Aile Dramı

Geçmişin Kırık Aynaları

9 dakikalık okuma · 1639 kelime

Elif, pencereden yağan nisan yağmurunu seyrederken, her damlanın Ankara’nın gri asfaltında dağılışı gibi içindeki o tanıdık boşluğun da yayıldığını hissetti. Kırk üç yaşındaydı, başarılı bir psikologdu, kendi kliniği vardı, hayatı düzene girmişti. Ama aynaya her baktığında, gözlerinin derinliklerinde yirmi beş yıl önce bıraktığı o genç, korkmuş kadının siluetini görüyordu. O kadın, hayatının en büyük hatasını yapmış, en değerli parçasını elleri arasından kaçırmıştı.

Kapının çalmasıyla irkildi. Asistanı Ayşe, elinde bir telefonla içeri girdi. “Elif Hanım, Cem Bey arıyor. Özel bir numara.” Adını duyunca yüzü bembeyaz oldu, Ayşe fark etmesin diye hızla toparladı kendini. “Cem?” sesi beklemediği kadar kısık çıkmıştı. Cem, yirmi yıl önce hayatından silip attığı, bir zamanlar her şeyi olduğu, sonra ise her şeyini aldığı adamdı. Ortak bir isimleri vardı; Deniz. Ama Deniz, Elif’in sadece bir hatırası, hiç kapanmayan bir yarasıydı.

Telefonu eline alıp derin bir nefes verdi. “Alo, Cem?”

Diğer uçtaki ses, Elif’in hatırladığından daha yorgun, daha kırıktı. “Elif… Beni duyabiliyor musun?”

“Duyuyorum. Ne var Cem? Bu kadar yıl sonra neden aradın?” Elif’in sesi buz gibiydi, koruyucu bir kalkan örmüştü etrafına.

“Ben… Ben hastayım Elif. Çok hastayım.”

Elif’in kalbi tekledi. Cem’in hastalık haberinin onu neden bu kadar etkilediğine şaşırdı. Geçmişte ne yaşanmış olursa olsun, bir zamanlar birbirlerinin en yakınıydılar. “Ne demek hasta? Ne oldu?”

“Kanser… Son evre. Doktorlar… Pek umut vermiyorlar.” Cem’in sesi titredi, sonra derin bir öksürük krizi tuttu onu. Elif, istemsizce kaşlarını çattı.

“Peki… Bunun benimle ne ilgisi var Cem?”

“Deniz… Deniz’i düşünüyorum. O’na ne olacak? Benim kimsem yok Elif. Ailem desen, annem zaten sen gittiğinden beri bana yüz çevirdi. Babam desen… Bir ben bir o vardı zaten. Deniz’i sana emanet etmek istiyorum.”

Elif’in nefesi kesildi. Deniz. Onu en son gördüğünde yedi yaşındaydı. Gözleri pırıl pırıl parlayan, sapsarı saçlı küçük bir kızdı. Sonra Cem, öfke ve kinle Elif’i hayatlarından tamamen çıkarmıştı. “Deniz’i mi? Yirmi yıl sonra mı?” Elif’in sesi hem acı hem öfke doluydu. “Sen benim annelik hakkımı elimden alırken, onu benden uzaklaştırırken neredeydin Cem? Şimdi mi aklına geldi?”

“Biliyorum, haklısın. Hepsinde haklısın. Ben gençtim, aptaldım, öfkeliydim. Gözüm dönmüştü. Ama Elif, ne olur beni dinle. Ben Deniz’i tek başıma büyüttüm. Onu çok seviyorum. Ama şimdi… Ona bakacak kimse yok. Akrabaların hepsi uzakta, kimse istemiyor bu sorumluluğu. Lütfen… Bir kez olsun o eski Elif ol. Merhamet et.”

Elif telefonu kapattı. Elindeki cihaz buz gibiydi ama kalbi yanıyordu. Yirmi yıl… Yirmi yıl boyunca Deniz’in kokusunu, gülüşünü, varlığını özlemişti. Her yıl doğum gününde bir pasta keser, mumunu üfler, dileğini tutardı. Dileği hep aynıydı: Deniz’i bir kez daha görmek. Ve şimdi, Cem o dileği önüne getirmişti, ama en ağır bedelle.

