Aile draması
Sönük Bir Objektif, Parlayan Bir Gelecek
Mutfaktaki kalabalık neşeye rağmen Ayşe’nin kalbi, annesinin her zamanki kaygılı telaşıyla atıyordu. Can’ın üniversiteye kabul mektubu masanın ortasındaydı, üzerinde Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin o görkemli logosu parlıyordu. Mimarlık! Can’ın çocukluk düşü, babasının kahvehanedeki gururlu sözlerinin, annesinin dualarının vücut bulmuş hali. Evde bir bayram havası vardı; Can pırıl pırıl gözleriyle geleceğe bakıyor, babası Mehmet Bey ilk kez omuzlarındaki kamburluktan kurtulmuş gibi dik duruyor, annesi Fatma Hanım ise hem ağlayıp hem gülüyordu. Ama Ayşe, o şenlikli atmosferin arkasındaki ince teli hissediyordu: Finans.
Yirmi sekiz yaşındaki Ayşe, ailesinin sessiz direğiydi. Küçük bir giyim mağazasında satış danışmanı olarak çalışıyor, aldığı asgari ücretin büyük kısmını evin kirasına, faturalara veriyordu. Kendi küçücük bir odası vardı, duvarında sevdiği fotoğraf sanatçılarının posterleri, köşede yıllardır biriktirdiği parayla almayı düşündüğü o profesyonel fotoğraf makinesinin ilanları… Ayşe’nin de hayalleri vardı. Sokakları, insanları, ışığı yakalamak istiyordu. Bir kursa gidip kendini geliştirmek, belki bir gün kendi sergisini açmak. Bu hayal, o küçük odada, sıkıca kapalı bir çekmecede saklı, tozlu bir mücevher gibiydi.
Gece oldu. Sevinç sesleri sustu, yerini yorgun bir sessizliğe bıraktı. Ayşe, mutfaktan gelen fısıltılara kulak misafiri oldu. Annesi ve babası konuşuyordu.
“Nasıl yapacağız Mehmet? Okulun masrafları, yurt parası, kitapları, çizim malzemeleri… Altından kalkamayız.” Fatma Hanım’ın sesi ağlamaklıydı.
Babası derin bir nefes aldı. “Bir yolunu bulacağız Fatma. Can’ın hayali bu. Benim zamanımda olmadı, benim oğlum okuyacak.” Sesi kararlıydı ama Ayşe o kararlılığın altında yatan çaresizliği tanıyordu. Babasının yıllardır süren ek işleri, annesinin yorgun omuzları… Onlar hep bir yolunu bulmuşlardı ama bu, diğerlerinden farklıydı. Bu, bir uçurumdu.
Ayşe yatağında uzanırken gözleri tavana dikiliydi. Can’ın heyecanlı yüzü gözlerinin önünden gitmiyordu. Onun gülüşü, onun umudu… Kendi hayaliyle karşılaştırdı. Bir fotoğraf makinesi, birkaç kurs… Bunlar, Can’ın dört yıllık üniversite hayatının, geleceğinin yanında neydi ki? Bir an tereddüt etti. Kendi köşesi, kendi düşleri… Ama sonra o ince telin kopacağını, ailenin dağılacağını hissetti. Can, hayallerini kucağında bulamayan bir çocuk olarak kalırsa, bu yükü tüm aile taşıyacaktı.
Ertesi sabah, işe gitmeden önce o çekmeceyi açtı. İçinde birikim defteri ve sararmış bir fotoğraf makinesi broşürü vardı. Titreyen elleriyle defteri aldı. Yaklaşık yedi yıldır biriktirdiği, her kuruşunu dişinden tırnağından artırdığı para… Küçük birikimiydi ama Can’ın ilk yıl masraflarının önemli bir kısmını karşılayabilirdi. Yutkundu. Bu, sadece parayı vermek değildi; bu, kendi geleceğinin bir parçasını koparıp atmaktı. Ama Can’ın gözlerindeki ışıltı, daha ağır bastı.
Banka şubesinden çıkarken içi boşalmış gibiydi. Elindeki dekont, hayallerinin kefen kağıdı gibiydi. Evde, annesine “Kızlar arasında biriken param vardı, Can’a destek olmak için hepimiz birleştik,” diye yalan söyledi. Annesinin gözlerindeki minnet ve rahatlama, Ayşe’nin yüreğindeki boşluğu bir nebze doldurdu. “Allah razı olsun kızım. Sen olmasan ne yapardık?” Fatma Hanım, gözyaşlarıyla Ayşe’ye sarıldı. Ayşe, kollarında o an hem fedakarlığın ağırlığını hem de o anki huzuru hissetti.
Can, üniversiteye başladı. İlk ay, şehre yeni taşınan bir öğrencinin heyecanıyla dolup taşıyordu. Dersleri, yeni arkadaşları, İstanbul’un büyüsü… Ayşe, onun her telefon konuşmasında duyduğu neşeyle besleniyordu. Can’ın başarıları, onun sessiz fedakarlığının meyveleriydi. Ancak Ayşe’nin kendi hayatı gitgide küçülüyordu. İşinden arta kalan zamanlarda ev işlerine yardım ediyor, mesaiye kalıyor, hatta ek işler yapmaya başlamıştı. Eskiden iş çıkışı bir kahve içtiği arkadaşlarıyla görüşemez olmuş, hafta sonları gezmek yerine evde dinlenmeyi tercih eder hale gelmişti. Yüzündeki canlılık gitgide soluyor, gözlerinin altı morarıyordu.
