Aile draması

Yitik Yüzük

8 dakikalık okuma · 1155 kelime

Elif’in hayatı, bir yıl önce, Cem’in o acımasız trafik kazasında paramparça oluşuyla donup kalmıştı. Takvimler ilerlese de onun iç dünyasında zaman tünelini inşa eden kum saati devrilmemiş, taneler akmaya devam etmemişti. Kocasının kokusunu taşıyan eşyalarını, dokunuşunu hissettiren anılarıyla dolu evi, şimdi bir zaman kapsülü gibiydi. Tek tesellisi, Cem’in hayatında bıraktığı en değerli armağanı, yedi yaşındaki kızı Defne’ydi. Defne, babasının gülen gözlerini ve neşesini miras almış, bu karanlık evde küçük bir güneş gibi parlıyordu.

Elif, Cem’in ailesiyle, özellikle de annesi Zehra Hanım ve babası Fuat Bey’le bağlarını hiç koparmamıştı. Onlar da aynı acıyı paylaşıyor, Elif’i kendi kızları gibi görüyorlardı. Cem’in küçük kardeşi Kerem ise, bir ağabey olmanın tüm ağırlığını omuzlarında taşıyor, Elif’e ve Defne’ye elinden gelen her türlü desteği sunuyordu. Cem’den sonra evin erkeği gibi davranan, her soruna koşan Kerem’in varlığı, Elif’i önce rahatsız etmiş, sonra yavaş yavaş alıştırdığı bir güven hissi yaratmıştı. Kerem, Cem’e olan benzerliğiyle bazen yüreğini burksa da, onun sakinliği ve anlayışlı tavrı, Elif’in yaralı ruhuna merhem gibi geliyordu.

Bir akşamüstü, Defne’nin ateşlenmesiyle panikleyen Elif, ilk Kerem’i aramıştı. Hastaneye gidişleri, Kerem’in Defne’yi kucağında taşıyış şekli, onun küçük alnına kondurduğu şefkatli öpücük, Elif’in kalbinde garip bir sıcaklık uyandırmıştı. Hastanenin bekleme odasında, Defne’nin derin uykusunu seyrederken Kerem’in eli, Elif’in titreyen eline kendiliğinden uzanmış, parmakları birbirine dolanmıştı. Elif’in kalbi, uzun zaman sonra ilk kez bu kadar hızlı atarken, vicdanının sesi kulaklarında çınlamıştı: “Utan Elif, ne yapıyorsun?” Hızla elini çekse de o kısacık temasın bıraktığı iz, tenine değil, ruhuna mühürlenmişti.

Sonraki haftalar, Elif için bir imtihan meydanıydı. Kerem’in gözlerinde yakaladığı bakışlar, sesindeki tonlama, yanındayken hissettiği o elektrikli gerilim, inkar edemeyeceği kadar gerçekti. Kerem, sık sık Defne’yi bahane ederek geliyordu. Birlikte parka gidiyor, Defne uyuduğunda uzun sohbetlere dalıyorlardı. Konuşulanlar hep sıradan şeyler olsa da, gözlerindeki o ‘başka’ anlam, Elif’in içini titretmeye yetiyordu. Cem’in ölümünden sonra ilk kez, bir erkeğin varlığı Elif’i hem korkutuyor hem de ürkütücü bir şekilde cezbediyordu.

“Yemek hazırladım, size getirdim,” derdi Kerem, elindeki tencerelerle kapıda belirerek. “Defne ne yemeği severdi diye düşündüm.” Elif, içeri buyur ederken, Kerem’in omuzlarına baktığında Cem’i görmezdi artık. Gördüğü, Cem’in ruhunun bir parçası olsa da, Kerem’in kendi bedeniydi, kendi bakışı, kendi tebessümüydü.

