Aile Draması

Kül Rengi Aşk

8 dakikalık okuma · 1351 kelime

Kapının zili çaldığında Elif, elindeki fincanı sehpaya bırakıp derin bir nefes aldı. Her Salı olduğu gibi, bugün de bir fincan kahve ve bitmeyen bir huzursuzlukla, ablasının emanetine doğru yolculuğa çıkmaya hazırdı. Burak ve Duru onu bekliyordu.

Beş yıl olmuştu Ayşe’nin gidişinden bu yana. Ani ve acımasız bir trafik kazası, Elif’in hayatından ablasını, Duru’dan annesini, Burak’tan karısını alıp götürmüştü. Geride, Elif’in yüreğinde hiç dinmeyen bir sızı, Burak’ın bakışlarında yorgun bir hüzün ve Duru’nun gözlerinde annesizliğin boşluğu kalmıştı. Elif, bu boşluğu doldurmaya çalışıyordu. Her Salı, annesinin ısrarıyla, ablasının evine, Burak ve Duru’nun yanına giderdi. Sanki Ayşe’nin mirasını koruyan sessiz bir bekçi gibiydi.

Ayşe’nin ölümünden sonra Burak’ın ne kadar değiştiğini hatırladı. Güler yüzlü, hayat dolu adam gitmiş, yerine içine kapanık, yorgun bir gölge gelmişti. Elif ise, ablasının eşine ve çocuğuna karşı bir sorumluluk hissiyle doluydu. Duru’ya teyzelik yapmak, Burak’a destek olmak, Ayşe’nin yokluğunu biraz olsun hafifletmek istiyordu. Ama zamanla bu sorumluluk duygusu, başka bir şeye dönüşmeye başlamıştı. İlk başta masum bir şefkat, sonra anlaşılması güç bir ilgi, şimdilerde ise adını koymaktan korktuğu, içini yakan bir ateşe…

Kapıyı Burak açtı. Üzerinde yine o lacivert eşofman altı ve gri tişört vardı. Gözleri her zamanki gibi hüzünlüydü ama Elif’i gördüğünde hafifçe parlar gibi oldu. “Hoş geldin Elif,” dedi boğuk bir sesle. “Duru seni bekliyordu.”

Elif içeri adımını attığında, Ayşe’nin kokusu hâlâ duvarlara sinmiş gibi geliyordu ona. Oysa ev, Burak’ın ve Duru’nun minimalist yaşam tarzına bürünmüştü. Ayşe’nin renkli eşyaları, neşeli bibloları yavaş yavaş çekmecelere, kutulara kaldırılmıştı. Sadece fotoğraflar kalmıştı Ayşe’den geriye. Özellikle salondaki büyük, çerçeveli fotoğraf… Ayşe, düğün günündeki gibi bembeyaz gelinliğiyle gülüyordu. Her baktığında Elif’in içini bir suçluluk duygusu kaplardı.

Duru, teyzesini görür görmez koşarak boynuna atıldı. Minik kolları Elif’in bedenini sıkıca sardı. “Teyze! Sana göstereceğim bir çizimim var!”

“Aşk olsun Duru, Burak babana gösterdin mi hiç?” diye gülümsedi Elif, Duru’nun yanaklarını okşayarak.
“Babam gördü ama seninkini bekliyorum,” dedi Duru ve Elif’in elini tutarak onu kendi odasına çekti.

Elif, Duru ile oyun oynarken, resim yaparken, masal okurken zamanın nasıl geçtiğini anlamazdı. Duru’nun masumiyeti, her şeyi unuttururdu ona. Ama Burak’la yalnız kaldıklarında, o sessiz gerilim yeniden başlardı.

Akşam yemeği masasında, Burak’ın dalgın bakışlarını kendi üzerinde yakaladı Elif. Sofrada Ayşe’nin favori yemeği olan zeytinyağlı taze fasulye vardı. Ayşe’nin ölümünden sonra Elif öğrenmişti bu yemeği yapmayı. Burak için, Duru için.
“Ellerine sağlık Elif,” dedi Burak, “Ayşe de böyle yapardı.”
Elif’in kalbi sıkıştı. “Ben de ondan öğrendim,” diye mırıldandı. Ortamda buz gibi bir sessizlik oluştu. Bu tür anlar, onların arasındaki o görünmez duvara, Ayşe’nin anısına bir kez daha çarptıklarını hissettirirdi.

