Aile dramı

Kardeşimin Gölgesinde

8 dakikalık okuma · 1404 kelime

Elif’in kahkahası, salonun diğer ucundan bile Emir’in kalbine bir ok gibi saplanıyordu. Kardeşi Can’ın koluna dokunmuş, onun anlattığı fıkraya içtenlikle gülüyordu. Emir, elindeki soğumuş çay bardağını sıkıca tuttu. Bu sahne, hayatının son beş yıldır değişmez bir parçasıydı; her aile yemeğinde, her bayram ziyaretinde, her sıradan pazar akşamında Elif, bu evin ve Can’ın neşesiydi. Ve her seferinde, Emir’in kendi içinde gizlediği, derin, yakıcı bir sır gibi büyüyen hislerin ağırlığı artıyordu.

Elif, Can’ın hayatına girdiğinde, Emir yirmi beş yaşındaydı. Henüz bir mimarlık ofisinde stajyer olarak başlayan, hayatın ne getireceğinden pek emin olmayan, utangaç bir genç adamdı. Can ise ondan beş yaş büyük, başarılı bir mühendis, hayatı rayına oturmuş, güven veren bir abeydi. Elif, Can’ın iş arkadaşıydı. İlk tanışmalarında Emir, Elif’in zarafetinden ve ışık saçan gözlerinden etkilenmişti, tıpkı herkes gibi. Ama bu etki, diğerleri için geçici bir hayranlıkken, Emir için içten içe büyüyen bir fırtınanın başlangıcı olmuştu. Can ve Elif’in aşklarını izlerken, onların mutluluğuna ortak olmaya çalışırken bile, Emir’in içindeki bir yer sızlıyordu. Bu sızı, onların düğün fotoğraflarına bakarken, Elif’in Can’a ‘evet’ dediği anlarda en dayanılmaz halini almıştı. Kardeşini çok seviyordu, Elif’in onunla mutlu olması en büyük dileğiydi, ama aynı zamanda en büyük acısı.

Yıllar geçtikçe, Emir mimarlık kariyerinde yükselmiş, kendi ofisini açmıştı. Çevresinde birçok kadın olmuştu, bazılarıyla kısa süreli ilişkiler yaşamıştı ama hiçbiri Elif’in zihnine kazınmış siluetini, Elif’in sesinin tınısını, Elif’in bir bakışının yarattığı o derin boşluğu dolduramamıştı. Bu his, vicdanının sürekli bir işkencesiydi. Kardeşinin eşiydi o. Kardeşinin hayatı, mutluluğu, geleceğiydi. Bu düşünce, Emir’in içinde yeşermeye çalışan her umut kırıntısını anında boğuyordu.

Son bir yıldır ise durum daha da karmaşık bir hal almıştı. Can’ın işleri yoğunlaşmış, sık sık şehir dışına, hatta yurt dışına gitmeye başlamıştı. Elif ise bir ilkokulda ana sınıfı öğretmenliği yapıyor, çocukların enerjisiyle doluydu. Ancak Can’ın yokluğu, zamanla Elif’in yüzündeki o ışığı biraz olsun soluklaştırmıştı. Akşam yemekleri bazen yalnızca Emir ve Elif’in katıldığı aile buluşmalarına dönüşüyordu, Can’ın iş toplantıları bahanesiyle geciktiği veya hiç gelemediği anlarda.

“Abi, Can bu ara çok yoruluyor sanırım. Gözlerinin altı morarmış,” dedi Emir bir akşam, annelerinin mutfakta salata hazırladığı sırada. Elif, Can’ın koltuğunda oturmuş, elinde bir kitapla dalmıştı. Emir’in sesini duyunca irkildi.
“Evet, bu proje onu çok zorluyor Emir. Sürekli telefonda, hafta sonları bile rahat edemiyor,” diye iç çekti Elif. Sesi, Emir’in alışık olduğu o neşeli tınıdan uzaktı.
Emir, sessizce yanına oturdu. Kitabın kapağına baktı. “Yine Baudelaire okuyorsun. Can’ın pek sevdiği söylenemez bu tarzı.”
Elif gülümsedi, bu seferki daha buruktu. “Can daha çok bilim kurguyu sever. Ben de bu aralar biraz kaçmak istiyorum sanırım.”
Gözleri kısa bir an kesişti. O an, Emir Elif’in gözlerinde hapsolmuş bir yalnızlık gördü. Can’ın yoğun iş hayatının Elif’i nasıl etkilediğini fark etmemişti bunca zaman, ya da fark etmek istememişti belki de. Ama şimdi, Elif’in yorgun bakışları, Emir’in kalbinde yeni bir sızıya yol açıyordu. Bu, eskisi gibi sadece yasak bir arzu değil, aynı zamanda derin bir şefkat, hatta koruma içgüdüsüydü.

