardı Elif’e bakarken. Bu bakışlar, Elif’in içinde uzun zamandır uykuda olan bir şeyi uyandırıyordu; bir arzuyu, bir keşfi, yaşama dair bir umudu.

İlk öpücük, yağmurlu bir akşamda, Emre’nin stüdyosunun kapısının eşiğinde oldu. Elif, Can’ın bir iş gezisinden dönmesini beklerken, Emre’yle bir film izlemiş, bir şişe şarap bitirmişlerdi. Kapıdan ayrılırken, Emre Elif’in elini tuttu. Elif’in gözleri, Emre’nin gözlerinde kayboldu. İkisinin de nefesleri hızlanmıştı. Emre yavaşça eğildi, dudakları Elif’inkilere değdiğinde, Elif on yıl önce unuttuğu bir heyecanı yeniden hissetti. Bu bir öpücükten fazlasıydı; bir fısıltıydı, “Yalnız değilsin,” diyen bir ses. Elif kendini durduramadı, durdurmak da istemedi. O gece, Can’ın karısı, Emre’nin ablası olma sınırlarını aştı.

İlişkileri, bir sırrın ağırlığı altında gelişti. Her buluşma, kalplerini hızlandıran bir tehlike ve yasak bir zevk kokuyordu. Her telefona cevap vermeyiş, her geç kalış, Elif’in kalbini ağzına getiriyordu. Emre ile geçirdiği her an, Can’la geçirdiği on yıldan daha gerçek, daha dolu geliyordu. Emre, Elif’in içindeki kadını, ilham perisini uyandırmıştı. Onunla konuşurken kendini özgür, canlı ve arzulanır hissediyordu. Emre ise Elif’e olan aşkını, en güzel fotoğraflarını çeker gibi bir tutkuyla yaşıyordu. Onun her gülüşünü, her hüznünü, her anını ölümsüzleştirmek istiyordu.

Ancak bu mutluluk, sürekli bir dikenli tel üzerinde yürümek gibiydi. Küçük bir yanlış adım, her şeyi yıkabilirdi. Aile yemekleri, bayram ziyaretleri, sıradan buluşmalar bile işkenceye dönüşmüştü. Can’ın yanında otururken, Emre’nin gözlerinden kaçmak, elini yanlışlıkla değmemek, bakışlarını gizlemek… Her şey bir oyundu ve bu oyun, Elif’i günden güne yıpratıyordu. Vicdan azabı, Elif’in içini kemiriyordu. Can’ı aldatmak bir yana, onun kardeşine duyduğu bu aşk, ailenin dokusunu parçalamak anlamına geliyordu. Can’ın yüzündeki iyi niyetli gülümsemeyi gördüğünde, boğazına düğümlenen suçluluk hissi, onu bazen nefessiz bırakıyordu.

Bir akşam, Emre’nin doğum gününü kutlamak için Can ve Elif, Emre’nin dairesine gitmişlerdi. Hava gergindi. Elif, Emre’ye sadece “iyi ki doğdun” demekle yetinmiş, aralarındaki elektriği gizlemek için çırpınmıştı. Can, Emre’ye aldığı pahalı fotoğraf makinesini hediye ederken, Emre’nin gözleri Elif’in üzerindeydi. Bir an, Can’ın dikkatini dağılmış gibi hissetti Elif. Can, son zamanlarda evde Elif’in dalgınlığını, huzursuzluğunu fark etmişti ama bunu iş stresine bağlıyordu. Ancak o gece, bir şeyler farklıydı.

Akşam yemeği bittikten sonra, Can salonda Emre ile iş konularından konuşurken, Elif mutfakta masayı topluyordu. Emre, mutfağa geldi, Elif’e yardım etme bahanesiyle yaklaştı. Fısıltıyla, “Nasılsın? Çok solgunsun,” dedi. Elif, “İyi değilim, Emre. Bu böyle gitmez,” diye karşılık verdi. O an, Elif’in elinden tuttu ve parmaklarını okşadı. Tam o sırada Can, bir bardak su almak için mutfağa girdi. Durdu. Gözleri önce Elif’in elini tutan Emre’nin eline, sonra Emre’nin Emre’nin Elif’e bakan gözlerine kaydı. Elif’in yüzündeki korku ve suçluluk, her şeyi apaçık ortaya serdi.

