Aile Dramı

Gölgesiz Çiçekler

8 dakikalık okuma · 1519 kelime

O sabah, pencereden süzülen güneş, Ayşe’nin hayatındaki tek kusursuz şeymiş gibi parlıyordu, oysa gölgeler çoktan duvarlarda raks etmeye başlamıştı. Yatağın kenarına oturmuş, elindeki ovülasyon testinin soluk ikinci çizgisini gözleriyle tarıyordu. Her ay aynı umut, her ay aynı hafif hayal kırıklığı. Ama bu kez farklıydı. Emre dün gece eve geldiğinde ne kadar yorgun olursa olsun, elini karnına koymuş, “Bu ay kesin, hissediyorum,” demişti. Onun sıcaklığı, sesi… Ayşe’nin kalbi her defasında yeniden dolardı. Üç yıldır evlilerdi ve bir bebek, artık her şeyden çok istedikleri bir mucizeydi.

Mutfaktan gelen kahve kokusu, Ayşe’nin yüzünde hafif bir gülümseme yarattı. Emre’nin her sabah ona kahve hazırlaması, evliliklerinin küçük, değişmez ritüellerinden biriydi. Fincanını alıp masaya oturduğunda, Emre’nin gözleri her zamanki gibi ışıl ışıldı. “Ne o, gene mi hüsran yüzün?” diye takıldı sevgiyle. Ayşe başını iki yana salladı. “Henüz net değil ama içimde bir his var sanki.” Emre yanına oturdu, elini tuttu. “Biliyorum canım. Bu sefer olacak. Doktorla konuştuğumuz gibi, bu ay daha dikkatliyiz, değil mi?”

Son altı aydır tüp bebek tedavisi deniyorlardı. Ayşe’nin polikistik over sendromu vardı, Emre’nin sperm hareketliliği ise “sınırda” idi. Doktor, “Her iki tarafta da küçük pürüzler var ama aşılabilir,” demişti. Ayşe için bu süreç yıpratıcıydı; ilaçlar, iğneler, sürekli doktor randevuları ve en önemlisi, o tükenmek bilmeyen bekleyiş. Ama Emre hep yanındaydı, hep destekleyici. Ya da öyle sanıyordu.

Haftanın ortasında, Ayşe’nin can dostu Mine, her zamanki gibi ansızın çıkageldi. Üniversite yıllarından beri sırt sırta vermişlerdi. Mine’nin enerjisi, esprileri Ayşe’nin içini ısıtırdı. Mine de evliydi, Can’la mutlu bir birliktelikleri vardı ama çocuk düşünmüyorlardı, en azından şimdilik. “Ayşem, canım benim, nasıl gidiyor mucize yolculuğu?” diye sarıldı, mutfakta kahve demlerken. “Yine mi o iğneler, o doktor kontrolleri?” Ayşe içini döktü. “Evet Mine’cim, yorucu. Bir de Emre… Son zamanlarda biraz dalgın gibi. İş yükü mü, benim strese girmemden mi bilmiyorum.” Mine elini Ayşe’nin omzuna koydu. “Erkekler böyledir canım. Hassas konulara girmeyi sevmezler. Üstüne gitme, o da geriliyor belli ki. Sen bize odaklan, pozitife. Bak ben sana en sevdiğin çikolatalardan getirdim. Ve yeni bir komedi dizisi keşfettim, bu akşam başlıyoruz ikimiz.”

Mine’nin varlığı Ayşe’ye iyi geldi. O akşam beraber yemek yaptılar, sohbet ettiler, sonra da Mine’nin getirdiği diziyi izlemeye başladılar. Emre eve geldiğinde Mine hala oradaydı. Üçü birlikte, geçmişten anılar anlatarak uzun uzun güldüler. Emre ve Mine arasında geçen bazı şakalar, Ayşe’nin anlamadığı küçük imalar, Ayşe’nin dikkatini çekmedi değil. Sanki ikisinin de bildiği, Ayşe’ye kapalı bir dil vardı. Ama yorgunluğa ve stresine verdi. Belki de dostluklarının özel bir boyutuydu, ne de olsa Mine, Ayşe’den önce Emre’yi tanımıştı.