Günler, uykusuz gecelerle geçti. Elif, Cem’le konuştuktan sonra tekrar eski boşluğuna düşmüştü. Kendini suçlamakla Cem’e öfkelenmek arasında gidip geliyordu. Ofisindeki koltuğunda oturmuş, eski fotoğraflara bakıyordu. Bir tanesinde Cem ve o, henüz gencecik iki aşık, hamile karnını tutuyorlardı. Bir diğerinde ise Deniz, beşiğinde uyurken, Elif’in parmağını sıkıca tutmuştu. Ne kadar da küçüktü.

Ayşe, Elif’in bu halini fark etmişti. “Elif Hanım, iyi misiniz? Son günlerde çok dalgınsınız.”

“İyiyim Ayşe, sadece biraz… eski meseleler.” Elif, hiçbir zaman özel hayatını işine karıştırmamıştı. Ama şimdi, o eski meseleler kapısında durmuş, içeri girmek için can atıyordu.

Birkaç gün sonra Cem tekrar aradı. Sesi daha da zayıflamıştı. “Elif, ne olur? Hastaneye gel. Deniz’i gör. Bana bir şans ver, Deniz’e bir şans ver.”

Elif, nihayetinde pes etti. Kalbindeki o bitmeyen annelik içgüdüsü ağır basmıştı. Ankara’nın köhne bir devlet hastanesinin koridorunda, soluk duvarlara baka baka Cem’in odasına yaklaştı. Kapıyı araladığında, içeride zayıflamış, sararmış bir Cem ve pencere kenarında oturan genç bir kız gördü. Kız, uzun, kıvırcık saçlarını omzuna dökmüştü, tıpkı Elif’in gençliğindeki gibi. Kumral saçlarının arasına serpişmiş altın rengi tutamlar vardı. Bir kitap okuyordu, kulaklığı vardı. Deniz’di. Gözlerini kaçırmadı, sadece izledi. Yıllarca hayal ettiği yüz, şimdi karşısındaydı.

Cem, Elif’i görünce zayıf bir tebessümle eliyle gel işareti yaptı. Elif içeri girdi. Deniz, dönüp baktı, gözleri Elif’in gözleriyle buluştu. Maviye çalan ela gözler. Tıpkı Cem’inki gibi, ama içinde Elif’in gençlik enerjisi vardı. Deniz hafifçe başını salladı, kulaklığını çıkardı. “Baba, kim geldi?”

Cem, zorlukla yutkundu. “Deniz’im… Bu Elif. Benim… eski bir arkadaşım.”

Elif’in kalbi sıkıştı. Eski bir arkadaşım mı? Deniz’in gözleri şüpheyle Elif’in üzerinde dolaştı. “Memnun oldum,” dedi, sesi oldukça mesafeliydi.

Elif, Cem’in bu yalanına katlanmak zorundaydı. Anlaşılan Cem, henüz Deniz’e gerçekleri anlatmaya hazır değildi. “Ben de memnun oldum Deniz.”

Sonraki haftalar, Elif’in hastaneye yaptığı ziyaretlerle geçti. Cem, Elif’le Deniz’in tanışıklığını ‘eski bir arkadaş’ hikayesiyle sürdürüyordu. Elif, Deniz’i uzaktan izledi. Onu tanımaya çalıştı. Deniz, Edebiyat Fakültesi’nde okuyan, kitaplara düşkün, kendi halinde, biraz içe kapanık bir genç kızdı. Babasına karşı inanılmaz bir bağlılığı vardı. Elif, Deniz’in Cem’e karşı gösterdiği şefkati izlerken, hem kalbi ısınıyor hem de geçmişindeki kararlar yüzünden tarifsiz bir acı çekiyordu. Bu kadar iyi bir evlat yetiştirmişti Cem. Acaba kendisi bunu yapabilir miydi?

Bir gün, Cem, Elif’i odasından çıkardı. Koridorda, bitkin bir halde duvarlara yaslanarak konuştu. “Elif… Vakit daralıyor. Deniz’e söylemeliyim. Ama nasıl? Onu kaybetmekten korkuyorum. Yıllardır annesinin kendisini terk ettiğini biliyor. Bununla yaşamayı öğrendi. Şimdi karşısına çıkarsam… Nefret eder benden de senden de.”

