Sosyal Drama

Mermer Merdivenler

8 dakikalık okuma · 1460 kelime

Ayşe, elindeki paspasla Barış Bey’in geniş, minimal ofisinin parlak zemininde son turunu atarken, pencereden süzülen İstanbul’un boğaz manzarasına takıldı gözleri. Her sabah aynı manzara, her sabah aynı derin iç çekiş. Bu pencerelerin ardında dönen işlere, çizilen kampanyalara, söylenen parlak fikirlere her gün kulak misafiri oluyor, bazen notlar alıyor, bazen de sadece hayal kuruyordu. Üniversitenin açıköğretimden edebiyat bölümünü okuyor, bir yandan da hayatta kalma mücadelesi veriyordu. Annesi hasta, küçük kardeşi okuldaydı ve babası yoktu. Ailenin tüm yükü, yirmi üç yaşındaki narin omuzlarındaydı.

“Erkencisin Ayşe,” dedi arkasından gelen tok, genç bir ses. Ayşe irkildi, elindeki paspas sapını sımsıkı tuttu. Barış Bey’di. Ajansın genç, parlak kreatif direktörü, aynı zamanda sahibinin de oğlu. Yurt dışında eğitim almış, babasının kurduğu bu dev ajansı devralmaya hazırlanıyordu. Gömleği her zamanki gibi ütülü, saçları özenle taranmıştı. Ayşe, onun her zaman bu kadar kusursuz görünmesine şaşıyordu. Kendisi ise, kaç yaşında olduğunu unutmuş bir eşofmanın içinde, saçları topuz yapılmış, yüzünde uykusuzluğun izleriyle dolaşıyordu.

“İşim erken bitti, Bay Barış. Erken geldim bugün,” dedi Ayşe, sesi beklediğinden daha alçak çıkmıştı.
Barış gülümsedi. “Biliyorum, her sabah böyle. Merak ediyorum, sabahın köründe bu ajansın tozunu yutarken ne düşünüyorsun?”
Ayşe omuz silkti. “Düşünecek ne çok şey var ki Bay Barış? İşimi yapıyorum işte.”
Barış sandalyelerden birine oturup masasının üzerindeki kalın, yabancı bir kitaba uzandı. “Ama sen sadece işini yapan biri değilsin sanki. Geçen gün seni ofisin en kuytu köşesinde, bir bankta oturmuş Dostoyevski okurken gördüm. Kitap okuyan temizlik görevlisi… Bu nadir bir görüntü Ayşe. Hatta sanırım tek örneğisin.”
Ayşe’nin yanakları hafifçe kızardı. “Boş zamanlarımda okurum. Sevdiğim bir yazar.”
“Vay, ‘sevdiğim bir yazar’ demek. Ne güzel. Peki, ne okuyorsun şimdi?”
“Şey… Ajansın kütüphanesinden aldığım bir kitap. Virginia Woolf. Denemeleri.”
Barış şaşırmıştı. Gözlerinin içi parladı. “Woolf mı? Harika. Çok ince bir zevkin var Ayşe. Ben de çok severim. Ne düşünüyorsun, yani okuduklarından?”
Ayşe tereddüt etti. Hiç kimse ona işi dışında ne düşündüğünü sormamıştı. “Kadınların toplumdaki yeri, yaratıcılık üzerine… Zorluklar üzerine yazıyor. Çok gerçekçi.”
Barış bir süre Ayşe’ye baktı, sanki onu ilk defa görüyormuş gibi. “Haklısın. Çok gerçekçi. Peki, senin bu dünyaya dair hayallerin var mı Ayşe?”
Ayşe gülümsedi. Bir an için içinden geçenleri söylemek istedi ama sonra kendini frenledi. Bu ofiste, bir temizlik görevlisinin hayallerinden bahsetmesi ne kadar da yersiz kaçardı. “Hayallerim var Bay Barış. Ama şimdilik sadece içimde.”
Barış, onun gözlerindeki pırıltıyı görmüş gibiydi. “Umarım bir gün bu hayallerini gerçekleştirme fırsatı bulursun Ayşe. Bu çok önemli.”

O günden sonra Barış Bey’in Ayşe’ye olan tavrı değişti. Masasında, bazen üzerine küçük notlar iliştirilmiş, yaratıcılık üzerine kitaplar, dergiler, hatta ajansın hazırladığı kampanya raporları bulmaya başladı. İlk başlarda bunların Barış Bey’den geldiğini anlamadı, ta ki bir sabah Barış Bey elinde bir kitapla gelip “Bu da ilgini çekebilir Ayşe, bence sen iyi bir gözlemcisin,” diyene kadar. Ayşe, ona minnettardı. Her sabah erkenden gelip işini bitirdikten sonra, ajansın öğle tatilinde boşalan kütüphanesine kapanıyor, bu kitapları okuyor, notlar alıyordu. Edebiyat bölümünde öğrendiği teorik bilgileri, ajansın pratiğiyle birleştirmeye çalışıyordu. Belki bir gün… Kim bilir?

