Aile draması

Yitik Güvenin Gölgesinde

8 dakikalık okuma · 1294 kelime

Mert’in mezar taşına dokunan ellerim, kederden ziyade, yasak bir hissin titremesiyle yanıyordu. Toprak henüz tazeydi, çiçeğin kokusuyla ölümün ağır kokusu iç içe geçmişti. Bir aydır her sabah buradaydım. Her sabah Mert’in adını, anlamsız bir fısıltıyla dudaklarımdan döküyordum. Bugün farklıydı. Bugün, adını dahi anmaya cesaret edemediğim bir başkası, zihnimin kuytu köşelerinde fısıldıyordu.

“Elif…”

Can’ın sesiydi. Hep yumuşak, hep güven veren. Mert’le ilkokuldan beri arkadaştılar, kardeş gibiydiler. Can, Mert’in vefatından beri hep yanı başımdaydı. Cenaze töreninden taziye evine, oradan resmi işlemlere kadar. Zeynep’le, karısıyla birlikte, hiç yalnız bırakmamışlardı beni. Ama şimdi, Can’ın sesi, o tanıdık sıcaklığın yanında, içimde tuhaf bir ürperti uyandırıyordu.

Doğrulup ona döndüm. Gri takım elbisesinin içinde bile yorgun görünüyordu. Gözlerinin altı çökmüş, sakalları uzamıştı. Belki benim gibi o da uyuyamıyordu. “Buradaydın,” dedim, sesim çatallı çıktı.

Yanıma yaklaştı, omuzuma dokundu. Dokunuşu, teselliden öte, içimde bir yerleri uyandırıyordu. Yanlış, tehlikeli bir uyanış. “Seni yalnız bırakmak istemedim,” dedi. “Biliyorum, Mert bugün evlilik yıldönümünüzü unutmazdı.”

10 yıllık evlilik yıldönümümüzdü. Mert, her zaman sürprizler yapardı. Bu yıl, onun yerine kuru toprağın üstüne bırakılmış solgun papatyalar vardı. Can’ın hatırlaması, içimde bir acıyı dindirmek yerine, başka bir ateşi harladı. O gün mezarlıkta, ilk kez hissettim o kıvılcımı. Yasın ve boşluğun ortasında, Can’ın bana bakışlarında gördüğüm o şeyi. Bir anlayış, bir şefkat, belki de daha fazlası. Utanç duydum. Mert’e ihanet ediyordum, toprağı daha kurumamışken.

Sonraki haftalar, bir sis perdesi gibi geçti. Can, sık sık ziyaretime geliyordu. Birlikte Mert’in fotoğraflarına bakıyor, onun hakkında konuşuyorduk. Güler yüzlü, hayat dolu Mert. Evimizdeki her köşede onun anısı vardı. Can, Mert’i anlatırken gözleri parlardı. Onların paylaştığı anılar, benimle paylaştıklarımız kadar özeldi. Ama bu ziyaretler, zamanla şekil değiştirdi. Artık sadece Mert’ten bahsetmiyorduk. Can, kendi hayatından, işinden, hatta Zeynep’le olan ilişkisinden imalarla bahsediyordu. Zeynep’i çok sevdiğini, ama hayatın monotonlaştığını fısıldıyordu. Bense, dinlerken kendimi suçlu hissediyordum. Kocamın en yakın arkadaşıyla, onun karısının yokluğunda, böyle bir samimiyet kurmak… Yanlıştı.

Bir akşam, yağmurlu bir havada, Can geldi. Evdeki sigortalar atmıştı, ortalık zifiri karanlıktı. Can, elinde fenerle, elektrik kutusunun başına geçti. Ben mutfakta, ona kahve hazırlıyordum. Elektrik gelince, birden şöminenin başında bulduk kendimizi. Ateşin hışırtısı, sessizliği deliyordu. O gece, Mert’ten hiç bahsetmedik. Can, çocukluğundan, hayallerinden, gerçekleştiremediği her şeyden konuştu. Ben de onu dinledim. Kendime bile itiraf edemediğim bir şekilde, o gece Mert’in boşluğunu Can’ın varlığı doldurmaya başlamıştı. Anlattıkları, sadece sözler değildi; Can’ın ruhuydu. Ve ben, o ruhun içine doğru çekildiğimi hissettim.

“Bazen her şeyin anlamını yitirdiğini hissediyorum, Elif,” dedi Can, gözlerini ateşe dikerek. “Mert’in gidişi, bana hayatın ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Ve ne kadar kısa olduğunu. Geriye dönüp baktığımda, keşke daha çok yaşasaydım dediğim o kadar çok an var ki.”