Günler, haftaları kovaladı. Can’ın şehir dışı seyahatleri daha sık ve daha uzun olmaya başlamıştı. Elif, bazen annelerine uğruyor, bazen de “Can yokken çok sıkılıyorum,” diyerek Emir’in ofisine yakın bir kafede buluşmayı teklif ediyordu. Bu buluşmalar başlangıçta masumçaydı. Kahvelerini içerken işten, hayattan, sanat sergilerinden konuşuyorlardı. Elif, Emir’in mimarlık projeleriyle ilgili sorular soruyor, tasarımlarına hayran kalıyordu. Emir ise Elif’in çocuklara olan sevgisini, sabrını, onların hayal dünyalarına nasıl dokunduğunu dinlerken kendini kaybediyordu.

Bir yağmurlu öğleden sonra, Elif’in arabası bozulmuştu. Can şehir dışındaydı ve ulaşamamıştı. Panik içinde Emir’i aramıştı. Emir, hemen işini bırakıp Elif’in yanına koşmuştu. Yağmur altında, Elif’in ıslanmış saçları yüzüne yapışmış, titriyordu. Emir, montunu çıkarıp Elif’in omuzlarına bıraktı. Tamirciyi beklerken arabada yan yana oturmuşlardı. Arabanın içi, yağmurun cama vuran sesiyle doluydu. Elif’in titreyen elleri dikkatini çekti. Elif’in ellerini avuçları içine aldı. Elif, irkilmedi. Aksine, parmaklarını onun parmaklarına kenetledi. Bir anlık elektriklenme, arabanın içinde biriken sessizliği yaktı. Gözleri buluştu. Elif’in gözlerinde ne korku ne de şaşkınlık vardı, sadece tarifsiz bir kabul. Emir’in kalbi göğüs kafesini parçalayacak gibi atıyordu. Elif, elini çekmeden, “Teşekkür ederim, Emir. İyi ki varsın,” diye fısıldadı. Sesi titriyordu. O an, Emir için dünya durdu. O dokunuş, o bakış, içlerinde yıllardır büyüyen ama hiç dile getirilmeyen her şeyi açığa vurmuştu.

Arabayı tamirciye bıraktıktan sonra, Elif’i evine bıraktı. Arabadan inmeden önce Elif, Emir’e döndü. “Can’la… aramızda eskisi gibi değiliz, Emir,” dedi. Sesi kısıktı. “O kadar yorgun ki, bazen bana bakarken bile görmüyor gibi geliyor. Ben de… ben de yoruluyorum.” Gözleri dolmuştu.
Emir, konuşmaya çalıştı ama boğazı düğümlendi. Elif’in gözlerindeki o kırılganlık, onu bitiriyordu. Elini uzatıp Elif’in yanağındaki bir damla yaşı sildi. Parmakları, Elif’in teninde kısa bir an gezindi. “Biliyorum,” dedi sadece. “Hissediyorum.”

O günden sonra her şey değişti. O dokunuş, o itiraf, aralarındaki görünmez duvarı yıkmıştı. Gizli buluşmaları arttı. Artık sadece kahve içip konuşmakla kalmıyor, bazen Boğaz kenarında uzun yürüyüşlere çıkıyorlardı, Elif’in ana sınıfındaki komik anılarını, Emir’in mimari hayallerini paylaşıyorlardı. Birbirlerine döküyorlardı içlerini. Can’dan, evliliklerinden, hayatın onlara dayattığı beklentilerden bahsediyorlardı. Emir, Elif’in Can’la olan ilişkisindeki eksiklikleri dinlerken acı çekiyordu. Can’a duyduğu sadakat, içindeki aşkla çatışıyordu. Elif ise, Emir’le geçirdiği her anın Can’la paylaştığı hayattan daha gerçek, daha canlı hissettirdiğini kabul ediyordu.

Bir akşam, Elif’in evinde, yine Can’ın iş gezisinde olduğu bir zamanda, televizyon izliyorlardı. Filmdeki hüzünlü bir sahne Elif’i derinden etkilemişti. Gözleri dolarken Emir’e yaslandı. Emir, kolunu Elif’in omzuna attı. Elif, başını Emir’in göğsüne koydu. İkisinin de nefesleri hızlanmıştı. Elif’in kalp atışları Emir’in göğsüne çarpıyor, Emir’in içindeki fırtına daha da şiddetleniyordu. Elif, başını kaldırdı. Gözleri, Emir’in gözlerinde kilitlendi. Yüzleri santimler kala, Elif’in dudakları hafifçe aralandı. “Emir,” diye fısıldadı, sesi neredeyse duyulmuyordu. O anda ne Can vardı, ne aile, ne de vicdan azabı. Sadece o iki insan, yılların birikmiş arzusu ve acısıyla doluydu. Emir, usulca eğildi ve dudaklarını Elif’in dudaklarına değdirdi.