Birkaç ay sonra, Duru’nun rahatsızlandığı bir gece, her şey değişti. Yüksek ateşi vardı ve Burak panik içindeydi. Elif, haber alır almaz koşarak geldi. Duru’yu acile götürdüler. Bekleme odasında, Burak’ın bitkinliğini, çaresizliğini gördü. O an, ablasının kocası olmaktan öte, sadece acı çeken bir adamdı Burak. Elif, içgüdüsel olarak elini uzatıp Burak’ın omzuna koydu. Burak, irkildi önce, sonra omuz silkti, başını çevirdi ve gözleri Elif’inkilerle buluştu. O bakışta, ilk defa o derin hüznün altında yatan bir boşluk hissetti Elif. Ve o boşluğu doldurma isteği, bir şimşek gibi çaktı yüreğinde.

Duru’nun durumu iyiye gidip eve döndüklerinde, sabahın ilk ışıklarıyla, Burak’ın yorgunluktan sızdığını gördü Elif, koltukta. Üzerine bir battaniye örttü, elini uzatıp alnındaki ter damlalarını sildi. Burak, mırıldanarak uyandı, gözleri aralandı. Elif’in eli hâlâ alnındaydı. Bir an, nefesleri kesildi. Gözleri birbirine kilitlendi. Kelimelerin gücünü yitirdiği, sadece bakışların konuştuğu bir andı bu. Burak, yavaşça Elif’in elini tuttu, avucunun içine aldı. Elif elini çekmedi. Çekemedi. Burak’ın bakışlarında, o an, hem yılların yası hem de yeni bir uyanışın kıvılcımı vardı.
“Teşekkür ederim Elif,” dedi fısıltıyla. Sesi hırıltılıydı, uykudan ve duygulardan boğulmuştu.
Elif sadece başını salladı, boğazındaki düğümü çözemiyordu.

O günden sonra her şey farklılaşmaya başladı. Ziyaretler daha sıklaştı. Konuşmalar derinleşti. Bakışlar uzadı. Duru’nun varlığı, onların hem bağları hem de görünmez duvarlarıydı. Bir akşam, Duru uyuduktan sonra, salonda oturmuş Ayşe’nin eski albümlerine bakıyorlardı. Burak, Ayşe’nin çocukluk fotoğrafını gösterdi. “Hep böyle gülümsediğini hayal ederdim,” dedi, sesi titreyerek.
Elif, başını omzuna yaslamış, ona destek olmak ister gibiydi. Burak, yavaşça elini Elif’in omzuna koydu, sonra saçlarına dokundu. Elif donup kaldı. Kalbi yerinden fırlayacak gibiydi. Burak’ın parmakları yavaşça Elif’in yanağını okşadı. Elif gözlerini kapattı. Gözlerinde Ayşe’nin gülen yüzü, zihninde “Ne yapıyoruz biz?” sorusu yankılanıyordu. Ama bedeni, bu dokunuşa öyle hasretti ki, aklı itiraz edemedi.

Dudakları birbirine değdiğinde, dünya durdu sanki. İlk öpücük, tuzluydu, gözyaşlarının tadı vardı. Hem özlem, hem suçluluk, hem de tarifsiz bir arzu taşıyordu. Geri çekildiklerinde, nefes nefese kalmışlardı. Burak’ın gözlerinde pişmanlık ve korku vardı. Elif’in gözlerinde ise aynı karmaşa.
“Yapamayız,” dedi Elif fısıltıyla, sesi zar zor duyuluyordu. “Ayşe… Duru…”
Burak başını salladı. “Biliyorum. Ben… Özür dilerim.”
Ama o andan itibaren, ikisi de o öpücüğün izini silmenin mümkün olmadığını biliyordu. Yasak bir tohum atılmıştı toprağa.

Gizli buluşmalar başladı. Duru’nun okul saatlerinde, ya da Burak’ın işten erken çıktığı günlerde. Bazen bir kafede, bazen arabada, bazen de Burak’ın evinde, Duru uyuduktan sonra. Her buluşma, kalplerini biraz daha düğümlüyordu. Her dokunuş, her bakış, Ayşe’nin anısına bir ihanet gibi geliyordu Elif’e. Ama aynı zamanda, Burak’ın yanında hissettiği huzur, yıllardır aradığı kayıp parçayı bulmuş gibiydi. Burak da aynı şeyi hissediyordu. Ayşe’nin ölümünden sonra hayatında oluşan boşluğu, Elif’in şefkati, anlayışı doldurmuştu.

Elif’in annesi Fatma Hanım, kızının Burak’la bu kadar çok vakit geçirmesine anlam veremiyordu. “Kızım, Burak iyi bir adam, Duru da sana düşkün. Ama senin de bir hayatın var. Otuzuna dayandın, evlenip yuva kurman lazım,” derdi sık sık. Annesinin sözleri, Elif’in içindeki suçluluk duygusunu daha da körüklüyordu. Kendi öz annesine, ablasının annesine nasıl açıklayacaktı bunu?