Günler, haftaları kovaladı. Ayşe’nin tedavisi devam ediyordu. Her geçen gün hem umut hem de bir iç sıkıntısı birikiyordu içinde. Son zamanlarda Emre’nin tavırları biraz değişmişti. Eskiden olduğu gibi uzun uzun sohbet etmiyor, eve geldiğinde hemen televizyonun karşısına geçiyordu. Ayşe ona yaklaştığında, “Çok yorgunum Ayşe,” diyor, elini omzuna koyup çekiliyordu. Seks hayatları da neredeyse bitmişti. Ayşe, “Tedaviye odaklanalım, sonra nasılsa düzelir,” diye kendini avutuyordu. Ama içindeki bir ses, rahatsız edici bir melodi gibi çalmaya başlamıştı.

Mine ise her zamankinden daha sık geliyordu eve. Hatta bazen Emre’nin iş çıkış saatlerine denk getiriyordu ziyaretlerini. Bir keresinde, Emre’nin bilgisayarını kullanırken Mine’nin masada bıraktığı bir not defteri gördü Ayşe. Rastgele bir sayfasını açtığında, bir doktor randevusu tarihi ve yanına karalanmış bazı tıbbi terimler ilişti gözüne. Başta önemsemedi, Mine’nin sağlık sorunları olabilirdi. Ama tarihe dikkat etti. Tam da Ayşe’nin önemli bir kontrol randevusuna denk geliyordu. Mine neden ona bahsetmemişti?

Bir akşam, Emre’nin arabasını yıkamaya yardım ederken, arka koltukta minik bir battaniye parçası buldu Ayşe. Üzerinde rengarenk, sevimli hayvan figürleri vardı. Emre çocukları çok severdi ama böylesine bir eşyayı arabasında ne yapıyordu? “Bu ne Emre?” diye sordu, sesi şaşkınlığını gizleyemiyordu. Emre bir an duraksadı, sonra gülümsedi. “Aa, o mu? Mine’nin bebeği doğan yeğeni var ya, geçen gün onlara giderken arabada unutmuş. Ben de atmayı unuttum.” Ayşe’nin kafasındaki soru işareti daha da büyüdü. Mine’nin yeğeni üç yaşındaydı ve çoktan o tarz bebek eşyalarını bırakmıştı. İçine bir kurt düştü.

O gece uyuyamadı Ayşe. Emre’nin dalgınlığı, Mine’nin tuhaf randevu notu, o minik battaniye… Her şey bir araya gelince, Ayşe’nin kalbindeki huzursuzluk kocaman bir yumruya dönüşmüştü. Sabah, Emre işe gittikten sonra, Ayşe daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı. Emre’nin telefonunu aldı. Parmak iziyle açtığında, kalbi küt küt atıyordu. Nereye bakacağını bilmiyordu ama içgüdüleri onu mesajlaşma uygulamasına yönlendirdi. Mine’nin ismi, en üstteydi. Mesajları açtı.

İlk bakışta her şey normal görünüyordu: “Ayşe nasıl?”, “Doktor randevusu ne zaman?”, “Moralini yüksek tutalım.” Ama sayfaları aşağı doğru kaydırdıkça, mesajların tonu değişmeye başladı. “Çok özledim seni,” “Bu akşam gelebilir miyim Ayşe yokken?”, “Bebeğimiz nasıl?”

