Aile dramı
Puslu Bir Palet
Elif, yıllardır aynı oturan tozu siler gibi, hayatının üzerindeki görünmez katmanı yavaşça araladı. Kırkına merdiven dayamış, İstanbul’un prestijli mimarlık ofislerinden birinde kıdemli bir pozisyonda, Levent’teki şık dairesinde, Emre ile kurduğu düzenli evliliğinde her şey yolunda gibi görünüyordu. Ancak her sabah uyandığında aynada gördüğü gözlerdeki o puslu ifade, her akşam eve döndüğünde hissettiği boşluk, Elif’e bir şeylerin eksik olduğunu fısıldayıp duruyordu. Sanki tüm hayatı, başkalarının yazdığı bir senaryonun en iyi şekilde oynanmış provasıydı.
Annemin rahatsızlığı, rutinime giren tek sarsıntıydı. Onu Balat’taki eski aile evinde ziyaret ettiğim bir öğleden sonra, çocukluğumdan kalma eşyalarla dolu, hafif küf kokan tavan arasını temizlemeye karar verdim. Annem hafızasıyla cebelleşirken, ben de kendi geçmişimle yüzleşmeye hazırlanıyordum sanki. Eski ders kitapları, kurumuş çiçekler, bir de… ahşap bir kutu. Yıllardır varlığını unuttuğum, babamın bana oyduğu, üzerinde ismimin baş harfleri yazılı o kutu. Parmaklarım kutunun pürüzlü yüzeyinde gezinirken, kalbimde tuhaf bir sıkışma hissettim. İçini açtığımda, kurumuş boya lekeleriyle dolu bir fırça, birkaç eski eskiz ve en altta, katlanmaktan yıpranmış, sararmış bir mektup buldum. Gönderen kısmında tanıdık bir el yazısı: Kuzey.
Nefesim kesildi. Kuzey. Bu isim, yıllardır bilincimin en derin kuyularına ittiğim bir gölge gibiydi. Titreyen parmaklarla mektubu açtım.
“Elif, beni neden böyle bıraktın? Neden tek kelime etmeden gittin? Bir açıklama borçlu değil misin bana? Seninle her şeye göğüs germeye hazırdım, sen ise bir gemi yakar gibi yaktın aramızdaki köprüleri. Gidiyorum, Elif. Ama asla anlamayacağım. Asla unutmayacağım.”
Tarih: On yedi yıl öncesi. Üniversite üçüncü sınıfın baharı. Oysa ben o mektubu hiç almamıştım. Ya da bana hiç ulaşmamıştı. Gözlerimden yaşlar boşandı. Bu sadece Kuzey’in sitemi değildi; bu, benim kendime ettiğim sitemdi.
Kuzey’le tanıştığımızda ikimiz de Güzel Sanatlar Fakültesi’nin en parlak, en haylaz öğrencileriydik. Ben resim bölümünde, o ise heykel. Parmaklarımızda daima boya, ruhumuzda sonsuz bir yaratma arzusu vardı. Onun hırçın, benim ise daha naif fırçam uyum içinde dans ederdi tuvalde. Aşkımız, paletimizdeki en canlı renkler gibiydi; tutkulu, özgür ve bir o kadar da hoyrat. Birlikte hayaller kurardık. Güney’de küçük bir atölye, dalgaların sesine karışan fırça darbeleri, özgür ruhların birleşimi…
Sonra babamın hastalığı vurdu. Kalp yetmezliği. Bir anda her şey tepetaklak oldu. Babamın küçük mimarlık ofisi, bizim tek geçim kaynağımızdı. Üç kız kardeşim vardı ve en büyüğü bendim. Annem, gözleri dolu dolu, bana baktığında omuzlarıma çöken yükün ağırlığını hissettim. Sanatçı olmanın lüks olduğunu, “gerçek bir mesleğe” ihtiyacımız olduğunu fısıldıyordu çevremizdeki herkes. Ben de inandım. Resim bölümünden ayrılıp Mimarlık Fakültesi’ne geçiş yaptım. Kuzey’e söyleyemedim. Nasıl söyleyecektim ki? Hayatımın en büyük fedakarlığını yaparken, ona da bu yükü yükleyemezdim. Benden nefret etmesini, beni unutmasını istedim.