Bir akşam, Defne odasında çizim yaparken, Elif ve Kerem salonda oturmuş, bir eski aile fotoğraf albümüne bakıyorlardı. Cem’in çocukluk fotoğrafları, gençlik halleri… Kerem, Cem’in bir fotoğrafını işaret etti. “Bana hep ‘Sakın benden daha iyi olma, kıskanırım’ derdi.” Elif gülümsedi acı bir tebessümle. “O, en büyük destekçin olurdu Kerem.” Bir an, bakışları buluştu. Oda, sanki elektriği kesilmiş gibi bir sessizliğe büründü. Kerem’in eli, Elif’in yanağına uzandı, yavaşça. Elif ne kaçabildi ne de karşı koyabildi. Kerem’in parmak uçları, tenine değdiği anda Elif’in tüm hücreleri uyanmış, tüm geçmişi bir anda silinmişti. Kerem’in yüzü yaklaştı, nefesi Elif’in yüzünü okşadı. Tam dudakları birleşecekken, Defne’nin odasından gelen “Anne, bana yardım eder misin?” sesi, onları buz gibi bir gerçekliğe döndürdü. Kerem hızla elini çekti, Elif toparlandı. İkisinin de yüzü kıpkırmızıydı.

O geceden sonra Elif, Kerem’den uzak durmaya çalıştı. Telefonlarına geç cevap verdi, ziyaretlerini erteledi. Ama Kerem de vazgeçmiyordu. Daha sık kapısını çalıyor, daha ısrarcı davranıyordu. Bir gün, bahçede Defne ile oyun oynarken, Elif’i yalnız yakaladı. “Benden kaçtığını biliyorum Elif.” Elif, bakışlarını kaçırdı. “Saçmalama Kerem, öyle bir şey yok.” “Gözlerinin içi beni ele veriyor,” dedi Kerem, Elif’in yüzünü ellerinin arasına alarak. “Benim de içim yanıyor Elif. Ağabeyimi seviyorum, onu asla unutmayacağım. Ama… bu his…” Sesi titredi. “Bu hissi inkar edemem.”

Elif’in gözleri doldu. “Bu yanlış Kerem. Çok yanlış. Cem’in kemiklerini sızlatırız. Ailemiz… ne derler?” Kerem’in gözlerinde de acı vardı. “Ben de bilmiyorum. Ama seni her gördüğümde, Cem’i hatırladığımda, sensiz bir hayat düşünemiyorum. Sanki o gittiğinden beri, benim için nefes alan tek kişi sensin.” Bu sözler, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Hem canını yakıyor hem de tüm mantığını altüst ediyordu.

Zehra Hanım, bu yakınlaşmayı fark etmişti. Bir gün Elif’i kahve içmeye çağırdı. Sohbet, Cem’in anılarıyla başlayıp, Elif’in geleceğine geldi. “Elif’im, sen daha çok gençsin. Hayatını bir yasa kurban edemezsin. Cem’in de bunu istemeyeceğini biliyorum. Defne’nin de bir babaya ihtiyacı var, sen de bir eşe…” Elif, Zehra Hanım’ın sözlerinin nereye vardığını anlamıştı. Bakışları Zehra Hanım’ın yüzünde dolaşırken, kaynanasının Kerem’den bahsetmek istediğini düşündü. Ama Zehra Hanım’ın sözleri farklı bir yöne evrildi: “Kerem de artık bir yuva kurmalı. Ona bir kısmet bakıyoruz. Yakın zamanda bir aile yemeği düzenleyeceğiz, seni de bekliyoruz elbette. Belki tanışırsın kızla.” Elif’in beyninde şimşekler çaktı. Zehra Hanım, Kerem için birini bulmuştu. Bu, Kerem’i uzaklaştırmak, Elif’e de zımnen bir mesaj vermekti.

O gece Elif, ağlayarak yatağa girdi. Kerem’i seviyordu. Yanlış olduğunu bilse de, bu yasak sevda onu esir almıştı. Gözlerini kapattığında, Kerem’in sıcak eli, gözlerindeki derinlik, sözlerindeki umutsuzluk zihnini sarmıştı. Bir yanda Cem’in anısı, ailesinin beklentileri, Zehra Hanım’ın ince imaları; diğer yanda Kerem’e duyduğu, her geçen gün büyüyen bu aşk… Hangi tarafı seçmeliydi?