Bir akşam, Can eve gelmiş, yorgun argın koltuğa oturmuştu. “Ayşe abla, inanılmaz bir proje ödevi verdiler. Yeni bir çizim programı gerekiyor ama fiyatı uçuk. Eski bilgisayarım da artık kaldırmıyor. Nasıl yapacağım bilmiyorum.” Can, başını ellerinin arasına almıştı.
Ayşe’nin içinde bir sızı oluştu. Kendi param olsaydı, anında alırdım diye düşündü. Ama artık o para yoktu. Yutkundu. “Bakalım, bir yolunu buluruz Can. Belki ikinci el uygun bir şey bulabiliriz,” dedi, içindeki boşluğu gizlemeye çalışarak. O gece, Ayşe’nin eski bir arkadaşından borç alarak, Can’a yeni bir program ve küçük bir takviye bellek aldığını Can asla öğrenmedi.
Yıllar su gibi aktı. Can başarılı bir öğrenci oldu. Adını, hocaları sıkça anıyor, geleceği parlak deniyordu. Her yaz tatilinde eve geldiğinde, Ayşe onun gözlerindeki pırıltıya bakıp kendi içindeki sızıyı bastırıyordu. Can, ailesinin desteğiyle, özellikle de “ablasının ilk zamlarıyla” gurur duyduğunu söylüyordu. Ayşe her seferinde hafifçe gülümsüyor, “Hep birlikte yaptık,” diyordu. Kimse, Ayşe’nin bu “zamları” kendi hayallerinden ve uykularından çaldığını bilmiyordu. O dönemde mağazanın bir şubesi açılmış, Ayşe oraya geçerek daha uzun saatler, daha yorucu bir tempoda çalışmaya başlamıştı. Daha fazla kazanıyordu evet, ama neşesi ve gençliği kayıp gitmişti.
Ayşe’nin hayatında artık fotoğraf makinesi hayali, geçmişte kalmış tozlu bir anıdan ibaretti. Hatta odasındaki posterleri bile kaldırmıştı, gözüne batmasın diye. Kendi hayatı, Can’ın hikayesinin arka planı olmuştu. Bazen aynaya bakıp tanımakta zorlandığı bir kadın görüyordu. Yorgun, solgun, ama yine de Can’ın başarılarıyla parlayan gözleri olan bir kadın.
Sonunda o büyük gün geldi: Can’ın mezuniyet töreni. Fatma Hanım ve Mehmet Bey, gururdan yanakları kızarmış bir halde en önde oturuyorlardı. Ayşe ise biraz geride, köşede durmuştu. Can sahneye çıktı, diplomasını aldı ve kısa bir konuşma yaptı. Sesinde minnet, gözlerinde yaşlarla ailesine teşekkür etti. “Bu başarı, benim değil, benimle birlikte hayallerime inanan ailemin başarısıdır. Özellikle de annemin ve babamın bana verdikleri sınırsız destek olmasaydı, bugün burada olamazdım. Onların fedakarlığı…” Can’ın sesi titredi. “Onların fedakarlığı sayesinde ben buradayım.”
Ayşe, o an duyduğu buruk sevinçle gülümsedi. Can haklıydı. Onlar fedakarlık yapmıştı. Ama o fedakarlığın asıl bedelini kimin ödediğini sadece kendisi biliyordu. Can’ın sözleri yüreğini hem ısıtmış hem de sızlatmıştı. Onun gözünde, fedakarlığı yapan anne ve babasıydı. Kendisi, sadece bir destekçiydi. Oysaki Ayşe, kendi geleceğini, kendi umutlarını, kendi varlığını bu yolda harcamıştı.
Tören sonrası, Can’ı tebrik eden kalabalığın arasından sıyrılıp, yorgun adımlarla eve dönmek üzere otobüs durağına ilerledi. Bir banka oturup otobüsü beklerken, çantasına uzandı. İçinden küçük, eski bir ajanda çıktı. Yıllar önce, fotoğraf kurslarına katılmayı hayal ettiği zamanlardan kalma, notlar ve çizimlerle dolu bir ajanda. Sayfalarını karıştırırken, gözleri bir sayfadaki banka dekontuna iliştirdi. O gün, yedi yıl önce, kendi birikimini Can’ın üniversite harcı için çektiği dekont. O anlık bir dalgınlıkla, bu dekontu bu ajandanın arasına sıkıştırmıştı. Şimdi, buradaydı, sararmış ve unutulmuş.