Elif, Cem’in yüzündeki korkuyu gördü. İlk defa Cem’e karşı eski öfkesi yerine bir tür anlayış hissetti. “Haklısın Cem. Çok zor bir durum. Ama ertelemek daha da zorlaştırır. Belki de… Belki de ben ona kendimi tanıtmalıyım. Arkadaş olarak geldiğimi sanıyor zaten. Belki ben, yavaş yavaş anlatırım. Sen de desteklersin.”

Cem’in gözleri doldu. “Yapabilir misin? Gerçekten bunu yapabilir misin?”

“Deniz için… Evet, yapabilirim.”

Cem’in durumu her geçen gün kötüleşiyordu. Bir hafta sonra, Cem doktorların da tavsiyesiyle evde bakım için hastaneden çıkarıldı. Elif, Deniz’in babasına ne kadar özveriyle baktığını gördü. Okulunu aksatıyor, gece gündüz başucundan ayrılmıyordu. Elif, Cem’in de isteğiyle, Deniz’e destek olmak amacıyla her gün onlara yiyecek getiriyor, evin işlerine yardım ediyor, sessizce Deniz’in yanında duruyordu.

Bir öğleden sonra, Cem uyurken, Deniz ve Elif mutfakta çay içiyorlardı. “Elif abla,” dedi Deniz, sesi çekingendi. “Seninle babamın geçmişi nasıl? Bana hiç bahsetmedi. Sanki sen ortaya çıktığından beri biraz daha iyi gibi.”

Elif, kalbinin atışını hissetti. Bu, Deniz’in attığı ilk adımdı. “Babanla biz çok eskiden tanışırız Deniz. Hatta… Bir zamanlar evliydik.”

Deniz’in gözleri şaşkınlıkla açıldı. Çay bardağını elinden düşürecek gibi oldu. “Evli mi? Ama… Annem?”

Elif, derin bir nefes aldı. “Evet, annen benim Deniz.”

O an, mutfak buz kesti. Deniz’in yüzündeki şaşkınlık, yerini öfke ve hayal kırıklığına bıraktı. “Ne? Ne saçmalıyorsun sen? Annem… Annem beni terk etti! Sen o kadın olamazsın!” Sesi titriyordu, gözleri dolmuştu.

“Biliyorum Deniz. Biliyorum, senin için çok zor. Ama dinle beni. Ben senin annenim. Yıllar önce… çok gençtim, korkmuştum. Babanla çok zor günler geçiriyorduk. Ne yapacağımı bilemedim. Kendi ayaklarımın üzerinde durmaya çalışıyordum. Bir çocuğa annelik yapmaya hazır hissetmiyordum kendimi.”

“Bahaneler!” diye bağırdı Deniz. “Bahaneler! Bir anne çocuğunu nasıl terk eder? Nasıl hazır hissetmez? Benim kimseden farksız bir yetim gibi büyümemin sebebi sen misin?” Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu.

“Haklısın. Haklısın Deniz. Hiçbir bahane bunu açıklamaz. Yıllarca pişmanlık içinde yaşadım. Her gün, her gece seni düşündüm. Ne yapacağımı bilemedim. Sana ulaşmaya çalıştım ama baban… Babam buna izin vermedi.” Elif’in sesi de çatallaşmıştı. “Ben sana hiçbir zaman iyi bir anne olamadım. Ama şimdi… Şimdi sana destek olmak, yanında olmak istiyorum. Eğer izin verirsen.”

Deniz, sandalyesinden kalkıp hızla mutfaktan çıktı. Odasına girdi ve kapıyı çarparak kapattı. Elif, olduğu yerde donakalmıştı. Haklıydı Deniz. Haklıydı. Bu yara, kolay kolay kapanmazdı.

O akşam Cem, Elif’in Deniz’e gerçeği anlattığını öğrendi. Zayıf kollarıyla Elif’in elini tuttu. “Beni affet Elif. Ben de çok hatalar yaptım. Gençtik, aptaldık. Keşke… Keşke zamanı geri alabilsek.”

“Keşke Cem. Ama alamıyoruz. Yapabileceğimiz tek şey, kalan zamanı en iyi şekilde değerlendirmek.”

