aile draması

Sessiz Yemin

8 dakikalık okuma · 1271 kelime

Elif, hayatını, üzerine titreyen, her kararını iyi niyetle ama bir o kadar da kesin hatlarla belirleyen ailesinin çizdiği yolda yaşıyordu. Otuz yedi yaşındaydı, bir devlet kütüphanesinde çalışıyor, kitap kokulu, sessiz dünyasında teselli buluyordu. Saçları her zaman toplu, giysileri her zaman mütevazıydı. Ailesiyle birlikte, İstanbul’un daha muhafazakar bir semtinde, eski, büyük bir apartman dairesinde oturuyorlardı. Çok yakında, çocukluğundan beri tanıdığı, iyi huylu ama ruhsuz kuzeni Serkan’la evlenecekti. Bu evlilik, kimsenin yüksek sesle konuşmadığı ama herkesin bildiği bir “aile saadeti” garantisiydi; birbirini tanıyan, birbirine güvenen iki aile, akrabalık bağlarını bir evlilikle daha da pekiştirecekti. Elif’in duyguları? Onlar ikinci plandaydı. Saygı ve alışkanlık, aşkın yerini alacak, tıpkı yıllardır olduğu gibi. Bu düşünce, göğsünde, varlığını bildiği ama asla tam olarak hissedemediği bir boşluk yaratıyordu.

Bir gün kütüphaneye, sergilenmek üzere bağışlanan eski bir resim koleksiyonunun envanterini çıkarmak için Burak adında bir adam geldi. Kırklı yaşlarının ortalarında, saçlarına aklar düşmüş ama dinç ve karizmatik bir adamdı. Elif’in sessiz dünyasına, sıcak bir meltem gibi esivermişti. Burak bir mimardı, şehrin tarihi dokusunu koruyan restorasyon projelerinde çalışıyordu. Kütüphanedeki o eski tabloları, bir müzeye aktarmadan önce belgelerken, Elif’le saatlerce konuşmaya başlamışlardı. İlk başta iş konuşmaları, sonra hobiler, sanat, hayatın anlamı üzerine felsefi sohbetler… Elif, Burak’ın bakışlarında, daha önce hiç hissetmediği bir şeyi fark etti: Anlaşılma. Burak, onun sadece bir kütüphane memuru olmadığını, derin bir iç dünyaya sahip, hassas bir ruh olduğunu görüyordu. Bu bakış, Elif’in içindeki o boşluğu hafifletir gibiydi.

Burak evliydi, parmağındaki alyans, her daim göze çarpan bir gerçeği fısıldıyordu. Eşi Ayşe’den, sohbetleri sırasında bazen bahsederdi; “Ayşe’yle…” diye başlayan cümleler hep aynı yorgun tonda biterdi. “Yoğun işlerim yüzünden pek vakit ayıramıyorum,” derdi, ama Elif, bu bahanenin ardında başka bir boşluk, belki de bir hayal kırıklığı sezebiliyordu. Yine de, Burak’ın evli olması, Elif için aşılması imkansız bir duvar gibiydi. Ailesinin değerleri, yetiştirilme tarzı, ahlaki pusulası, ona böyle bir düşüncenin bile günah olduğunu haykırıyordu. Oysa kalbi, ilk kez bu denli özgürce çarpmaya başlamıştı.

Günler haftaları kovaladı. Burak’ın koleksiyon işi bittiğinde, kütüphaneye gelmek için yeni bahaneler bulmaya başlamıştı. Bazen bir kitap ödünç almak, bazen sadece “merhaba” demek için uğrardı. Çay molalarında Elif’le bahçede oturur, şehirden, insanlardan, hayallerinden konuşurlardı. Elif, Burak’ın yanında kendini bambaşka biri gibi hissediyordu. Yıllardır içindeki saklı bahçede solmuş çiçekler, yeniden canlanmaya, tomurcuk vermeye başlamıştı. Burak’ın esprileri, gözlerindeki ışıltı, Elif’i gülümsetmekle kalmıyor, onun kalbini ısıtıyordu. Bir keresinde, Elif’in eski bir ressam hakkında duyduğu hayranlığı anlatırken, Burak onun gözlerinin içine bakarak, “Sen de bir ressam gibisin Elif. İçindeki renkleri saklıyorsun,” demişti. Bu söz, Elif’in tüm savunma duvarlarını yıkıp geçmişti. Kimse, hayatında kimse ona bu denli “derin” bir iltifat etmemişti.

