Aile draması

Sessizliğin Yankısı

9 dakikalık okuma · 1636 kelime

Elif, tuvalinin karşısında, renklerin birbirine karıştığı o tanıdık boşlukta, fırçasını tutarken bile avuç içlerinin terlediğini hissetti. Her zaman böyle olurdu; içindeki düğümler sanatın diliyle çözülmeye başlarken, önce bir korku, sonra bir özgürleşme. Ama bu kez, korku daha derindi, daha eski bir yerden geliyordu. Fırçası, tuvalde koyu gri bir leke bırakırken, zihnine yıllardır susturulan bir melodi çalmaya başladı: Göle doğru koşan küçük bir gölge, annesinin panik içindeki çığlığı, babasının kollarında cansız bir beden.

O gün, on yedi yıl önce, her şey değişmişti. Yedi yaşındaki Elif’in hatıraları pusluydu ama o anın soğukluğu iliklerine işlemişti. Can, küçük erkek kardeşleri, o gün gölde kaybolmuştu. Aile bu felaketin ardından bir daha asla eskisi gibi olmamıştı. Konuşulmayan bir yas, duvarları örülmüş bir sessizlik içinde büyümüşlerdi. Anneleri Ayşe, kirden, kusurdan, en ufak bir sarsıntıdan bile irkilen, titiz bir kadın haline gelmişti. Babaları Halil, işine daha da gömülmüş, evdeki varlığı bir hayalete dönüşmüştü. Abisi Cem ise mükemmeliyetçi, duygularını asla belli etmeyen, her zaman doğru olan “altın çocuk” rolüne bürünmüştü. Elif ise, bu sessizliğin ve beklentilerin altında ezilen, görünmez bir yara taşıyan kız olmuştu.

Şimdi yirmi dört yaşındaydı. Ressam olmaya çalışıyordu, renklerle ve ışıkla kendine bir dünya kurmaya. Ama o gölgenin izi, sanatına bile sızıyordu. Son zamanlarda kabusları sıklaşmıştı. Can’ın yüzünü net göremediği, boğuk seslerin yankılandığı kabuslar. Elif, bu kabusların bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissediyordu. Aile içindeki bu sessizliği parçalamak, gerçeğe ulaşmak zorundaydı.

Ertesi gün, ailesinin eski, tavanarası dolabını karıştırmaya karar verdi. Anneleri o dolaba hiç kimseyi yaklaştırmazdı, “eskilerle uğraşmanın manası yok” derdi. Ama Elif biliyordu ki manası vardı. Tozlu kutuların arasında, eski bir fotoğraf albümü buldu. Sayfaları çevirdikçe, çocukluk fotoğrafları, mutlu aile pozları birbirini izledi. Sonra durdu. Bir sayfanın köşesi yırtılmıştı. Yırtılan kısımda ne olduğunu biliyordu. Can’ın olduğu, ailece çekilmiş bir fotoğraf. Annesi, bu fotoğrafı özenle kesip çıkarmıştı. Sanki o hiç yaşamamış gibi.

Akşam yemeği masasında, her zamanki o gergin sükunet hakimdi. Ayşe, Cem’in nişanlısı Eda’nın gelecek haftaki aile tanışması hakkında konuşurken, Halil gazeteye gömülmüştü. Elif, boğazındaki yumrunun büyümesini hissetti. “Anne,” dedi, sesi beklediğinden daha titrek çıktı. “Can’ın hiç fotoğrafı yok mu bizde? Çocukluğumuza dair.”

Ayşe’nin elindeki çatal titredi. Yüzündeki gülümseme dondu, gözleri karardı. “Ne o şimdi, nereden çıktı bu?” dedi, sesi fısıltı gibiydi.
Halil gazetesini indirip kaşlarını çattı. “Elif, boş şeylerle uğraşma. Geçmiş geçmişte kaldı.”
Cem ise tabağındaki yemeği karıştırıyor, gözlerini onlardan kaçırıyordu. Onun bu kayıtsızlığı Elif’i daha da sinirlendiriyordu.

“Geçmiş geçmişte kalmadı!” diye çıkıştı Elif, sesini yükseltmekten korkmuyordu artık. “Her anımızda hissediyoruz onu! Neden Can’dan hiç bahsetmiyoruz? Sanki hiç yaşamamış gibi davranıyoruz?”