Sonraki günler Elif için bir işkenceye dönüştü. Deniz, onunla konuşmuyor, göz teması kurmaktan kaçınıyordu. Elif, vazgeçmek istemiyordu. Her sabah kapılarına kahvaltı bırakıyor, Cem’le ilgilenirken Deniz’e uzaktan destek olmaya çalışıyordu. Kitaplarını kontrol ediyor, derslerini takip etmeye çalışıyordu.

Bir sabah, Deniz’in odasının kapısı aralıktı. Elif, içeride oturan Deniz’i gördü. Okuduğu kitap Elif’in gençliğinde en sevdiği yazarlardan birine aitti. Elif, yavaşça içeri girdi. “Bir şeye ihtiyacın var mı Deniz?”

Deniz, başını kaldırdı. Gözleri hala kederliydi ama öfke azalmıştı. “Hayır. Sadece… Bu yazarın son kitabını merak ediyordum.”

Elif’in kalbi hızla çarptı. Bu, bir başlangıç olabilirdi. “Evet, çok güzeldir. Eğer istersen, bende onun diğer tüm kitapları var. Kütüphanemden sana ödünç verebilirim.”

Deniz, bir an durdu, sonra sessizce başını salladı. “İyi olur.”

Bu, bir kapının aralanışıydı. Birkaç gün sonra, Cem’in durumu daha da kötüleşti. Son günlerini yaşıyordu. Deniz, babasının başucundan ayrılmıyordu. Elif de onların yanındaydı, sessiz bir destekçi olarak. Bir gece, Cem derin bir nefes alıp gülümsedi. Elif’in ve Deniz’in ellerini birleştirdi. “Kızım… Annen seni çok seviyor. Ben de sizi seviyorum. Affedin beni. İkiniz de… Birbirinize sahip çıkın.”

Cem’in gözleri kapandı. Son nefesini vermişti.

Deniz, babasının ölümünün ardından tam anlamıyla yıkıldı. Elif, onun yanında durdu. Bu sefer kaçmadı, sırtını dönmedi. Kızının acısıyla kendi geçmişini tekrar yaşadı. Cenaze ve sonrası, Elif’in omuzlarında ağır bir yük oldu. Ama bu yük, aynı zamanda Elif’i Deniz’e daha da yakınlaştırıyordu. Elif, Deniz’i yalnız bırakmadı. Onu teselli etti, ona destek oldu.

Bir ay sonra, Cem’in vefatından sonra evde sadece Elif ve Deniz kalmıştı. Bir akşam yemeğinde, sessizliği Deniz bozdu. “Elif abla… Yani, anne… Bana neden böyle bir şey yaptığını hala anlamıyorum. Ama… babamın son dileğiydi.”

Elif’in gözleri doldu. “Anlamak zorunda değilsin Deniz. Sadece bilmeni istiyorum ki, bu hayatta yaptığım en büyük hataydı. Ve şimdi, seninle aramızda bir bağ kurma fırsatım olduğu için minnettarım. Seni telafi etmek istemiyorum, çünkü telafi edilecek bir şey değil. Sadece… Seninle bir gelecek kurmak istiyorum. Benimle yaşamak istemeyebilirsin, ama en azından bir anne-kız ilişkisi kurabilir miyiz?”

Deniz’in gözlerinde hala acı vardı ama bir yudum umut da belirmişti. “Bilmiyorum. Çok zor. Ama… denemek istiyorum. Babam öyle isterdi.”

Bu, Elif için ikinci bir şanstı. Mükemmel değildi. Yaralar derin, izler kalıcıydı. Ama Deniz’in ona uzattığı bu titrek el, Elif’in hayatına yeniden anlam katmıştı. Bir gün tam bir aile olamayabilirlerdi, ama en azından birlikte yürüyecekleri bir yol vardı artık. Elif, Deniz’e sarıldı. Kızının sıcaklığını yirmi beş yıl sonra ilk kez bu kadar derinden hissetti. Belki de bazı kırık aynalar, doğru ışık altında, yeni ve eşsiz birer mozaik oluşturabilirdi. Elif, geçmişin acı hatıralarını bir kenara bırakıp, bu yeni mozaikin parçalarını dikkatle birleştirmeye hazırdı. Bu, anneliğin ikinci şafağıydı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top