aile dramı
Narçiçeği ve Paslı Hançer
Elif, “Narçiçeği” tabelasına baktığında kalbi her defasında yeniden doğuyordu. Camdan içeri sızan ilk güneş ışıkları, daha yeni boyanmış narçiçeği desenli duvarlarda dans ederken, fırından yeni çıkmış tarçınlı çöreklerin kokusu havayı sarıyordu. Burası sadece bir dükkan değil, rahmetli anneannesinin tarifleriyle, kendi emeğiyle, Can’la olan aşkıyla ve çocukluk arkadaşı Zeynep’le kurduğu ortak hayallerle ilmek ilmek ördüğü bir gelecekti. Her bir kuruşunu, yıllarca biriktirdiği mirasın her bir parçasını bu hayale yatırmıştı. Can, nişanlısı, her adımında yanında olmuştu; tadilatın en zorlu anlarında sırtını sıvazlayan, yorulduğunda eline bir fincan kahve tutuşturan oydu. Zeynep ise, çocukluktan beri paylaştığı her sırrı bilen, yeri geldiğinde can yoldaşı, yeri geldiğinde kız kardeşi olan, dükkanın dekorasyonunda ve sosyal medya yüzünde Elif’in en büyük yardımcısıydı. Elif, bu üçlünün, bu mutlu tablonun yıkılmaz olduğuna o kadar emindi ki, kalbindeki minnet ve sevinç tüm zayıf sinyalleri bastırıyordu.
Dükkanın açılışına iki hafta kalmıştı. Elif, son dokunuşları yaparken tezgahın üzerindeki defteri karıştırdı. Son ödemeler, siparişler… Gözü bir faturaya takıldı. Un ve şeker alımı için gösterilen tutar, geçen aykiyle neredeyse iki katıydı. Oysa henüz tam kapasite üretime geçmemişlerdi. “Can,” diye seslendi, “şu son un faturasında bir yanlışlık olmasın? Çok yüksek geldi.”
Can, arka taraftaki depodan çıktı, üzerinde her zamanki gibi karizmatik gülümsemesiyle. “Ah, aşkım, o işler öyle oluyor işte. Toptancıya yüklü girdiğimizde daha iyi fiyat veriyorlar dediler, ben de öyle yaptım. Stok yaptık ki açılışta sıkıntı yaşamayalım.” Elif ikna olmaya hazırdı, Can’ın iş bitiriciliğine güveniyordu. “Mantıklı,” diye mırıldandı, deftere not düştü. Ama bir an için, Can’ın gözlerinde yakaladığı o flu ifade, o ani kayma, Elif’in içindeki küçük bir alarmı çaldırmıştı. Yine de o an, onu “yorgunluktandır” diyerek susturdu.
Sonraki günler, Can’ın telefonla yaptığı “iş görüşmeleri” arttı. Geceleri geç geliyor, gündüzleri sürekli dışarıda oluyordu. “Tedariği hallediyorum,” “Yeni bir ekipman için pazarlık yapıyorum,” “Potansiyel müşterilerle görüşüyorum,” gibi bahanelerle sürekli meşguldü. Elif, açılışın stresine yordu bu durumu. Bir yandan da Zeynep, her zamankinden daha sık uğruyor, Elif’e destek oluyordu. “Can’ın da işi zor, Elif’im. Bir insan kaç şeye yetişebilir ki? Sen dert etme, ben hep yanındayım,” diyerek Elif’in sırtını sıvazlıyordu. Zeynep’in sesindeki teselli tonu, Elif’in kalbindeki küçük kuşkuyu hep bastırıyordu. Ama bazen, Zeynep’in telefonda hızlıca kestiği sohbetler, Can’ın mesajlaştığı gizli numaralar, Elif’in zihninde küçük, anlamsız karıncalanmalar yaratıyordu.
Bir akşam, Elif dükkanda yalnız kalmıştı. Yarın gelecek olan vitrin camlarının ödemesini yapmak için Can’ın bıraktığı zarftaki dekontları kontrol ediyordu. Tam o sırada Can’ın montunun cebinden düşen, katlanmış bir fiş dikkatini çekti. Bir kuyumcu fişi. Ama ne bir yüzük, ne de onlara ait başka bir takı almışlardı yakın zamanda. Üstelik fişin tarihi geçen haftaydı. Elif’in içi tuhaf bir şekilde burkuldu. Acaba Can ona sürpriz mi yapıyordu? Ama ne? Yüzük zaten vardı, alyanslar da hazırdı. Merakına yenik düşerek fişi açtı. Üzerinde yazan miktar, Elif’in dükkan için ayırdığı acil durum fonunun neredeyse yarısıydı. Ve alınan şey… bir erkek saati. Can saatleri severdi ama bu kadar pahalı bir saati kendisine alacaklarını hiç konuşmamışlardı. Dahası, Elif’in adı yerine, fişte “Zeynep…” yazıyordu. Elif’in kalbi aniden, sanki buz gibi bir suya düşmüş gibi oldu. Nefesi kesildi. Zeynep’e mi saat almıştı? Neden? Ve bu kadar pahalı bir şeyi, ondan habersiz, nasıl yapabilmişti? Parmakları titreyerek fişi katladı ve yerine koydu.