Bir gün, bizim her zaman oturduğumuz Moda sahilindeki bankta, ona veda ettim. “Benim hayallerim değişti Kuzey,” dedim, sesimin titremesini engelleyemeyerek. “Ben artık bu ‘sanatçı’ hayatını istemiyorum. Gerçekçi olmak zorundayım.” Gözlerindeki kırılmayı gördüm. “Sen değişmedin Elif,” dedi, sesi buz gibiydi. “Sadece korktun.” Kalkıp gitti. Arkasından bakakaldım. Kalbimde açılan boşluk, o günkü rüzgarın uğultusuyla dolup taştı. Birkaç gün sonra şehirden ayrıldığını öğrendim.
Şimdi, bu mektupla birlikte, o günü yeniden yaşıyordum. Oysa o gitmeden önce bana bir şans daha vermiş, belki de bir cevap bekleyerek son bir mektup yazmıştı. Benim ona yüklediğim vedanın ötesinde, kendi acısı ve çaresizliği vardı. Bu mektup bana ulaşsaydı, her şey farklı olur muydu?
Emre’nin nazik sesi beni düşüncelerimden sıyırdı. “Elif, iyi misin canım? Yüzün bembeyaz.” Yalan söyledim. “Sadece yorgunum Emre. Tavan arası biraz havasızdı.” Emre, nazikçe başımı okşadı. Ne kadar iyi bir adamdı Emre. Ne kadar güvenilir, ne kadar istikrarlı. O, hayatımın denklemlerini çözen, her şeyi düzenleyen adamdı. Ama aynı zamanda, içimdeki rengi yavaşça kurutan kişiydi de. Onunla konuşsam ne anlayacaktı? Hayallerini bir köşeye atmış, eski bir sevgilinin mektubuyla gözyaşı döken kadını mı?
Bir gece yatağımda uyku tutmazken, elim istemsizce telefona gitti. Kuzey Ersoy. Yazdım arama motoruna. Karşıma çıkan ilk sonuç, nefesimi bir kez daha kesti: “Kuzey Ersoy’un ‘Kayıp Tonlar’ Sergisi Açılıyor!” Galeri adı, tarihi… İstanbul’daydı. Benimle aynı şehirde. Bir anda tüm evren küçüldü, tüm duvarlar üzerime geldi. Kuzey, şimdi ünlü bir sanatçıydı. Eserleri galerilerde sergilenen, sanat camiasında adı bilinen bir ressamdı. Benim bıraktığım, o genç, çaresiz Kuzey değil.
Sonraki günler benim için bir işkenceye dönüştü. Emre ile olan mesafem açıldı, mimarlık projelerine odaklanamadım. Her köşe başında Kuzey’in adını duyar gibi oluyor, her radyoda çalan hüzünlü şarkı onun için yazılmış gibi geliyordu. Ayşe, en yakın arkadaşım, durumumdaki değişimi fark etti. “Elif, neyin var? Eskiden böyle dalıp gitmezdin.”
Bir akşam Ayşe’ye her şeyi anlattım. Kutu, mektup, Kuzey’in sergisi… Ayşe beni dikkatle dinledi, sözümü kesmedi. Bitirdiğimde derin bir nefes aldı. “Elif, sen kendine ne yaptın böyle? Kuzey’i bırakırken kendini de bırakmışsın. Şimdi, bu mektup sana bir şans veriyor. Belki de kendinle yüzleşmek için.”
“Ama ne yapacağım Ayşe? Emre… Hayatım…”
“Bu Kuzey’e bir şans vermekten çok, kendine bir şans vermekle ilgili Elif. Yıllardır içindeki boşluğun ne olduğunu biliyorsun. O boşluk, senin o köşeye attığın sanatçı ruhun. Kuzey senin ayna olmuş. Git o sergiye. Git ve ne hissettiğini gör. Belki de bu, seni özgür bırakır.”
Ayşe’nin sözleri bir kamçı gibiydi. Gidecektim. Gitmeliydim. Sergi açılışına tek başıma gitmeye karar verdim. Emre’ye iş yemeğim olduğunu söyledim. Yalan söylemek midemi bulandırsa da, başka yolu yoktu.
Galeriye girdiğimde, atmosfer beni anında içine çekti. Loş ışıklar, duvarlarda asılı, her biri ayrı bir hikaye anlatan tablolar. Kuzey’in tarzı olgunlaşmış, derinleşmişti. Her fırça darbesi bir duygunun, bir yaşanmışlığın dışavurumuydu. Adeta tuvalin kendisi nefes alıyordu. Kalabalığın arasında yavaşça ilerlerken, bir tabloda takılı kaldım. Siyah ve beyazın hakim olduğu, ortasında kırık bir pusula tutan, sırtı dönük bir kadın figürü. Kadının duruşu, sanki tüm dünyaya sırtını dönmüş, kaybolmuş bir ruhu temsil ediyordu. Kalbime bir yumruk inmiş gibi oldu. Bu bendim. Yıllar önceki ben. Hayallerine sırtını dönmüş, yolunu kaybetmiş Elif.