Ayşe ayağa fırladı, sandalyeyi gürültüyle devirerek. “Yeter! Bu konuyu açmanı istemiyorum! Ne olduysa oldu, bitti! Kapat bu konuyu!” Gözleri yaşlarla doluydu, ama ağlamıyordu. Sanki yıllardır biriken tüm gözyaşları, derisinin altında kurumuştu.

Elif, annesinin tepkisinden sarsılmıştı ama durmayacaktı. “Hayır, bitmedi! Benim içimde bitmedi. Benim kabuslarımda bitmedi! Ne oldu o gün Cem? Sen onunla değil miydin?”

Cem’in başı aniden kalktı, gözlerinde tarifsiz bir acı ve öfke vardı. “Ne alakası var benimle?” dedi, sesi öylesine sertti ki, Elif bir an irkildi. “Ben mi boğdum onu? O bir kazaydı! Bir kaza!” Cem, masayı iterek hızla odadan çıktı.

O gece Elif, uyuyamadı. Cem’in tepkisi, annesinin acısı… Bir şeyler doğru değildi. Yarım kalan bir hikaye vardı, bir sır. Cem’in suçluluk hissettiğini anlamıştı. Ama neyden?

Ertesi gün, Cem’in ofisine gitti. Abisi onu görünce şaşırmıştı. “Elif, ne işin var burada?”
“Konuşmamız lazım Cem. O gün ne oldu?”
Cem, pencereye döndü, şehir manzarasına bakarken sırtı Elif’e dönüktü. “Anlatacak bir şey yok. Oyun oynuyorduk. Ben topun peşinden biraz uzaklaştım. Geri döndüğümde… yoktu.” Sesi çatallanmıştı.

“Sadece bu kadar mı? Yedi yaşındaki bir çocuk kayboluyor, sen de biraz uzaklaştın mı diyorsun?” Elif’in sesi şüphe doluydu. “Annemle babam sana hiç kızmadılar mı? Nasıl bu kadar çabuk kabullendiler? Senin üzerindeki o ‘mükemmel ol’ baskısı neden?”

Cem döndü, gözleri Elif’e kenetlendi. Gözlerinde yılların yükü vardı. “Benim üzerimde baskı mı var sanıyorsun? Elif, sen o gün ne kadar küçük olduğunu bilmiyorsun. Annemle babam beni hiç suçlamadılar, doğru. Çünkü zaten ben kendimi yeterince suçladım. Hâlâ her gece o gölün soğukluğunu hissediyorum. Can’ın son görüntüsü gözümün önünden gitmiyor.” Yutkundu. “Asıl suçlu benim. Ben olmalıydım onun yerinde. Ben büyüktüm, ben dikkatli olmalıydım.”

Elif’in kalbi sıkıştı. Abisi yıllardır bu yükü tek başına taşıyordu. Ailedeki sessizlik, onun da bu yükü içe atmasına neden olmuştu. Ama yine de bir şeyler eksikti. Bu kadar yıl, bu kadar derin bir acının sadece “bir kaza” olarak geçiştirilmesi mümkün değildi.

Elif, o haftanın sonu Eda ile buluştu. Eda, Cem’in nişanlısıydı ve son zamanlarda Cem’in değiştiğini, daha kapalı ve gergin olduğunu fark etmişti. “Cem’in bir sorunu var, biliyorum. Bana anlatmıyor ama hissediyorum,” dedi Eda, Elif’e endişeyle bakarak.
Elif, Can’ın hikayesini kısaca anlattı. “Abim kendini suçluyor, Eda. Ama ben bunun tam hikaye olduğunu düşünmüyorum.”

Eda, Elif’e derinlemesine baktı. “Bir şey fark ettim, Elif. Cem’in uyku düzeni çok bozuk. Bazen uykusunda konuşuyor. Geçenlerde ‘Bırak beni baba, hayır!’ diye sayıklıyordu. Daha önce de benzer şeyler mırıldandı, ‘Ben yapmadım’ gibi.”