Bir hafta sonra ajans büyük bir krizle çalkalanıyordu. En büyük müşterilerinden biri, yeni kampanya fikirlerini beğenmemiş, lansmana az bir zaman kala tüm projeyi iptal etmişti. Barış Bey’in ofisinin kapısı kilitlenmişti, içeriden yükselen gergin sesler tüm koridoru sarmıştı. Ayşe, her zamanki gibi koridoru temizlerken, içeriden gelen konuşmaları dinlemek zorunda kaldı. Barış Bey, ekibine bağırıyordu. “Ne yapacağız şimdi? Bir hafta içinde yeni bir fikir bulmalıyız! Yeni, taze, daha önce hiç düşünülmemiş bir şey!”
O sırada, Ayşe’nin aklında bir fikir şimşek gibi çaktı. Günlerdir ajansın koridorlarında duyduğu, yarım yamalak dinlediği toplantılardan, okuduğu raporlardan edindiği birikimle, müşterinin ürününe farklı bir açıdan yaklaşan, basit ama çarpıcı bir slogan ve konsept belirdi zihninde. Kalbi deli gibi çarpıyordu. Söylemeli miydi? Bir temizlik görevlisi olarak, bir kreatif direktöre akıl vermek… Bu ne cüret olurdu!

Akşamüstü, herkes ajansı terk ettiğinde, Ayşe Barış Bey’in masasına yaklaştı. Masasının üzerinde not defteri ve kalemi vardı. İçinden bir ses, “Yapmalısın Ayşe,” diye fısıldadı. Elini titreyerek uzattı, defteri açtı ve zihnindeki fikri, kısa, net cümlelerle not aldı. Bir slogan, birkaç cümlelik bir açıklama. Ve utana sıkıla defteri kapattı, yerine koydu. Sabah Barış Bey’in bunu görme ihtimali ne kadardı? Belki hiç görmezdi, belki görse de dikkate almazdı. Ama yine de içinde bir umut belirdi.

Ertesi sabah ajansın atmosferi daha da gerginleşmişti. Barış Bey’in ofisinin kapısı yine kapalıydı ama içeriden gelen sesler daha sakin, daha odaklanmış görünüyordu. Ayşe, merakla temizliğini bitirip ayrılırken, Barış Bey’in yardımcısı Aylin Hanım’ın sevinçle telefonla konuştuğunu duydu: “Evet, aynen öyle! Barış Bey’in yeni fikri harika! Müşteri bayıldı! Sonunda kurtulduk!”
Ayşe’nin kalbi duracak gibi oldu. Yeni fikir… Acaba o muydu?

Akşam, herkes dağıldığında Barış Bey, ofisinden çıktı ve koridorda Ayşe’yi gördü. Yüzünde kocaman bir gülümseme vardı. “Ayşe! Sana inanamıyorum!”
Ayşe panikledi. “Ne oldu Bay Barış?”
Barış Bey yanına geldi, elinde Ayşe’nin not defteri vardı. “Bu! Bu fikir! Bu kampanya kurtardı bizi! Müşteri çok beğendi! Sen ne yaptın Ayşe? Bu nasıl bir deha?”
Ayşe’nin yanakları kıpkırmızı oldu. “Ben sadece… Sadece bir fikir düşündüm. Yazdım. Ama nasıl…”
“Nasılı falan yok! Bu inanılmaz bir yetenek Ayşe! Senin bu ajansa gelip paspas yapmak yerine, burada bizimle birlikte fikir üretmen gerekiyor!” Barış Bey’in sesi coşkuluydu. Gözleri parlıyordu. “Bana bak, bu çok önemli bir fırsat. Seni yarı zamanlı stajyer olarak işe almamızı önereceğim babama. Temizlik işini bırakırsın, burada yaratıcı ekibin bir parçası olursun. Ne dersin?”

Ayşe’nin dünyası bir an durdu. Stajyerlik mi? Bu, yıllardır hayalini kurduğu şeydi. Ama aynı zamanda, annesinin ilaçları, kardeşinin okul parası, ev kirası… Stajyer maaşı, temizlik maaşından çok daha az olacaktı. Hayatı boyunca ilk defa bu kadar büyük bir ikilemde kalmıştı.
“Şey… Bay Barış… Ben… Çok teşekkür ederim. Bu benim için çok değerli bir teklif. Ama…”
Barış Bey’in yüzündeki gülümseme soldu. “Ama ne? Bu senin için bir şans Ayşe. Gerçek bir yeteneğin var ve ben bunu görüyorum. Nasıl değerlendirmek istemezsin?”
Ayşe zorlukla yutkundu. “Benim ailem var Bay Barış. Annem hasta, kardeşim okuyor. Temizlik işinden kazandığım para, onlara bakmaya yetiyor. Stajyer maaşı… Yetmez. Kusura bakmayın.”
Barış Bey şaşkınlıkla Ayşe’ye baktı. “Para mı? Hayır, bu bir yetenek meselesi Ayşe. Para sorun olmamalı. Ben… Gerekirse ben sana destek olurum. Ekstra bir ödeme ayarlarız. Sen sadece burada, yeteneğini konuştur. Ben senin için ne gerekiyorsa yaparım.”
Ayşe’nin gözleri doldu. Barış Bey iyi niyetliydi, bunu biliyordu. Ama onun ‘destek olurum’, ‘ben hallederim’ gibi sözleri, Ayşe’nin gururunu incitiyordu. Bu bir yardımdı, bir sadaka değil. Ama Barış Bey, bu ayrımı asla anlayamazdı. Onun dünyasında sorunlar parayla çözülürdü, onun dünyasında yetenek keşfedildiğinde, önündeki tüm engeller kalkardı. Oysa Ayşe’nin dünyasında engeller para bile olsa kalkmıyordu, sadece şekil değiştiriyordu.