Gece boyunca uyuyamadı. Zihni binlerce senaryo üretiyordu. Belki Zeynep’e doğum günü hediyesiydi? Hayır, Zeynep’in doğum günü altı ay sonraydı. Belki Zeynep, Can’dan yardım istemişti, borç para karşılığında bir hediye almışlardı birlikte? Ama neden Elif’ten gizli? Bu düşünceler, beyninde acımasız bir dans ediyordu. Ertesi gün Can’a soramadı. Korktu. Cevabı öğrenmekten, duyacaklarından, göreceklerinden delicesine korktu.
Korku, yavaş yavaş şüpheye, şüphe de yavaş yavaş araştırmaya dönüştü. Elif, Can’ın banka hesap dökümlerini, dükkanın kasa defterini, hatta ortak kullandıkları bilgisayarın geçmişini incelemeye başladı. Ve gördükleri, adeta buzdan bir balyozla kafasına iniyordu. Giden paralar, gelmeyen ürünler, şişirilmiş faturalar… Dükkanın açılış bütçesi eriyordu, ama dükkanın kendisi tam olarak yansıtmıyordu bu harcamaları. En ağır darbe ise, bilgisayarın “gönderilenler” kutusundaydı. Can’ın Zeynep’e gönderdiği, silmeye unutulmuş bir e-posta. Kısa, ama ölümcül bir metin: “Aşkım, Elif fark etmeye başladı sanırım. Bir süre uzak durmalıyız. Toparlayıp kaçana kadar dikkatli olalım. Narçiçeği bizim için son koz.”
Elif’in midesi bulandı. Tüm dünyası, sanki büyük bir depremle yerle bir olmuştu. Gözleri karardı, sandalyeye yığıldı. “Aşkım?” “Narçiçeği bizim için son koz?” Zeynep… Can… Birlikte? Ve onun hayallerini, tüm geleceğini yağmalayarak? Bu sadece bir ihanet değildi, bu bir yok edişti. Bir cinayetti. Ruhunun cinayeti.
Saatlerce o e-postaya baktı. Sanki harfler eriyip canavarlara dönüşüyor, ekrandan fırlayıp boğazına yapışıyorlardı. Gözyaşları, sanki hiç var olmamış gibi, akmıyordu. Acı, kurutmuştu gözpınarlarını. Öfke, sessiz bir volkan gibi içeride fokurdamaya başlamıştı. Ne yapacaktı? Ne diyecekti? Nasıl yüzleşecekti bu iki şeytanla?
Aklına bir plan geldi. Soğuk, keskin, intikam dolu bir plan. Onların hayallerini, onlarla birlikte Elif’in hayallerini de çalan o ikiliye, hak ettikleri sonu yaşatacaktı.
Ertesi gün, dükkanın açılışına sadece birkaç gün kala, Elif her ikisini de dükkana çağırdı. “Acil konuşmamız gereken bir şey var,” dedi sesindeki sahte sakinlikle. Can ve Zeynep, Elif’in yüzündeki maskenin ardındaki fırtınayı görmediler. Geldiklerinde, Elif onlara kahveler ikram etti, sanki hiçbir şey olmamış gibi. Gözlerinde derin bir yorgunluk, ama aynı zamanda demirden bir kararlılık vardı.
“Narçiçeği için son bir ödeme yapmamız gerekiyor,” dedi. “Fırıncıdan aldığımız kredi borcunun son taksiti. Yarın vadesi doluyor ve elimizde yeterli nakit yok.” Can’ın yüzü bembeyaz oldu. Zeynep ise, Elif’i teselli etmeye çalışır gibi bir ifade takındı. “Neden bu kadar önemli bir şeyi son dakikaya bıraktın, Elif’im?”
“Çünkü Can,” dedi Elif, bakışlarını Can’a sabitleyerek, “bugün bankadan dökümleri aldım. Giden tüm paraların nereye gittiğini görmek için. Ve gördüm. Narçiçeği’nin tüm bütçesi, bizim geleceğimiz, Can’ın ‘iş görüşmeleri’ ve Zeynep’in ‘yardımları’ sayesinde erimiş. Öyle değil mi, Can?”
Can’ın rengi iyice soldu. “Elif, ne saçmalıyorsun? Ne dökümü? Ne parası?” Kekelemişti.
Elif gülümsedi. Acı dolu, ama intikam ateşiyle parlayan bir gülümseme. “Saçmalamıyorum, Can. Tıpkı Zeynep’e aldığın o pahalı saat gibi saçmalamıyorum. Hatta ona ‘aşkım’ diye hitap ettiğin, ‘Narçiçeği bizim son kozumuz’ dediğin e-postayı da görmedim sanmayın.”