Gözlerim dolmuş, tabloya öylece bakarken, yanımda bir gölge belirdi. Tanıdık bir parfüm kokusu, sonra o ses. On yedi yıl sonra ilk kez.
“Beğendin mi?”
Kuzey’di. Saçları hafifçe beyazlamış, yüzünde çizgiler belirmişti. Gözleri eskisi kadar hırçın değildi ama içlerinde derin bir hüzün barındırıyordu. Hala yakışıklıydı. Hala o asi ruhu vardı.
“Kuzey…” Sesim fısıltı gibi çıktı.
“Elif.” Adımı söyleyişi bile, aramızdaki onca yıla rağmen tanıdıktı. Yutkundum.
“Tablo…” dedim, boğazımı temizleyerek. “Çok… etkileyici.”
“Bu tablo,” dedi, gözlerini tablodan ayırmadan. “Hayatımın en büyük pişmanlığını ve en derin yarayı anlatıyor. Bir kadının kendi yolunu terk edişini ve bir adamın kayboluşunu.”
Sözleri kalbimi delip geçti. Biliyordu. En azından hissediyordu.
“Ben sana bir mektup yazmıştım Kuzey,” dedim, gözlerine bakmaya cesaret edemeyerek. “Gitmeden önce… Son bir mektup. Ona cevap veremedim. Çünkü o mektup bana hiç ulaşmadı.”
Kuzey bana döndü. Gözlerindeki şaşkınlık ve acı, bir film şeridi gibi geçti. “Mektup mu? Hangi mektup?”
“Bana yazdığın, beni neden bıraktın diye sorduğun mektup. O da bana on yedi yıl sonra ulaştı. Bugün. Tavan arasında.”
Kuzey’in yüzündeki ifade değişti. “O mektup… Benim sana yazdığım ilk ve son mektuptu. Yanında da sana gönderdiğim son şey vardı… bizim minik, kırık pusulamız. Her zaman ‘yolumuzu buluruz’ dediğimiz pusula.”
Gözlerim kocaman açıldı. Benim bulduğum mektubun yanında pusula yoktu. “O kutuyu annem bulmuştu,” dedim titreyerek. “Sanırım annem… O mektubu ve pusulayı görmüştü.”
Kuzey’in kaşları çatıldı. “Anlamıyorum.”
“Babam hastaydı Kuzey,” diye fısıldadım. “Kalbi. Çok kötüydü. Ofis batmak üzereydi. Benim mimarlık okumam gerekiyordu. Ailemin bana ihtiyacı vardı. Seni de bu yükün altına sokmak istemedim. Benden nefret etmeni, beni unutmanı istedim ki, ben de kendi hayatımı kurabileyim. Sanatçı olmaktan vazgeçtim, hayallerimden vazgeçtim. Seni de bu karanlığa çekemezdim.” Gözlerimden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben o gün senin bana yazdığın mektubu alsaydım… Belki her şey farklı olurdu.”
Kuzey’in yüzünde biriken duyguları okuyamadım. Öfke mi, üzüntü mü, yoksa anlayış mı? Uzun bir sessizlik oldu. Galeri kalabalığının uğultusu, fondaki hafif müzik bile bir anda anlamsızlaştı. Sadece biz vardık. Ve on yedi yılın suskunluğu.
“Demek bu yüzden…” dedi nihayet, sesi boğuktu. “Ben yıllarca senin beni bir kariyer için terk ettiğini, hayallerimizi hiçe saydığını düşündüm. Oysa sen… sen kendini feda etmişsin.”
Başımı salladım. “Korktum Kuzey. Korktum ve yandım. Hem sana hem kendime.”
Yaklaştı. Aramızdaki mesafeyi kapatan adımlar attı. Elini uzattı, nazikçe yanağımdaki yaşı sildi. Parmaklarının dokunuşu, yılların özlemini çağrıştıran bir elektrik yaydı vücuduma. “Keşke bilseydim, Elif. Keşke bana anlatsaydın. Biz her şeye göğüs gererdik birlikte.”