“Bay Barış,” dedi Ayşe, sesi titriyordu. “Çok teşekkür ederim nazik teklifiniz için. Ama ben bu şekilde bir yardım kabul edemem. Ben kendi tırnaklarımla kazıyarak gelmek istiyorum. Eğer bir gün buraya gelirsem, kendi bileğimin hakkıyla gelirim. Sizin desteğinizle değil.”
Barış Bey’in kaşları çatıldı. “Ne demek şimdi bu? Ben sana ne yapmaya çalışıyorum sence Ayşe? Neden bu kadar gururlu olmak zorundasın? Bu ajans senin yeteneğine kapısını açıyor, ben sana bir el uzatıyorum, sen ise bunu geri çeviriyorsun! Bazen fırsatlar bir kere gelir Ayşe!”
Ayşe başını iki yana salladı. Gözlerinden sessiz yaşlar süzülüyordu. “Belki haklısınız Bay Barış. Ama benim fırsatlarım sizin gördüğünüzden farklı. Benim fırsatlarım, annemin ilacını alabilmek, kardeşimin okul taksitini yatırabilmekle başlıyor. Ondan sonra hayallerim geliyor. Ve ben hayallerimi, kimseye borçlu kalmadan gerçekleştirmek istiyorum.”
Barış Bey derin bir nefes aldı. Gözlerinde hayal kırıklığı ve bir parça öfke vardı. “Peki Ayşe. Senin kararın. Ama bil ki, bu kadar yetenekle, yanlış bir yolda yürüyorsun.”

Ayşe, o gece ajansı terk ederken, o mermer merdivenlerin her basamağının, hayalleriyle gerçekleri arasında bir duvar gibi yükseldiğini hissetti. Barış Bey, ona göre iyi niyetliydi ama onun iyi niyeti, Ayşe’nin hayatının gerçekleriyle asla kesişemezdi. O, cam tavanın ötesini göremiyordu, Ayşe ise o cam tavanın altındaki tozlu zeminde yaşıyordu.

Sonraki haftalarda Ayşe, ajanstaki işine devam etti. Barış Bey ile aralarında görünmez bir duvar örülmüştü. Artık ona ne kitaplar bırakıyor ne de eski samimiyetle konuşuyordu. Ayşe, onun hayal kırıklığını ve biraz da kırgınlığını hissediyordu. Ama içinde bir rahatlama vardı. Kendi yolunda yürüyordu, kimseye borçlu değildi.

Akşamları eve döndüğünde, annesi uyuduktan, kardeşi ders çalıştıktan sonra, yorgun bedenine rağmen defterini açıp yazmaya başladı. Gündüz ajanstaki gözlemlerini, insanların konuşmalarını, sloganları, reklam metinlerini kendi tarzında yeniden yorumluyor, hikayeler, denemeler kaleme alıyordu. Bir internet sitesinde, küçük bir blog açtı. Anonim bir yazar olarak, kendi hayatından, gözlemlerinden, hayallerinden bahseden yazılar paylaştı. Okuyucusu azdı ama her yorum, her beğeni ona umut veriyordu.

Bir gün, bloguna gelen bir e-posta ile irkildi. Tanınmış bir yayınevinin editöründen geliyordu. Yazdıklarını çok beğendiklerini, onunla tanışmak istediklerini söylüyorlardı. Ayşe’nin kalbi deli gibi çarpıyordu. Mermer merdivenleri kendi tırnaklarıyla tırmanıyordu. Adım adım, sessizce ama emin adımlarla. Belki de Barış Bey’in yardımıyla değil, ama onun fark etmesini sağladığı o kıvılcımla, o ilk cesaretle. Ama en önemlisi, kendi şartlarında.

Ayşe, yayınevine gitmek için izin kağıdını doldururken, ajansın cam kapısından dışarıya, İstanbul’un bitmek bilmeyen kalabalığına baktı. Mermer merdivenler orada duruyordu, hâlâ parlak ve soğuk. Ama şimdi, Ayşe için onlar sadece geçici bir duraktı. Asıl yolculuğu, o mermer basamakların ötesinde, kendi kaleminin ucundaydı. Ve bu, çok daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top