Aile Dramı

Yarım Kalan Suret

8 dakikalık okuma · 1483 kelime

Elif, yıllar önce kaybettiği ne varsa, hepsini kurabiye hamuruna katık ederdi. Parmak uçlarından süzülen un, tezgâhın üzerinde biriken pişmanlıklar, fırından yayılan tarçın kokusu ise o pişmanlıkları örten ince bir perde gibiydi. Beyoğlu’nun arka sokaklarından birinde, daracık bir dükkânda, “Elif’in Hüzün Pastanesi” adını verdiği küçük mekânında, her sabah gün doğmadan başlardı hayata. Kırk sekiz yaşının çizgileri, alnında derin vadiler açmış, gözlerinin etrafına ise incecik örümcek ağları gibi yayılmıştı. En çok da gözlerinde yaşardı hüznü; hiç dinmeyen, derin bir su birikintisi gibiydi.

O sabah da öyleydi. Yeni demlenmiş çayın buğusu, camları ince bir tül gibi örtmüş, dışarıdaki İstanbul’un gri kaosunu yumuşatmıştı. Elif, tezgâhın üzerindeki kâğıt helvalara bakarken, bir yandan da radyodan çalan eski bir şarkının mırıldandığı tanıdık melodiye kulak veriyordu. Tam o anda, zilin tınısıyla dükkânın kapısı açıldı. Soğuk bir esintiyle birlikte içeri genç bir kadın girdi. Yirmi yaşlarının sonlarında, uzun boylu, omuzlarına dökülen koyu renk saçları ve iri, kehribar rengi gözleriyle dikkat çekiyordu. Bir an Elif’in kalbi tekledi, elindeki spatula tık diye tezgâha düştü. Genç kadın gülümsedi. O gülümseme, Elif’in yıllardır göğsünde taşıdığı buz parçasını ansızın kırmıştı.

“Merhaba,” dedi genç kadın, sesi de tıpkı Elif’in hatırladığı bir melodi gibiydi. “Burası Elif’in Hüzün Pastanesi, değil mi?”
Elif, kekemeliğe düşer gibi boğazını temizledi. “Evet… Benim.”
“Ben de öyle tahmin etmiştim,” dedi genç kadın. “Dışarıdaki tabelada isminiz yazıyor. Ben Defne. Bir arkadaşım buradaki sütlaçlarınızı çok övmüştü.”

Defne… Elif, bu ismi kalbinin derinliklerine kazıdı. Oysa o, bu genç kadında kendi kayıp kızının, Aylin’in suretini görüyordu. Aynı gözler, aynı dudaklar, hatta aynı boynun inceliği… Yıllar önce bir anda hayatından çekip alınan, geride kocaman bir boşluk bırakan kızı Aylin’in büyümüş hali olabilirdi miydi bu? Elif, kendi kendine, “Saçmalama,” diye fısıldadı içinden. “Olur mu öyle şey? Sadece bir benzerliktir.” Ama her bir hücre bedenin, her bir lifi kalbinin, bunun sıradan bir benzerlikten öte olduğunu bağırıyordu.

Defne, o günden sonra pastanenin müdavimi oldu. Her öğleden sonra, genellikle aynı saatte, dükkâna gelir, aynı masaya oturur, çayının yanında Elif’in özel sütlaçlarından yerdi. Elif, tezgâhın arkasından Defne’yi izlerken, her hareketinde, her mimiklerinde Aylin’den bir parça arıyordu. Defne, çayını karıştırırken kaşığıyla bardak kenarına yaptığı hafif tıkırtılar, kahkahaları, hatta bazen dalgınlıkla pencereden dışarı bakarken gözlerinin içine oturan hüzün bile Elif’in belleğindeki Aylin imgesini canlandırıyordu. Elif, içten içe Defne’ye karşı bir sevgi, bir aidiyet hissediyordu. Ama bu hissin ne denli gerçek olduğunu, ne kadarının sadece özlemle harmanlanmış bir kuruntu olduğunu ayırt edemiyordu.

Bir öğleden sonra, Defne her zamanki masasında oturmuş, telefonunda bir şeyler karıştırırken, Elif’e döndü. “Aslında,” diye başladı, sesi biraz mahcuptu. “Anneme de sizinkiler gibi sütlaç yapmayı öğretmek istedim ama bir türlü tutturamadı. Ben de çok becerikli sayılmam.”
Elif’in kalbi sıkıştı. “Annen mi?” diye sordu, sesi olduğundan daha kısık çıkmıştı.
“Evet, beni evlat edinen annem,” diye açıkladı Defne, doğal bir şekilde. “Çok iyi insanlardır ama insan bazen köklerini merak ediyor, biliyor musunuz? Kimden geldim, kime benziyorum… Sanki bir parçam eksik gibi.”