Mutfaktaki sessizlik, tüm şehrin gürültüsünü yutmuş gibiydi. Can’ın yüzündeki gülümseme, yavaşça yerini donuk bir ifadeye bıraktı. Önce anlamadı, sonra anladı, sonra da inanamadı. “Ne oluyor burada?” diye sordu sesi titreyerek. Elif elini hızla çekti. Emre, Can’ın gözlerinin içine baktı, gözlerinde meydan okuyan bir kararlılık ve aynı zamanda tarifsiz bir acı vardı. “Can…” diye başladı. Can, konuşmasını yarıda kesti. “Ne Can’ı? Sen ne yaptın, Elif? Sen ne yaptın, Emre?” Kelimeleri, her biri ayrı bir bıçak darbesi gibiydi.

O gece, bir aile yıkıldı. Can’ın öfkesi, çığlıkları, kırılan tabakların sesleri, Emre’nin sessiz duruşu ve Elif’in hıçkırıkları… Hepsi, o evin duvarlarına kazındı. Can, her ikisine de inanmak istemedi, kabullenmek istemedi. Küçük kardeşinin karısına duyduğu ihanet, onun için bir felaketti. Elif, tüm gece Can’ın karşısında durdu, gerçekleri inkar etmeye çalışmadı. Gözyaşları içinde, yıllardır içinde biriken boşluğu, yalnızlığı, Emre’nin nasıl bir ışık olduğunu anlattı. Can dinlemedi. Dinlemek istemedi. “Kardeşimle mi?” diye tekrarladı defalarca. “Benim canım kardeşimle mi?”

Ertesi sabah, Elif o evden ayrıldı. Yanına sadece bir sırt çantası alabildi. Can’ın gözlerindeki kırgınlık, öfke ve hayal kırıklığı, onu bir ömür boyu takip edecek bir anı olarak beynine kazındı. Emre, Can’la yüzleşmek zorunda kaldı. Yıllarca süren kardeşlik, bir anda düşmanlığa dönüştü. Emre, Elif’i sevdiğini, onunla olmak istediğini söylediğinde, Can onu hayatından tamamen çıkardı. Ne telefonlarına cevap verdi ne de bir daha yüzüne baktı.

Elif ve Emre, yeni bir hayata başladılar. Başlangıçta her şey zorluydu. Aileleri arkalarını dönmüştü. Ortak arkadaşları ya Can’ın tarafını tutmuş ya da her iki taraftan da uzak durmayı tercih etmişti. Toplumun yargılayıcı bakışları, fısıltılar, ikisini de derinden etkiledi. Emre’nin işleri durma noktasına geldi. Elif, eski işine geri dönmekte zorlandı. Yasak aşklarının bedelini, en ağır şekilde ödüyorlardı.

Bir yıl sonra, küçük bir apartman dairesinde, birbirlerine sarılmış otururlarken, pencereden İstanbul’un kış manzarası görünüyordu. Emre, Elif’in saçlarını okşarken, “Pişman mısın?” diye fısıldadı. Elif, başını kaldırıp Emre’nin gözlerinin içine baktı. Gözlerinde hüzün vardı ama aynı zamanda dingin bir kararlılık da. “Hiçbir şeye pişman değilim, Emre. Sadece Can için üzgünüm. O bunu hak etmedi.” Emre, Elif’in elini sımsıkı tuttu. “Biliyorum. Ama biz de bunu hak etmedik.”

O gün, Elif ve Emre, birbirlerine kavuştukları bir dünya inşa ederken, geride bıraktıkları dünyanın enkazında büyük bir sessizlik yankılandı. Aşkları, yıkılan bir yuvanın ve dağılan bir ailenin gölgesinde yeşerecekti, belki de sonsuza dek. Ama o an, birbirlerinin nefeslerinde, birbirlerinin sıcaklığında, bir avuç mutluluğu bulmuşlardı. Ve bu mutluluk, taşıdıkları tüm yükün ağırlığını hafifletmeye yetiyordu, en azından bir süreliğine.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top