Elif’in Serkan’la olan düğün hazırlıkları hız kazanıyordu. Annesi, her gün yeni bir detayla gelip, gelinliğini, nişan yüzüğünü, misafir listesini anlatıyordu. Elif başıyla onaylıyor, içindeki fırtınayı kimseye belli etmemeye çalışıyordu. Her “evet” dediğinde, kalbindeki boşluk büyüyor, Burak’la geçirdiği her anın hatırası, onu daha da çıkmaza sokuyordu. Nişan merasimi yaklaşırken, Elif’in yüzündeki solukluk annesinin dikkatini çekmeye başlamıştı. “Hayrola kızım, bir derdin mi var? Yakında evleniyorsun, biraz neşelen,” diyordu annesi endişeyle. Elif, “Yok bir şey anne, heyecanlıyım sadece,” dese de, sesi titriyordu.

Bir akşam, kütüphane kapanırken, yağmur aniden bastırmıştı. Burak, Elif’i kapıda bekliyordu. “Şemsiyem var, bırakabilirim seni,” dedi. Elif tereddüt etti ama başka seçeneği yoktu. Arabada, şehir ışıkları camdan akıp giderken, bambaşka bir atmosfer oluşmuştu. Radyoda çalan hüzünlü bir şarkı, ikisinin de içindeki gerilimi körükler gibiydi. Burak, sessizliği bozan ilk kişi oldu. “Elif… Mutlu musun?” diye sordu, sesi yumuşak ama derindi. Elif’in boğazı düğümlendi. “Mutluluk ne ki Burak? Huzur yeterli değil mi?” diye mırıldandı. Burak başını iki yana salladı, gözleri yola sabitlenmişti. “Hayır, huzur tek başına yetmez. Bazen huzur, aslında bir kafestir. Ya da sessiz bir mezar…”

Elif’in kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu sözler, onun kendi içindeki fısıltıların dile gelmiş haliydi. “Sen mutlusun Burak?” diye sordu cesaretini toplayarak. Burak derin bir nefes aldı. “Hayatım dışarıdan bakıldığında dört dörtlük görünebilir Elif. İyi bir iş, güzel bir ev… Ama yıllardır hissettiğim bir boşluk var. Ayşe… O çok iyi bir insan. Ama biz iki yabancı gibi yaşıyoruz aynı evin içinde. Herkesin bir beklentisi var bizden, her şey ‘doğru’ olmak zorunda. Ama o ‘doğru’nun içinde kendimizi kaybettik.” Sesi, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Burak da aynı acıyı yaşıyordu. İkisi de, görünmez prangalarla bağlıydılar.

Elif’i evinin önünde bırakırken, Burak uzanıp onun elini tuttu. Elif’in eli buz gibiydi. Burak’ın avucunun sıcaklığı, tüm bedenine yayıldı. “Keşke…” diye fısıldadı Burak, ama cümlesini tamamlamadı. Elif de aynı şeyi düşündü. “Keşke…” Gözleri birbirine kilitlenmişti. Bu bakışta, tüm söylenmemiş sözler, tüm bastırılmış arzular vardı. Bu, bir veda mıydı, yoksa bir başlangıcın imkansız çığlığı mı? Elif, elini çekip hızlıca arabadan indi. Kalbi ağzında atarak eve koştu. Kapıyı açtığında, annesi nişan bohçasını hazırlıyordu. “Elif, kızım nişan yüzüğünü seçtin mi?” diye sordu neşeyle. Elif, boğulur gibi hissederek, “Evet anne, seçtim,” diye fısıldadı.

Ertesi gün, kütüphaneye Burak’tan bir buket mor sümbül geldi. Elif’in en sevdiği çiçeklerdi, bunu sadece bir kere söylemişti ona. Kartta sadece bir not vardı: “Kendini saklama, Elif.” Bu not, Elif’in içindeki fırtınayı doruklara çıkardı. Nişanına günler kala, hayatının en büyük ikilemiyle karşı karşıyaydı. Ya ailesinin, toplumun ve görevin ona çizdiği yolda, ruhsuz bir hayat sürecekti; ya da kalbinin sesini dinleyip, her şeyi yakıp yıkan bir ateşe atılacaktı. Bu ateş, sadece kendi hayatını değil, ailesini, akrabalarını da etkileyecekti. Annesi hastaydı, babasının işleri son yıllarda iyi gitmiyordu. Serkan’ın ailesi, onlara her konuda destek oluyordu. Bu evlilik, sadece Elif’in değil, tüm ailenin geleceği için bir güvenceydi.