Can, mezuniyet kutlamalarının ardından eve geldiğinde yorgun ama mutluydu. Eşyalarını toplarken, ablasının odasındaki çekmecenin hafif aralık olduğunu fark etti. Ayşe’nin her zaman düzenli olan çekmecesiydi bu. Merakla yaklaştı, aralıktan içeri baktığında yerde, ajandanın yanından düşmüş, sararmış bir dekont gördü. Dekontu aldı. Üzerinde büyük harflerle “PARA ÇEKME” yazıyordu. Tarih yedi yıl öncesiydi, kendisinin üniversiteye başladığı ilk aylara denk geliyordu. Dekontun üzerinde yazan tutar ise, o zamanlar ailesinin kendisi için ödemekte zorlandığı, son anda “ablalarının desteğiyle” kapatılan yurt ve kayıt ücretinin tam miktarıydı. Kalbi yerinden fırlayacak gibi oldu. Annesinin “kızlar arasında toplandı” dediği paranın, tek bir kişiden, ablasından geldiğini mi anlattı bu?
Dekontu tutan eli titredi. Yanındaki ajandayı da aldı. İlk sayfalarında, çeşitli fotoğraf kurslarının ilanları, profesyonel makinelerin marka ve fiyat listeleri vardı. Ayşe ablasının fotoğrafçılığa olan tutkusunu hatırladı. Bir zamanlar hep bir makine almak istediğini, kurslara gitmekten bahsettiğini… Ama ne zaman sonra? Kendi üniversiteye başladıktan sonra mı bunlar hiç konuşulmaz olmuştu? Zihninde şimşekler çaktı. Annesinin yorgun gözleri, babasının suskunluğu, Ayşe’nin birdenbire artan mesaileri, solan yüzü… Her şey bir yapbozun parçaları gibi yerine oturuyordu. Ablası, onun hayalleri için kendi hayallerini, kendi geleceğini sessizce feda etmişti.
Ayşe’nin odaya girdiğini fark etmedi bile. Gözlerinde yaşlarla dekontu ve ajandayı tutuyordu. Ayşe, Can’ın elindeki dekontu görünce yüzü bembeyaz oldu. Sakladığı sırrı, kendi sessiz fedakarlığını bulmuştu.
“Ayşe abla…” Can’ın sesi fısıltı gibi çıktı. Gözleri yaşlıydı. “Bu… Bu ne anlama geliyor?”
Ayşe yutkundu. Gözleri dolmuştu. “Hiçbir şey Can. Eski bir dekont sadece.” Sesi titriyordu.
Can başını salladı, gözlerinden yaşlar sicim gibi akıyordu. “Hayır abla, hiçbir şey değil bu. Bu, benim bütün geleceğim, senin ise… Senin vazgeçtiklerin.” Ajandayı gösterdi. “Fotoğrafçılık hayalin? O makine? O kurslar?”
Ayşe, gözlerinden akan yaşlara engel olamadı. Yanına oturdu, Can’ın elindeki dekontu aldı. “Benim için önemli değildi Can. Senin hayallerin daha büyüktü. Daha gerçekti. Bizim ailede birinin o kapıdan geçmesi gerekiyordu. Sen geçtin.”
Can, elleriyle yüzünü kapattı. Hıçkırıkları odayı doldurdu. “Nasıl yaparsın abla? Neden hiç söylemedin?”
“Çünkü fedakarlık, beklenti taşımaz Can,” dedi Ayşe, sakinleşmeye çalışarak. “Çünkü sessizdi. Çünkü senin yükünü hafifletmek istedim, ağırlaştırmak değil. Senin o pırıl pırıl gözlerin, o heyecanlı gülüşün… Bana yetti.”
Can, başını kaldırıp ablasına baktı. Gözlerinde ilk kez, sadece minnet değil, aynı zamanda derin bir anlayış ve acı vardı. Yıllardır ablasının omuzlarındaki görünmez yükü şimdi tüm ağırlığıyla hissediyordu. Onun için bu bir başarı değil, bir sorumluluktu artık. Bir vefa borcuydu.
“Abla,” dedi Can, sesi titreyerek. “Ben… Ben sana bunu ödeyeceğim. Senin hayallerini gerçekleştireceğim. O makineyi alacağım, o kurslara gideceksin. Benim sayemde vazgeçtiğin her şeyi geri vereceğim sana.”
Ayşe, Can’ın elini tuttu. Yorgun ama huzurlu bir gülümsemeyle baktı ona. “Senin başarman, senin mutlu olman, benim için en büyük ödeme Can. Ama eğer bir gün, benimle birlikte şehrin sokaklarında, ışığı ve gölgeleri ararsan, en güzel kareleri birlikte yakalarsak… İşte o zaman, bu objektif gerçekten parlamış olur.”
Can, ablasına sarıldı. Bu sarılış, yedi yılın sessizliğini, yedi yılın yükünü, yedi yılın karşılıksız sevgisini barındırıyordu. Mezuniyet sevinci, yerini hüzünlü bir gerçekle yoğrulmuş, daha derin bir bağa bırakmıştı. Ayşe, Can’ın omuzlarında başı, yorgun ruhunda ise tarifsiz bir huzur hissetti. Kendi objektifi sönmüş olsa da, onun sayesinde parlayan bir gelecek vardı ve bu, ona yetiyordu. Şimdilik.