Bu sözler, Elif’in dünyasını alt üst etti. Defne evlatlık mıydı? Bu bir işaret miydi? Yıllar boyu içinde biriken o dipsiz kuyuya bir ışık düşer gibi oldu. Ancak ardından gelen korku, o ışığı hemen boğdu. Ne diyecekti? “Ben senin annenim, yirmi küsur yıl önce seni bir hastane kapısına bırakmak zorunda kaldım, sonra da seni bir daha bulamadım mı?” Hangi akıl, hangi vicdan bunu kabul ederdi? Defne’nin gözlerinde tiksinti, nefret görmekten ödüm kopuyordu. Elif, derin bir nefes aldı ve kendini sakinleştirmeye çalıştı.

“Anlıyorum,” dedi, sesi boğuk çıkıyordu. “İnsan bazen geçmişini bilmek ister.”
Defne gülümsedi, bu sefer hüzünlü bir gülümseme. “Evet. Uzun zamandır arıyorum ama çok zor. Sanki kimliğim kaybolmuş gibi.”
Elif, o gün sessiz kaldı. Ama içindeki fırtına dinmek bilmedi. Akşam dükkânı kapattığında, her zamanki gibi eve gitmek yerine, yıllardır kaçtığı o hastaneye doğru yürüdü. Haliç’in soğuk rüzgarı yüzünü yalayıp geçiyor, sanki geçmişin fısıltılarını taşıyordu. Hastane binası, o karanlık anıların mezarlığı gibi duruyordu karşısında.

Yirmi iki yıl önceydi. Elif, yirmi bir yaşında, gencecik, yalnız ve parasız bir anneydi. Sevgilisi terk etmiş, ailesi sırt çevirmişti. Küçük Aylin, sadece bir yaşındaydı ve yüksek ateşi bir türlü düşmüyordu. Elif’in elinde ne ilaç parası vardı ne de gidecek bir yer. Bir gece, kızı kollarında yanarken, soğuktan tir tir titrerken, çaresizlikten başka hiçbir şey hissedemiyordu. Hastane kapısına bırakmak, o an için tek çare gibi görünmüştü. “Onu iyileştirsinler, ben de hemen gelip alırım,” diye fısıldamıştı kalbine, kapının ardına bakıp ağlarken. Birkaç gün sonra geri döndüğünde ise, Aylin’i bulamamıştı. Kayıtlar karışık, bebeğin kimlik bilgileri yoktu. Hastane yetkilileri, onu çocuk esirgeme kurumuna verildiğini, ancak hangi kuruma, ne isimle gönderildiğini bulamadıklarını söylemişlerdi. Elif, aylarca, yıllarca aramış, her kapıyı çalmış ama izini bulamamıştı. Sonunda yorgunluktan, çaresizlikten bitap düşüp pes etmek zorunda kalmıştı. O günden sonra kalbinde derin bir boşluk, boğazında düğümlenen bir suçluluk hissiyle yaşamıştı.

Elif, hastanenin bahçesindeki bir banka oturdu. Ağlamadı. Gözpınarları kurumuştu yıllar önce. Sadece nefes aldı, o anı yeniden yaşadı. Defne’nin evlatlık olduğunu bilmesi, ona bir umut fısıldıyordu. Ama ya Defne onu affetmezse? Ya yaşadığı hayata, sahip olduğu aileye saygı duymak, geçmişi karıştırmamak daha doğruysa? Bu düşüncelerle boğuşurken, Elif’in zihni bir karınca yuvasına dönmüştü.

Ertesi hafta, Defne yine pastaneye geldi. Bu sefer her zamankinden farklı bir telaş vardı üzerinde. Yüzü solgun, gözleri kızarıktı. Elinde buruşuk, eski bir kâğıt parçası vardı.
“Elif Hanım,” dedi, sesi titriyordu. “Size bir şey sormam gerekiyor.”
Elif’in kalbi güm güm atmaya başladı. Sanki her şey bir anda bu ana hazırlanmıştı. “Buyur kızım,” dedi, sesi zar zor çıkıyordu.
Defne, kâğıdı tezgâhın üzerine bıraktı. Üzerinde daktiloyla yazılmış, silik bir hastane raporu kopyası vardı. Tarih, yirmi iki yıl öncesini gösteriyordu. “Bebek, bilinmeyen bir kadın tarafından hastane kapısına bırakıldı. Anne adı ‘Elif’, soyadı yok. Bebek adı ‘Aylin’ olarak ifade edildi. Annenin durumu zayıf, depresyon belirtileri taşıdığı tahmin ediliyor…”
Elif’in gözleri kâğıda takılı kaldı. O an, geçmiş tüm çıplaklığıyla karşısına dikilmişti. Kaçacak yeri kalmamıştı.

“Bu… Bu ne?” diye sordu Elif, sesi bir fısıltıdan ibaretti.
Defne, Elif’in gözlerinin içine baktı, gözleri hem hüzünlü hem de bir nebze öfkeliydi. “Uzun zamandır arıyordum. Sonunda, o hastanedeki eski bir arşivden, bir memurdan yardım aldım. Çok zor oldu. Ama bu kayıt, bana gönderilen DNA test sonuçlarıyla da örtüşüyor.” Elif, Defne’nin sözlerini dinlerken, sanki bir rüyanın içindeydi. “Sen… Sen Aylin’ misin?”
Defne’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Adım Defne. Ama evet… Hastane kayıtlarında doğum ismim Aylin geçiyor. Ve bu kayıtta annemin adı Elif. Ve benim bu dükkana geldiğimden beri size karşı hissettiğim tuhaf çekim… Sizin gözlerinizdeki o hüzün… Hepsi şimdi anlam kazandı.”