Sözleri, içimde yankılandı. Benim de pişmanlıklarım vardı. Mert’le daha çok sarılmak, daha çok gülmek, daha çok seyahat etmek. Ama şimdi, pişmanlıklarımın arasına, Can’la yaşadığım bu tuhaf yakınlaşma da ekleniyordu. Ve bu, diğerlerinden çok daha acı vericiydi.

Bir akşam, Mert’in en sevdiği restorana gittik. Can ısrar etmişti, “Anılarını taze tutmalısın,” demişti. Ama o restoranda, Mert’in masasında otururken, gözlerimiz Mert’in hatırasından çok, birbirine kaydı. Şarap kadehleri tokuşurken, parmaklarımız yanlışlıkla birbirine değdi. O kısacık dokunuş, elektrik çarpmış gibi hissettirdi. İkimiz de irkildik, kadehleri masaya bıraktık. Garip bir sessizlik çöktü masaya.

“Benim de sana anlatmak istediğim bir şeyler var,” dedi Can, sesi fısıltıdan halliceydi. “Uzun zamandır içimde taşıdığım… Bir his.”

Kalbimin durduğunu sandım. “Ne hissi?” diye sordum, sesim kulaklarıma yabancı geliyordu.

Can, masanın üzerinden elime uzandı. Parmaklarıma kenetlendi. “Sana karşı, Elif. Mert hayattayken bile… Ama bu hep imkansızdı. Şimdi ise, Mert’in hatırasına ihanet etmek gibi geliyor.”

Gözlerim doldu. Duyduğum bu itiraf, içimdeki korkuyu ve arzuyu aynı anda körüklemişti. Yıllarca içimde bir yerlerde saklı kalmış, belki de farkına varmadığım bir boşluğu, Can’ın sözleri dolduruyordu. O gece, restorandan ayrılırken, yağmur çiselemeye başlamıştı. Arabasına bindiğimizde, Can bir anlık tereddüdün ardından, dudaklarıma yapıştı. O öpücük, tuzluydu. Gözyaşlarımın mı, yoksa vicdanımın mı tadıydı, anlayamadım. Ama o an, geri dönüşü olmayan bir yola girdiğimizi hissettim.

İşler sarpa sardı. Buluşmalarımız gizlice, telefon konuşmalarımız fısıltılarla doluydu. Can, iş toplantıları, geç saatlere kadar süren projeler bahanesiyle Zeynep’ten uzaklaşıyordu. Ben ise, evde, Mert’in hayaletiyle baş başa kalıyordum. Her dokunuş, her öpücük, hem cennet hem de cehennemdi. Can’la olduğum her saniye, kendimi canlı hissediyordum, yeniden nefes alıyordum. Ama yalnız kaldığımda, Mert’in gözleri beni izler gibiydi. Suçluluk, kemirgen bir hayvan gibi içimi yiyordu.

Zeynep’le karşılaştığımda, bu suçluluk katlanarak artıyordu. Zeynep, benim en yakın arkadaşımdı şimdi. Kocasının en yakın arkadaşıydı. Benim acıma ortak oluyordu, bana destek olmaya çalışıyordu. Bir gün, kahve içmeye Zeynep’lere gittiğimde, Can’ın koltukta unuttuğu bir notu gördüm. Benim el yazımla yazdığım bir “seni seviyorum” notuydu. Kalbim yerinden fırlayacak gibi oldu. Notu hızla cebime attım. Zeynep içeri girdiğinde, yüzümün bembeyaz olduğunu fark etti.

“İyi misin Elif? Rengin atmış.”

“Midem bulanıyor,” dedim, yalanım boğazımda düğümlendi. “Belki de Mert’in yokluğuna alışamıyorum hala.”

Zeynep şefkatle başımı okşadı. “Alışacaksın canım. Hayat devam ediyor. Can bile seni görünce daha iyi hissediyor. ‘Elif’e iyi bakmalıyız, o bizim ailemiz,’ diyor hep.”

Can’ın sözleri, bir zehir gibi içime aktı. “Ailemiz.” Bu kelime, boğazımı sıkıyordu. Ben, onun ailesine ihanet ediyordum.

Geceleri uyuyamaz olmuştum. Mert’in fotoğrafları, bana sessizce bakıyordu. Mert’le yaşadığım her güzel an, şimdi birer hançere dönüşmüştü. Onunla paylaştığım yatak, artık Can’ın hayaletiyle doluydu. Vicdanım, beni parçalıyordu. Can’la olan ilişkimiz, bir tutku fırtınası gibiydi, ama aynı zamanda bir bataklıktı. Ne kadar çırpınırsak, o kadar derine batıyorduk.