Bu, bir öpücükten çok daha fazlasıydı. Yılların bastırılmış duygularının, yaşanmamış anların, dile getirilemeyen arzuların dışavurumuydu. Elif de aynı tutkuyla karşılık verdi. Bir an için her şey sustu, sadece ikisinin kalpleri gök gürültüsü gibi çarpıyordu. Ama o büyülü an, tıpkı kırılgan bir cam obje gibi, parmaklarının arasından kayıp gitti. Elif aniden geri çekildi, gözleri dehşetle açılmıştı. “Hayır… yapamayız, Emir. Bu yanlış. Çok yanlış,” diye kekeledi. Yanakları al al olmuştu, gözlerinde korku belirmişti.
Emir, onun ellerini tutmaya çalıştı. “Elif, dinle beni…”
“Hayır!” Elif ayağa kalktı. “Bizim böyle bir hakkımız yok. Can… o benim eşim. Senin kardeşin.” Sesi titriyordu, gözlerinden yaşlar boşanmaya başlamıştı. “Ben… ben ne yapıyorum böyle?”

Emir de ayağa kalktı. İçinde hem bir rahatlama hem de derin bir acı vardı. Bu öpücük, her şeyi mahvetmişti ama aynı zamanda her şeyi açığa vurmuştu. “Ben de seni seviyorum Elif. Uzun zamandır. Belki de Can’ı tanıdığımdan beri.” Sesindeki dürüstlük, Elif’i daha da sarstı.
Elif, başını iki yana salladı. “O zaman niye… niye daha önce söylemedin? Niye buna izin verdik?”
“Çünkü… çünkü sen Can’ın eşiydin. Benim kardeşimle evliydin. Ve hala öylesin. Bu aile… bu her şeyden önemliydi. Hala önemli.” Emir’in sesi de kısıktı. “Ama dayanamıyorum Elif. Seni böyle görmeye, acı çekmene, yalnız kalmana dayanamıyorum.”
Elif, yüzünü elleriyle kapattı. Hıçkırıkları salonun ortasında yankılanıyordu. “Ne yapacağız şimdi?”
Emir, Elif’e doğru bir adım attı, sonra durdu. Aralarında görünmez ama aşılmaz bir duvar yükseliyordu. “Hiçbir şey,” dedi. “Yapabileceğimiz hiçbir şey yok.”
Elif, başını ellerinden kaldırdı. Gözleri yaşlı ama kararlıydı. “Haklısın. Bu bir rüyaydı, bir anlık delilik. Uyandık.”
“Peki ya hislerimiz?” diye sordu Emir. Sesinde umutsuzluk vardı.
“Onlar da bizimle birlikte gömülecek,” dedi Elif acı bir şekilde. “Kimse bilmeyecek. Bilmemeli.”

O gece, ikisi de hayatlarının en zor kararlarından birini aldı. Ailenin huzuru, Can’ın mutluluğu, toplumun beklentileri… Tüm bunlar, kalplerindeki o yasak aşktan daha ağır basmıştı. Sabah olduğunda, Elif ve Emir birbirlerinden uzaklaştılar. Sanki o öpücük hiç yaşanmamış gibi davranmaya karar verdiler. Ama gözlerinde, birbirlerine duydukları özlem ve çektiği azap okunuyordu.

Aradan aylar geçti. Can’ın işleri biraz hafiflemişti. Yine aile yemekleri, bayram ziyaretleri oluyordu. Her şey eski rutinine dönmüştü. Ama Emir için hiçbir şey aynı değildi. Elif’e baktığında, Can’a baktığında, annesinin yüzündeki tebessümü gördüğünde, içinde tarifsiz bir boşluk hissediyordu. Bir sır taşıyordu, ağır bir sır.

Bir pazar kahvaltısıydı. Sofrada annesi, babası, Can, Elif ve Emir vardı. Elif, Can’a çay ikram ediyor, Can da Elif’in yanağına masum bir öpücük konduruyordu. Bu sahne, Emir’in gözünde sanki bir film karesi gibi ağır çekimde ilerliyordu. İçinde bir şey yanıyordu, sönmek bilmeyen bir kor. Elif, başını kaldırıp Emir’in gözlerine baktı. Bir anlık, kısacık bir an. O an, ikisinin de gözlerinde aynı hüzün, aynı pişmanlık, aynı vazgeçiş vardı. Kimse fark etmedi bu bakışmayı. Sadece ikisi biliyordu. İçlerinde sakladıkları o yasak aşk, ne ölmüştü ne de unutulmuştu. Sadece derine gömülmüştü, zaman zaman yüzeye çıkıp acı veriyordu. Emir, çay bardağını eline aldı. Soğuktu. Tıpkı kalbi gibi. İçinde yaşayan Elif aşkıyla, kardeşine olan sadakati arasında sıkışıp kalmıştı. Ve bu seçim, hayatının sonuna kadar taşıyacağı, sessiz bir yük olacaktı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top