Ayşe’nin kanı çekildi. “Bebeğimiz nasıl?” Kelimeler beyninde yankılanıyordu. Mine mi hamileydi? Can’dan mı? Ama neden Emre’ye “bebeğimiz” diyordu? Elleri titreyerek daha da aşağı indi. Bir fotoğraf. Mine’nin karnına sarılmış, Emre’nin eli. Emre’nin yüzünde daha önce Ayşe’ye hiç göstermediği bir gülümseme. Mine ise ona yaslanmış, gözleri kapalı, yüzünde dünyadaki tüm huzuru barındırıyordu. Ve Mine’nin karnı, yuvarlaktı. Ayşe’nin gözleri karardı. Yere yığılmamak için duvara tutundu. Nefesi kesiliyordu.

Başını alıp odaya koştu. Ne olduğunu anlamıyordu. Bu bir kabus olmalıydı. Ama telefon hala elindeydi, ekran açıktı, o iğrenç fotoğraf gözlerinin içine bakıyordu. Titreyen parmaklarıyla Mine’nin son mesajını okudu: “Ayşe’nin tedavisi de bitiyor yakında. Son randevu cuma. Sonra artık bizimkine odaklanırız tam anlamıyla. Benim karnım da gitgide büyüyor, daha ne kadar saklayabileceğiz?”

Gözyaşları yanaklarından sel olup akmaya başladı. Kalbi paramparça olmuştu. Sadece Emre değil, en yakın arkadaşı Mine de ona ihanet etmişti. Üstelik bu ihanet, Ayşe’nin en büyük hayali olan annelik üzerinden yürütülüyordu. Onu oyalamışlardı, onu aldatmışlardı. İçinden yükselen bir çığlık boğazında düğümlendi, dışarı çıkamadı. Tüm bedeni titriyordu. Evine, yuvasına, hayatına, umutlarına düşen bu bombanın şokuyla sarsılıyordu.

Bir süre öylece oturdu, duvarla bir bütün olmuş gibi. Sonra yavaşça kalktı. Artık ağlamıyordu. Gözlerinde ne öfke ne de hüzün vardı. Sadece buz gibi bir boşluk. Emre’nin ve Mine’nin tüm yalanları, sahte gülücükleri, o anlattığı tüm “destek” hikayeleri beyninde dönüyordu. Onu nasıl kullanmışlardı? Onu nasıl aptal yerine koymuşlardı? Bu mide bulandırıcı gerçek, Ayşe’nin içindeki son umut kırıntısını da yok etmişti.

Öğleden sonra, Mine “Uğramak istedim, iyi misin diye merak ettim,” bahanesiyle eve geldi. Ayşe kapıyı açtığında yüzünde şaşırtıcı bir dinginlik vardı. Mine’nin gözleri, Ayşe’nin şişmiş gözlerine kaydı. “Ayşecim, ne oldu, iyi misin?” diye endişeyle sordu, eli Ayşe’nin koluna uzanırken. Ayşe geri çekildi. “Gayet iyiyim Mine,” dedi, sesi o kadar sakindi ki Mine bir an irkildi. “Sen nasılsın?” Mine gülümsedi. “Ben de iyiyim canım. Karnım biraz ağrıyor bu aralar ama normaldir.” Ayşe’nin yüzünde belli belirsiz bir tebessüm belirdi. “Öyledir tabii. Bebek büyüyordur.”

Mine’nin yüzündeki gülümseme dondu. “N-ne bebeği?” diye kekeledi. Ayşe mutfağa doğru yürüdü, sakin adımlarla. Mine peşinden geldi. Ayşe kahve makinesini çalıştırdı. “Hani Emre’nin de bebeği,” dedi, bakışlarını Mine’ye çevirmeden. Mine’nin rengi attı. “Ne saçmalıyorsun Ayşe? Senin stresinden bunlar. Emre’nin bebeği mi?” Ayşe kahveyi fincanlara doldurdu, Mine’nin fincanını ona uzattı. “Biliyorum Mine. Her şeyi biliyorum. O not defterindeki randevu tarihlerini, Emre’nin telefonundaki mesajları, o battaniyeyi… Ve en önemlisi, Emre’nin dün gece telefonunda bıraktığı son mesajı.”