Burak’la bir daha görüşmek zorunda kaldı. Nişanına bir gün kala, Elif kütüphaneden çıkarken, Burak onu bekliyordu. Hava kararmış, caddeler insanlarla doluydu ama onların dünyası sanki buz kesmişti. Bir parka oturdular, birbirlerine çok yakın ama aynı zamanda çok uzaktılar. “Yarın nişanın var, değil mi?” diye sordu Burak, sesi titriyordu. Elif başını salladı, gözleri yaşlarla doluydu. “Yapma Elif. Bunu kendine yapma. Bana gel. Birlikte bir çıkış yolu buluruz,” dedi Burak, elini uzatıp Elif’in yanağına dokundu. Elif’in kalbi paramparça oldu. Biliyorum, diye düşündü, biliyorum seninle bambaşka bir hayatım olabilir. Ama bu hayat sadece ikimizin olacaktı, geride kalan tüm enkazın yükünü taşıyarak.

Elif, Burak’ın sıcak elini nazikçe itti. “Yapamam Burak,” dedi, sesi zar zor çıkıyordu. “Yapamam. Ben sadece kendim değilim. Ailem var, annem var… Onların benden beklentileri var. Ben bir köprü görevi görüyorum, yıkılırsam altımdaki her şey de yıkılır.” Gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Burak’ın yüzü soldu. “Peki ya sen? Senin mutluluğun ne olacak?” diye sordu, sesindeki acı Elif’in canını yaktı. “Benim mutluluğum… Benim mutluluğum, onların huzurunda saklı,” diye fısıldadı Elif. Bu, yıllar içinde ailesinin ona öğrettiği bir gerçektir.

Burak başını ellerinin arasına aldı. “Bu adil değil Elif. Ne sana, ne de bana.” Elif, Burak’ın acısını görüyor, kendi acısıyla harmanlıyordu. “Biliyorum,” dedi. “Ama hayat bazen böyle. Bazen, en büyük aşklar, en büyük vedalarla sınanır.” Gözleri doluydu, içindeki sessiz çığlık, tüm benliğini sarıyordu. “Gitmeliyim Burak,” dedi, titreyen bir sesle ayağa kalktı. Burak başını kaldırdı, gözleri kırmızıydı. Elif’in gözlerine baktı, bu bakışta pişmanlık, anlayış ve umutsuzluk vardı.

Elif, arkasına bakmadan yürüdü. Her adımı, kalbine saplanan bir bıçak gibiydi. Kendini, ruhunun en derin köşesine bir mühür vurmuş gibi hissediyordu. Bir aşkı, daha başlamadan, daha dokunulmadan, yalnızca gözlerle, sözlerle yaşanan bir aşkı, gönlünün en mahrem köşesine gömmüştü. Yürüdükçe, Burak’ın “Kendini saklama Elif” sözleri kulaklarında yankılanıyordu. Ama o biliyordu ki, bazı şeyleri saklamak, sadece kendini değil, etrafındakileri de korumaktı.

Ertesi akşam, Elif, Serkan’la nişan yüzüklerini takarken, yüzünde buruk bir tebessüm vardı. Misafirler alkışladı, annesi gururla gülümsedi. Herkes mutluydu. Elif’in kalbi ise, mor sümbüllerin kokusuyla birlikte, bir mezar sessizliğine gömülmüştü. O gece, odasına çekildiğinde, mor sümbülleri vazodan alıp pencerenin pervazına bıraktı. Kokusunu içine çekti, sonra usulca pencereyi kapattı. Gözlerini kapattığında, Burak’ın gözlerindeki hüznü gördü. O an anladı ki, bu sadece onun değil, Burak’ın da sessiz yeminiydi. İkisi de, görünmez prangaların ağırlığı altında, kalplerindeki o imkansız aşkı, ömür boyu taşıyacaklardı. Ve bu yemin, tıpkı saklı sümbüller gibi, sadece kendi baharlarında açacak, kimseye görünmeden, sadece kendi ruhlarında yaşayacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top