Odada buz gibi bir sessizlik oluştu. Zeynep’in yüzündeki maske paramparça oldu, yerine korkunç bir korku ve utanç yerleşti. Can’ın gözleri fal taşı gibi açıldı, sonra öfkeyle parladı. “Sen mi yaptın? Sen mi kurcaladın benim özelimi?”
“Özel mi?” Elif’in sesi bir anda yükseldi, tüm dükkan yankılandı. “Özel mi? Benim tüm hayatım, hayallerim, geleceğim, anneannemin mirası, senin için ‘özel’ miydi? Benim en iyi arkadaşım dediğim kadınla, benimle evlenecek olan adamın ortak yatağına, ikinizin cebine akan paraya ‘özel’ mi diyorsun sen?” Gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı, ama bu kez öfke ve hayal kırıklığıyla karışık, acımasız yaşlardı. “O ‘Narçiçeği’ tabelası… biliyor musun neden o ismi seçtim? Çünkü narçiçeği, saflığı, bereketliliği ve yeniden doğuşu simgeler. Ama siz onu bir paslı hançerle ikiye böldünüz.”
Zeynep ağlamaya başladı. “Elif, ben… çok özür dilerim. Ben çok pişmanım. Can…”
“Kes sesini Zeynep!” Can kükredi. “Ne özrü? Ne pişmanlığı? Hepimiz senin yüzünden bu durumdayız!”
Elif araya girdi. “Hayır Can. Kimse kimsenin yüzünden değil. Bu ikinizin ortak kararıydı. İkinizin ortak ihanetiydi. Ve bedelini de birlikte ödeyeceksiniz.”
Can, tehditkar bir şekilde Elif’e yaklaştı. “Ne yapacaksın, ha? Gidip şikayet mi edeceksin? Elinde ne var ki?”
Elif, tezgahın altından bir dosya çıkardı. İçinde, Can’ın banka hesap dökümleri, şişirilmiş faturalar, Zeynep’e gönderdiği e-postanın çıktısı ve dükkanın kasasından yapılan usulsüz harcamaların detaylı listesi vardı. “Elimde bunlar var, Can. Ve daha fazlası. Polise gitmeden önce bir avukatla görüştüm. Dolandırıcılık, emniyeti suiistimal… Üstelik bana karşı yaptığınız bu alçakça saldırının getirdiği manevi tazminat davası da cabası.”
Can ve Zeynep, o an gerçekten çaresiz kaldılar. Gözlerindeki küstahlık gitmiş, yerini çiğ bir korkuya bırakmıştı.
Bir hafta sonra, “Narçiçeği” tabelası indirildi. O dükkan, Elif’in canını yakmaktan başka bir işe yaramayacaktı artık. Tüm malzemeleri, el yapımı tezgahları, fırını, her şeyi sattı. Elde ettiği parayla avukat masraflarını ödedi ve kalanla yeni bir başlangıç yapmak için kendine küçük bir yer ayarladı. Bu kez bir dükkan değil, evinin bir odasında, internet üzerinden satış yapacağı, adı sanı olmayan, sadece kendi ellerinin emeğiyle var olacak bir yerdi. Ama bu sefer, her şeyden önemlisi, tek başınaydı. Ve bu yalnızlık, ona ilk kez acı vermedi, aksine güç verdi.
Can ve Zeynep’e gelince… Dava süreci devam ediyordu. Elif, onların pişmanlığına ya da sefaletine zerre kadar ilgi duymuyordu. Sadece adaletin yerini bulmasını istiyordu. Son duyduğuna göre, ilişkileri de Elif’in ortaya çıkardığı gerçeklerle birlikte paramparça olmuş, birbirlerine olan nefretleri, Elif’e olan ihanetlerinden daha büyük bir yıkım yaratmıştı aralarında.
Bir akşam, Elif, yeni küçük atölyesinde, anneannesinin defterinden yeni bir tarif deniyordu. Elleri hamura bulaşmış, saçları dağılmıştı. Eskisi gibi o büyük, parlak hayalleri yoktu şimdilik. Ama içinde, yeniden yeşermeye başlayan bir filiz vardı. Bu filiz, tecrübeyle sulanmış, ihanetle sertleşmiş ama yıkılmamış bir irade filiziydi. Dışarıda hafif bir yağmur çiseliyordu. Elif, fırından yayılan mis gibi kokuyla gülümsedi. Bu gülümseme, acıdan damıtılmış, daha olgun, daha bilgece bir gülümsemeydi. Narçiçeği’nin masumiyeti belki sonsuza dek kaybolmuştu, ama küllerinden, paslı hançerlerin kesemediği, daha güçlü bir kadın doğuyordu. Belki artık adı Narçiçeği değildi, ama tadı, ruhu ve hikayesi, Elif’in parmak uçlarında yeniden şekilleniyordu. Ve bu kez, kimsenin çalmasına asla izin vermeyecekti.