Mine’nin bardağı elinden kayıp yere düştü, paramparça oldu. “Ayşe, ben… Açıklayabilirim,” diye fısıldadı, sesi titriyordu. Ayşe, sırtını mutfak tezgahına yasladı. “Ne açıklayacaksın Mine? Benim kısırlığımla dalga geçip, benim kocama hamile kalışını mı? Benim evimde, benimle dostluk maskesi altında oynadığınız iğrenç oyunu mu?”

Kapı açıldı. Emre eve gelmişti. “Ayşem, Mine, ne oldu burada?” dedi, kırık cam parçalarını görünce şaşkınlıkla. Mine titreyen parmağıyla Ayşe’yi işaret etti. “Emre, her şeyi biliyor!” Emre’nin yüzündeki ifade bir anda değişti. Gözlerindeki şefkat gitti, yerine bir panik ve öfke karışımı geldi. “Ne biliyor musun Ayşe?” dedi, sesi tehditkar çıkmıştı.

Ayşe gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi bu. “Bebeğiniz olduğunu biliyorum Emre. En yakın arkadaşımın karnında, senin bebeğin. Ve benim, hayatımın en kırılgan anında, bir bebek hayaliyle yanıp tutuşurken, siz ikinizin kalbime sapladığınız hançeri.”

Emre ve Mine bir an donup kaldılar. Ardından Emre öfkeyle, “Ayşe, bu böyle değil! Mine benim eski sevgilimdi, bir hata yaptık. Sen zaten çocuk sahibi olamıyordun!” Ayşe’nin gözleri alev aldı. “Bana mı diyorsun bunu? Benimle çocuk hayali kurup, başkasına hamile bırakan sen değil miydin? Benim sorunlarımın arkasına sığınıp, kendi ihanetini gizleyen sen değil miydin?”

Mine, Ayşe’nin yanına yaklaştı, yüzünde gözyaşları vardı. “Ayşe, lütfen, çok pişmanım. Sana anlatacaktık, ama doğru zamanı bekledik.” Ayşe başını iki yana salladı. “Doğru zaman mı? Benim hayallerim, umutlarım, evliliğim paramparça olurken mi? Bu evden, bu hayattan gitmek zorundasınız. İkiniz de.”

Sesi, odadaki havayı dondurmuştu. Emre ve Mine birbirlerine baktılar, gözlerinde şaşkınlık ve yenilgi vardı. Ayşe yatak odasına yürüdü, sakin adımlarla. Küçük bir valiz çıkardı. İçine birkaç parça kıyafetini ve cüzdanını attı. Emre peşinden geldi. “Ayşe, nereye gidiyorsun? Lütfen böyle yapma. Ben seni seviyorum.” Ayşe durdu, ona döndü. “Sevgi bu değil Emre. Sevgi bu yalanların, bu ihanetin gölgesinde yeşermez. Buradan giden ben değilim. Buradan giden sizsiniz.”

Valizini aldı. Son bir kez mutfağa baktı. Kırık cam parçaları yerde parıldıyordu. Ayşe, Mine’ye doğru yürüdü, tam yanından geçerken durdu. “Bu bebek, sana hiçbir zaman gerçek bir mutluluk getirmeyecek Mine. Çünkü o, yalanların ve ihanetin meyvesi.” Kapıyı açtı. İçindeki tüm o çığlıkları, tüm o acıyı bastırdı. Dışarı adımını attığında, akşamın serin rüzgarı yüzüne vurdu. Arkasında bıraktığı ev, artık bir yuva değil, sadece bir enkaza dönüşmüştü. Ama Ayşe, o enkazdan sıyrılıp çıkan bir gölge gibi, gölgelerin dans ettiği o evden, yepyeni bir başlangıca doğru, yürüdü. Bilmiyordu nereye gittiğini, ama artık biliyordu ki, kendi gölgesinde değil, güneşin altında dimdik duracaktı. Ve kalbinde, o gölgesiz çiçeklerin bir gün yeniden açacağına dair küçük, cılız bir umut filizleniyordu.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top