Elif’in beyni şimşek çakmış gibi aydınlandı. “Bırak beni baba?” Bu kelimeler, kabuslarından daha gerçekti. Babası… Halil. Babası da mı o gün oradaydı? Elbette oradaydı, piknikteydiler. Ama Halil, Can’ın ölümünden hiç bahsetmezdi, sanki o gün o piknik hiç yaşanmamış gibi davranırdı. Sanki o gün tüm aile bir anda Can’ı kaybetmemiş gibi.

Aklına bir anı parçası geldi: Babasının hışımla Cem’in kolundan tutup çekiştirmesi, annesinin ise “Halil, yapma!” diye bağırması. Elif o zaman çok küçüktü, bu anıyı bilinçaltına itmişti. Ama şimdi hepsi birleşiyordu.

Ertesi gün, Elif soluğu babasının ofisinde aldı. Halil masasının başında oturmuş, yorgun görünüyordu. Elif kapıyı bile çalmadan içeri girdi. “Baba, Can o gün göle düştüğünde Cem’in kolunu tuttun mu?”
Halil’in yüzündeki ifade değişti, buz kesti. Gözlerinde bir panik parladı, sonra yerini bir öfke aldı. “Bu ne demek şimdi? Nereden çıkarıyorsun bunları?”
“Ben de bilmiyorum baba, hatırlamıyorum! Ama Cem’in kabuslarında senin adın geçiyor. Ve benim de kabuslarım var. Lütfen, o gün ne oldu?” Elif’in sesi çaresizdi.

Halil derin bir nefes aldı, sanki tüm hayatı boyunca içine attığı havayı dışarı vermeye çalışıyordu. Sandalyesinde geriye yaslandı, ellerini birleştirdi. “O gün, biz oradaydık. Cem ile Can su kenarında oynuyorlardı. Biz annenizle piknik örtüsünü seriyorduk. Birden Can’ın çığlığını duyduk. Suya düşmüştü. Cem de oradaydı, onu kurtarmaya çalışıyordu.” Halil’in sesi titriyordu. “Ama Can çok küçüktü, panik içindeydi. Cem de paniklemişti. Can’ı tutamıyordu, ikisi de batıyordu sanki.”
Halil’in gözleri doldu. “Ben koşup gittim. Cem, Can’ı tutmuş, onu dışarı çekmeye çalışıyordu. Ama Can’ın bacakları çırpınıyor, Cem’in yüzünü tırmalıyordu. Cem de küçüktü… Korktum, ikisini de kaybedeceğim diye korktum.”

Elif nefesini tuttu.
“Cem’i oradan çektim. ‘Bırak onu Cem, gel buraya!’ diye bağırdım. Can’a yetişemedim. O an donup kalmıştım. Cem’i kıyıya çektim, bilincini kaybetmişti. Geri döndüğümde… Can yoktu.” Halil’in gözlerinden yaşlar süzülüyordu. “Cem kendine geldiğinde, Can’ın peşinden suya atlamak istedi. Ben onu zorla tuttum. ‘Sakın kimseye bir şey söyleme’ dedim. ‘Sen oraya hiç gitmedin. Can bir kaza geçirdi.’ Kendi korkumu, kendi beceriksizliğimi Cem’e yükledim. Annene de aynısını söyledim. ‘Cem uzaklaşmıştı’ dedim. Onu korumak için, ikimizi de korumak için.”

Elif’in dünyası başına yıkılmıştı. Cem, Can’ı kurtarmaya çalışırken babası tarafından engellenmiş, sonra da bu sırrın yükünü taşımaya zorlanmıştı. Bu yüzden yıllarca kendini suçlamıştı. Bu yüzden babası uzaklaşmış, annesi ise bu gerçeğin gölgesinde bir hayalet gibi yaşamıştı.

Akşam, Demirtaş ailesi, hayatlarındaki en zor akşam yemeği için bir aradaydı. Ayşe ve Cem, Elif’in babasıyla olan konuşmasından habersizdi ama masadaki gerilim elle tutulur durumdaydı. Elif, titreyen elleriyle tuzluğu masanın ortasına doğru itti. “Hepimiz biliyoruz,” dedi, sesi kararlıydı. “Can’ın ölümü bir kaza değildi. Ve Cem, sen onu kurtarmaya çalışıyordun. Ama babam seni engelledi.”

Sözleri odayı bir bomba gibi patlattı. Ayşe’nin elindeki bardak yere düşüp paramparça oldu. Cem, Elif’e şaşkınlık ve öfkeyle baktı. Halil ise başını ellerinin arasına almış, titriyordu.