Elif, titreyen ellerini Defne’nin ellerine uzattı. “Kızım,” diye fısıldadı. “Ben… Ben çok pişmanım. Sana her şeyi anlatmalıyım.”
Defne’nin yüzünde hem bir boşluk hem de bir anlayış belirdi. “Anlatın,” dedi. “Hepsini anlatın. Ama önce… Önce bir sarılmama izin verin.”

Elif, tezgâhın arkasından çıkıp Defne’ye doğru yürüdü. Yılların ağırlığı omuzlarına çökmüş gibiydi. Defne, tereddüt etmeden kollarını açtı. Elif, genç kadının boynuna sarıldığında, içindeki o dipsiz kuyuya sonunda bir damla su akmış gibiydi. Gözyaşları, sanki yirmi iki yıldır birikmişti, şimdi akıp gidiyordu. “Affet beni kızım,” diye hıçkırdı. “Beni affet. Ben seni bırakmak istemedim. Çok çaresizdim. Çok korkmuştum.”
Defne, annesinin sırtını okşarken, kendisi de ağlıyordu. “Biliyorum,” dedi. “Biliyorum anne. Kayıtlarda yazıyor. ‘Annenin durumu zayıf…’ diye. Ama ben yine de hep bir açıklama bekledim. Neden’i merak ettim.”

Elif, gözyaşları içinde, o karanlık günlerin her bir detayını anlattı. Parasızlığı, yalnızlığı, Aylin’in hastalığını, hastane kapısına bırakışını, ardından gelen şanssızlıkları, aramalarını, bulamayışını… Her kelime, yıllardır boğazında düğüm düğüm olmuş bir pişmanlık topağıydı. Defne, annesinin anlattıklarını dinlerken, ilk başta hissettiği o yakıcı öfkenin yerini, derin bir hüzün ve anlayışın aldığını fark etti. Kendi annesinin de bir zamanlar gencecik, çaresiz bir kadın olduğunu, kendi annesinin de acı çektiğini anladı.

“Benim bir ailem var,” dedi Defne, annesinden ayrılırken, gözleri hala yaşlıydı. “Beni büyüten, bana çok sevgi veren bir annem ve babam var. Onlar benim her şeyim.”
Elif başını salladı. “Biliyorum. Onlara minnettarım. Sen onlarla çok iyi bir hayat kurmuşsun. Seni arayıp da bulamadığımda, hep iyi ellerde olduğunu umdum.”
“Öyleydim,” dedi Defne. “Ama yine de hep bir boşluk vardı. Kim olduğumu, nereden geldiğimi bilme isteği…” Gülümsedi, ilk defa bu kadar içten görünüyordu. “Şimdi o boşluk doluyor gibi. Seninle. Benimle.”

Elif, Defne’nin gözlerinin içine baktı. Artık gördüğü sadece bir “yarım kalan suret” değil, tamamlanmış, bütünlenmiş bir yansımaydı. Aylin. Şimdi Defne.
“Bundan sonra,” dedi Elif, sesi artık daha sağlam çıkıyordu. “Eksik kalan her şeyi tamamlayacağız. Benim hayatımda sen, senin hayatında ben olacağım. Belki hemen her şey mükemmel olmaz, ama birlikte öğreneceğiz.”
Defne başını salladı. “Olur,” dedi, sesi umut doluydu. “Olur anne. Olur.”

O günden sonra “Elif’in Hüzün Pastanesi” adeta yeniden doğdu. Hüzün, artık yerini yavaş yavaş umuda bırakıyordu. Defne, ara sıra pastaneye gelip Elif’e yardım ediyor, müşterilerle sohbet ediyordu. İkisi, yılların açtığı boşlukları doldurmak için sabırla, sevgiyle çalışıyorlardı. Bazı günler sadece oturup birbirlerine bakıyor, geçen zamanın acısını sessizce paylaşıyorlardı. Bir gün Defne, “Sizin meşhur sütlacınızın tarifini bana verir misiniz?” diye sordu. Elif gülümsedi. “Elbette kızım. Ama unutma, içine en çok sevgi katmalısın. Ve biraz da… biraz da geçmişin derslerini.”

Elif, tezgâhın üzerinde duran yeni bir fotoğraf çerçevesine baktı. İçinde o ve Defne’nin, pastanenin önünde çekilmiş, omuz omuza gülümsedikleri bir fotoğraf vardı. Elif’in yüzünde ilk kez, gerçek, duru bir gülümseme belirmişti. Yılların sisi dağılmış, güneş yeniden açmıştı. Kaybolan bir suret, bulunmuştu. Ve Elif, şimdi tamamlanmış hissediyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top