Birkaç gün sonra, Zehra Hanım’ın düzenlediği akşam yemeği vardı. Ev kalabalıktı. Cem’in geniş ailesi, uzaktan akrabalar… Ve en önemlisi, Kerem için düşünülmüş genç kız, Ayşe. Ayşe, narin, güzel bir kızdı. Kerem’in ailesiyle olan uyumu, herkesin gözünden kaçmıyordu. Kerem, masanın bir ucunda oturmuş, Ayşe ile zoraki bir sohbet sürdürüyordu. Gözleri sık sık Elif’i arıyor, bakışları buluştuğunda ikisinin de yüzünde silik bir acı beliriyordu. Elif, kendisini bir ihanet şebekesinin tam ortasındaymış gibi hissetti. Sofrada oturan her akrabasının, her samimi gülüşün altında gizli bir sorgulama, bir hüküm vardı sanki.

Yemek bittikten sonra, Elif bahçeye çıktı. Arkasından Kerem geldi. Hava serindi, yıldızlar parlıyordu. “Elif,” dedi Kerem, sesi kısık ve bitkindi. “Gördün işte. Benim için bir hayat kurmaya çalışıyorlar.” Elif, yutkundu. “Ne yapacaksın?” Kerem, sessiz kaldı bir süre. “Ben… bilmiyorum Elif. Ama sensiz yapamam. Seninle olmak istiyorum. Her şeye rağmen.” Elif’in kalbi, acıyla sızladı. “Her şeye rağmen derken… Cem’e rağmen mi? Aileni hiçe sayarak mı? Defne’nin babasının kardeşiyle mi?” Gözünden bir damla yaş süzüldü. “Bu çok büyük bir yük Kerem. Ne ben kaldırabilirim ne sen. Defne’ye nasıl açıklarız? Nasıl yaşarız bu yükün altında?”

Kerem, Elif’in ellerini tuttu. “Defne’yi de mi düşünmüyorum sanıyorsun? Onun için de en iyisini istiyorum.” “En iyisi bu değil Kerem,” dedi Elif, kararlılıkla. “Bizim acımızı, başkalarının acısına dönüştüremeyiz. Cem’in anısını lekeleyemeyiz. Bizim aramızda olan biten… kimse bilmemeli. Kimse anlamamalı. Bu bir hataydı Kerem. Büyük bir hata.” Kerem’in yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. “Hata mı?” “Evet,” dedi Elif, kendini zorlayarak. “Bir yanılgı. Yalnızlığın, acının bir anlık tesellisiydi. İkimiz de yaslıydık Kerem. Yanlış anladık.”

Kerem, Elif’in gözlerine baktı uzun uzun. Bakışlarında biriken hayal kırıklığı, Elif’in canını yaktı. Ama geri dönemezdi. Bu, herkes için en doğrusuydu. Ya da en az acı veren yoldu. “Demek öyle,” dedi Kerem, ellerini Elif’in ellerinden çekerek. Sesi donuktu. “Peki öyle olsun Elif. Eğer sen öyle istiyorsan…” Arkasını döndü ve evin ışıklarına doğru yürüdü, omuzları düşmüş, sanki tüm dünya yükünü sırtlamış gibiydi.

Elif, bahçede yalnız kaldı. Gece soğuktu. Gözyaşları, yanaklarından süzülerek çenesine ulaştı. Kalbinde hissettiği boşluk, Cem’in ölümünden sonraki boşluktan daha derindi. Çünkü bu boşluğu kendisi yaratmıştı. Gözlerini yukarı kaldırdı, yıldızlara baktı. Belki de doğru olan buydu. Belki de bazı aşklar, yıldızlar gibi parlar ama yeryüzüne asla inemezdi. Sadece uzaktan seyredilebilirdi, erişilemez bir güzellik olarak. Elif’in parmağındaki ince alyans, ay ışığında soluk bir ışık gibi parlıyordu. Yitik bir aşkın, bitmemiş bir hikayenin sessiz tanığıydı sanki.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top