Ayşe ayağa fırladı, gözleri yaşlarla doluydu, ama bu sefer farklıydı. Bu sefer gözyaşları akıyordu. “Halil! Ne demek bu? Elif ne saçmalıyor?”
Halil, başını kaldırdı, gözleri kıpkırmızıydı. “Doğru…” dedi, sesi güçlükle çıktı. “Elif doğruyu söylüyor. Ben… ben o gün Cem’i kurtarmak için, Can’ı feda ettim.”
Cem, duyduğu şoku kaldıramamış gibi sendeledi. “Bu doğru mu baba?” diye fısıldadı. “Sen… sen beni bıraktın mı? Onu kurtarmama izin vermedin mi?”

Halil, yavaşça Cem’e döndü. “Korktum oğlum. İkinizi de kaybedeceğim diye korktum. Senin kolundan tuttum ve çektim. Can’ın çırpınışlarını hâlâ duyuyorum.” Halil, oğluna doğru uzandı, avucunu Cem’in yanağına koydu. “Affet beni oğlum. Bunca yıl bu yükü sana taşıttığım için affet beni.”

Ayşe, olduğu yere yığıldı. Hıçkırıkları odayı doldurdu. “Canım oğlum,” diye inledi. “Benim yavrum…” Yıllarca susturduğu acı, bir volkan gibi patlamıştı. Annesini ilk kez bu kadar aciz ve yıkılmış görüyordu Elif.

Cem, babasına baktı. Gözlerinde öfke, şaşkınlık ve tarifsiz bir acı vardı. “Ben… ben yıllarca kendimi suçladım. Babamın gözünden düştüm sandım. Sizin üzerimdeki o baskı… Ben Can’ın yerine yaşamalıydım sanıyordum. Ben onu kurtarmak zorundaydım.” Cem’in gözleri doldu. “Benim o anki küçük aklım… babam beni çektiğinde, Can’ı bırakmak zorunda kaldığımda, dünyam karardı. Bunu bir sır olarak saklamak… her gün beni tüketti.”

O akşam, Demirtaş ailesi parçalanmıştı. Duvarlar yıkılmış, sırlar açığa çıkmış, her biri kendi acısıyla yüzleşiyordu. Elif, ilk kez gerçek bir acının ne demek olduğunu anlamıştı. Kendi küçük acısı, abisinin ve anne babasının devasa acılarının yanında sönük kalıyordu. Ama aynı zamanda, bu yıkımın içinde bir umut ışığı da görmüştü. Gerçekler, ne kadar acı olursa olsun, iyileşmenin tek yoluydu.

Sonraki haftalar bir kaostan ibaretti. Ayşe, terapiye başladı. Halil, Cem’den sürekli özür diliyor, ama oğlunun gözlerindeki hayal kırıklığını silemiyordu. Cem ise, Eda’nın desteğiyle yavaş yavaş kendini toparlamaya çalışıyordu. Kendisi de terapiye başlamış, yıllardır sırtında taşıdığı yükü hafifletmeye çalışıyordu.

Elif, tuvaline geri döndü. Ama bu kez, renkler daha berraktı, fırçası daha özgürdü. İçindeki o düğüm çözülmüştü. Artık gölge yoktu. Kabusları sona ermişti. Yaptığı ilk tablo, koyu gri bir zemin üzerine, güneşin ilk ışıklarının vurduğu berrak bir göl resmiydi. Gölün yüzeyinde, küçük bir çocuğun silik ama umut dolu bir yansıması vardı. Tablonun adı “Sessizliğin Yankısı” idi.

Ailelerinin tamamen iyileşmesi zaman alacaktı. Belki de asla tam olarak iyileşmeyeceklerdi. Ama artık birbirleriyle konuşabiliyorlardı. Acıyı paylaşabiliyor, gözyaşlarına izin verebiliyorlardı. Elif, bu acı gerçeğin, onları daha güçlü ve daha gerçek bir aile yaptığını biliyordu. Yıllar süren sessizliğin ardından, nihayet Can’ın ruhu da özgürleşmiş gibiydi. Ve Elif, kendi sesini, ailesinin sessiz çığlıklarının ortasında bulmuştu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top