Bir gün, Elif ve Burak arabada, gizlice öpüşürlerken, Duru’nun anaokulundan dönen bir arkadaşının annesi onları görmüş gibi oldu. Elif panikle geri çekildi. “Biri görecek Burak! Bu böyle olmaz!”
Burak direksiyonu sıktı. “Biliyorum Elif. Her geçen gün daha zorlaşıyor.”
O an, ikisi de bir karar vermeleri gerektiğini anladı. Ya bu ilişkiyi bitireceklerdi, ya da her şeyi göze alıp bunu açığa vuracaklardı. Ama nasıl? Ailelerine, özellikle de Ayşe’nin anısına sadık kalan annesine nasıl söyleyeceklerdi?

Bir akşam, Burak, Elif’i evine çağırdı. Duru uyumuştu. Burak, salondaki Ayşe’nin fotoğrafını kaldırıp bir kutuya koymuştu. Elif, bunu fark ettiğinde kalbi sıkıştı.
“Kaldırdım,” dedi Burak, Elif’in yüzüne bakmadan. “Çünkü artık onun gölgesinde yaşayamayız. Ya da ben yaşayamıyorum.”
Elif’in gözleri doldu. “Ne demek istiyorsun?”
“Biz,” dedi Burak, Elif’in ellerini tutarak. “Bizim bir geleceğimiz olabilir mi, Elif? Birbirimize olan bu hisleri görmezden gelemeyiz.”
Elif’in elleri titriyordu. “Peki ya Ayşe? Ya Duru? Ailelerimiz? Bize nasıl bakarlar?”
“Biliyorum, çok zor olacak,” dedi Burak. “Belki de imkansız. Ama ben… Ben seni kaybetmek istemiyorum. Sensiz bir hayat düşünemiyorum artık. Duru da seni çok seviyor.”

Elif, gözlerini yumdu. Aklında Ayşe’nin gülen yüzü, annesinin sözleri, Duru’nun masum gülüşü… Ve kalbinde, Burak’ın ona uzattığı sıcak elin ateşi. İhanet miydi bu? Yoksa hayatın onlara sunduğu, acının içinden filizlenen son bir şans mı?

“Duru için,” dedi Elif, yutkunarak. “Onun için iyi bir anneye ihtiyacı var. Ona ve sana haksızlık edemeyiz bu şekilde.”
Burak’ın gözleri parladı. “Peki ya sen? Kendi mutluluğun?”
Elif, başını kaldırdı, Burak’ın gözlerinin içine baktı. “Benim mutluluğum, Duru’nun mutluluğunda saklı artık. Ve seninki.”

Karar verilmişti. Zor olacaktı, çok zor. Belki herkes onları yargılayacaktı. Belki annesi bir daha yüzlerine bakmayacaktı. Ama artık gizli saklı yaşayamazlardı. Onlar, Ayşe’nin anısına saygı duyarak, ama kendi hayatlarını da yaşamaya karar vermişlerdi.
“Ne yapacağız peki?” diye sordu Elif.
Burak gülümsedi. Yıllar sonra ilk defa, gözlerinde gerçek bir umut ışığı gördü Elif. “Önce Duru’yla konuşacağız. Sonra da ailelerimizle. Her şeyi göze alacağız. Birlikte.”

Ertesi gün, pazar kahvaltısında, Duru her zamanki gibi neşeyle çizim yapıyordu. Elif ve Burak, birbirlerine bakıp derin bir nefes aldılar. Şimdi değildi belki ama yakında, her şeyi Duru’ya anlatacaklardı.
Duru, elindeki boya kalemini bırakıp, ikisine de baktı. “Teyze, baba, siz ne zaman evleneceksiniz?”
Elif’in ve Burak’ın kalbi aynı anda durdu. Duru’nun masum sorusu, bekledikleri en büyük imtihandı. Donup kaldılar. Duru, annesinin bir fotoğrafını göstermiş, “Annem de böyle güzel bir gelinlik giymişti,” demişti. O an, Elif ve Burak, birbirlerine baktılar. Bu yasak aşkın, aslında ne kadar çok kişiye dokunduğunu, ne kadar derin izler bırakacağını bir kez daha anladılar. Cevaplamak için henüz erken olduğunu hissettiler. Ama Duru’nun sorusu, her şeyden önce, onlara bir şeyi hatırlatmıştı: Bu kararı alırken, en çok Duru’nun geleceğini düşünmeleri gerekiyordu. Onların kül rengi aşkları, belki bir gün güneşi görecekti, ama bunun için sabır, cesaret ve büyük bir bedel ödemeleri gerekecekti. Ve onlar, bu bedeli ödemeye hazırdı. Yeter ki birbirlerinin elini bırakmasınlar.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top