Bir akşam, Can’ın evine gitmiştim. Zeynep, annesinin rahatsızlığı yüzünden şehir dışına çıkmıştı. Ev boştu. Gecenin ilerleyen saatlerinde, Can uyuduğunda, odadan çıkıp oturma odasına indim. Kitaplığın üzerindeki çerçevede, Mert’in gülen yüzü vardı. Yanında, Can ve Zeynep’in düğün fotoğrafları. Dörtlü olarak çekildiğimiz sayısız fotoğraf… Can ve Mert, kollarını birbirlerinin omzuna atmış, aynı içtenlikle gülüyorlardı. Ben ve Zeynep, birer kız kardeş gibi sarılmıştık.

O an, bir tokat gibi çarptı yüzüme gerçek. Mert, bana canından çok güvenmişti. Can’a da öyle. Zeynep, bana koşulsuz güveniyordu. Ve ben, bu güvenlerin hepsini paramparça ediyordum. Bu aşk, sevgi değil, bir hastalıktı. Yalanların, günahların, ihanetin üzerine kurulmuş bir illüzyon. Mert’in gülümseyen yüzü, adeta bana fısıldıyordu: “Bunu bize yapma, Elif.”

Ertesi sabah, Can uyandığında, onu bekliyordum. Yatağın kenarına oturdu, yorgun gözlerle bana baktı. “Ne oldu Elif?”

“Bitti Can,” dedim, sesim titriyordu ama kararlıydı. “Her şey bitti.”

Can irkildi. “Ne diyorsun sen? Bitti mi? Hayır, bitmedi. Bizi seviyorum Elif. Sen de beni seviyorsun.”

Gözlerimden yaşlar boşandı. “Evet, seviyorum,” dedim. “Ve bu yüzden bitti. Bizim sevgimiz, diğer herkesin acısı üzerine kurulamaz. Mert’in mezarında filizlenen bu aşk, onu değil, bizi öldürüyor. Senin evliliğini, benim ruhumu. Zeynep’in dünyasını…”

Can, yavaşça yatağın kenarından kalktı, bana doğru yaklaştı. Ellerimi tutmak istedi. Geri çekildim. “Yapamam Can. Mert’in bana emanet ettiği hatırasını, dostluğunuzu, Zeynep’in sana olan güvenini, daha fazla kirletemem. Her gece Mert’in gözleri üzerimde. Her an Zeynep’in sesi kulaklarımda. Bu, yaşayabileceğim bir hayat değil.”

Can’ın yüzü bembeyaz olmuştu. Gözlerinde derin bir acı vardı. “Peki ne olacak şimdi?” diye fısıldadı. “Her şey bitecek mi? Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacağız?”

“Davranmak zorundayız,” dedim, kalbim bin parçaya bölünmüştü. “Bu sır, bizimle birlikte ölmeli. Zeynep bunu asla öğrenmemeli. Mert’in huzur içinde uyuması için, bizim huzurumuzu feda etmeliyiz.”

Konuşması için yalvaran gözlerle baktı. Anladım ki o da aynı çıkmazdaydı, ama bu kararı verecek gücü bulamıyordu. Bir kez daha Mert’e, bir kez daha Zeynep’e ihanet etmemek için, bu kararı ben vermek zorundaydım.

Evden çıkarken arkama bakmadım. Can’ın gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum. Dışarıda hafif bir kar çiseliyordu. Hava buz gibiydi. Arabaya bindiğimde, elim istemsizce torpido gözüne gitti. Orada, Mert’in bana yazdığı son not vardı. Evlilik yıldönümümüzde vermeyi düşündüğü not: “Canım Elif’im, seninle geçen her yıl, hayatımın en güzel hediyesi. Seni seviyorum ve seni, bana hayatımın en iyi dostu olan Can’a emanet ediyorum. O, her zaman sana kol kanat gerecektir.”

Notu okuduğumda, hıçkırıklarım boğazımda düğümlendi. Mert’in güveni, şimdi bir bıçak gibi kalbime saplanıyordu. Gözlerimi kapattım. Bu aşk, yitik bir güvenin gölgesinde yeşermiş, ama aynı gölge tarafından yok edilmişti. Ve ben, o gölgenin altında, hem Mert için hem de Can için, yas tutmaya devam edecektim. Ama bu kez, daha ağır, daha karmaşık bir yas olacaktı. Geçmişin hayaletleriyle ve geleceğin belirsizliğiyle yüzleşmek zorundaydım. Tek başıma.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top