“Bilseydin ne değişecekti ki?” diye itiraz ettim. “Yine de gitmek zorunda kalacaktım. Seni de kendimle birlikte sürükleyecektim.”
“Hayır Elif,” dedi, sesi kararlıydı. “Sen o zaman kendi kaderini başkalarının ellerine teslim etmiştin. Benden kaçarken, kendinden kaçtın. Oysa biz birlikte bir yol bulabilirdik. Belki zor olurdu ama en azından birbirimizi kaybetmezdik.”
Gözleri, benim gözlerimde anlam arıyordu. Haklıydı. Keşke konuşsaydım. Keşke güvenseydim. Ama geçmiş, geri alınamayan bir akıntıydı.
“Peki şimdi?” diye sordum, sesim titriyordu. “Şimdi ne olacak Kuzey?”
Gülümsedi. Acı bir gülümsemeydi. “Şimdi… sen ne istersen o olacak Elif. Ben o pusulasız kadını yıllarca tuvalime işledim. Onu, umudu kaybolmuş, yolunu şaşırmış bir ruh olarak çizdim. Ama sen… sen o kadın değilsin. Sen hala içindeki o sanatçı Elif’sin. Sadece onu uyandırman gerekiyor.”
Kuzey’in sözleri, yıllardır üzerime çöken ağırlığı kaldırdı. Bu sadece Kuzey’le ilgili değildi. Bu, benim kendimle ilgiliydi. O mektup, o tablo, Kuzey’in varlığı; hepsi beni, Elif’i yeniden canlandırıyordu. Kendime on yedi yıl sonra ilk kez bir şans verme zamanıydı. Sanatımı, tutkumu, kendi yolumu yeniden bulma şansı.
Emre’ye döndüğümde, dürüst olmak zorundaydım. Haftalar süren iç hesaplaşmalarım, Kuzey’le olan konuşmamla son bulmuştu. Onu incitmek çok zordu ama daha da zoru, kendimi incitmeye devam etmekti. Ona her şeyi anlattım. Babamın hastalığını, Kuzey’i, mektubu, yıllarca susturduğum ruhumu. Emre’nin yüzündeki hayal kırıklığı ve şaşkınlık, yüreğimi burksa da, artık geri dönemezdim. “Benim bu evlilikte daha fazla kalamayacağımı biliyorum Emre,” dedim, gözlerim dolarken. “Sen harika bir insansın ama ben… ben kendime haksızlık ettim. İhtiyacım olan bu değil.” Emre başını salladı, gözlerinde derin bir hüzün vardı. “Anlıyorum Elif,” dedi sadece. Konuşacak takati kalmamıştı.
Boşanma süreci yıpratıcıydı ama içimde yeni yeşeren umutla dayanmaya çalıştım. Levent’teki daireyi bırakıp, daha küçük, ışık alan bir stüdyo daireye taşındım Çukurcuma’da. Mimarlık ofisindeki işimden ayrıldım. Eski dostum Ayşe’nin desteği paha biçilmezdi. İlk işim, bir resim atölyesine kaydolmak oldu. Yeniden fırça tutmak, renklerle oynamak, kendimi tuvalin akışına bırakmak… sanki yıllardır kayıp bir parçam eve dönmüştü.
Kuzey’le zaman zaman telefonlaşıyorduk. Dostça. Aramızda bir kez daha filizlenecek bir aşkın sözü yoktu. Ama artık bir anlayış, bir şeffaflık vardı. Birbirimizin hayatındaki yerimiz, eski sevgililikten öte, birer aynaya dönüşmüştü. O bana kendimi gösterdi, ben de ona.
Bir öğleden sonra, stüdyo dairemin balkonunda, Haliç’e karşı bir eskiz yaparken, içimde on yedi yıl sonra ilk kez hissettiğim bir huzur vardı. Önümde bomboş bir tuval duruyordu. Ne çizeceğimi bilmiyordum ama biliyordum ki, bu kez o tuvale kendimi, gerçek Elif’i yansıtacaktım. Pusulasız, sırtı dönük o kadın gitmişti. Şimdi, yönünü yeniden bulan, cesur bir kadın vardı. Elif. Ve bu, hayatının en anlamlı ikinci şansıydı. Sadece Kuzey’le değil, kendisiyle olan barışıydı. Kalbimde, tavan arasındaki kutuda bulduğum o mektubun artık bıraktığı acı değil, yeni bir başlangıcın umudu vardı. Bu kez, yolu kendim çizecektim. Fırçam elimde, ruhum özgür.
