aile draması
Yılların Yabancısı
Yıllar, Aylin’in takvim yaprakları gibi değil, ruhunun üzerini örten ağır bir kar tabakası gibi çökmüştü. Her mevsim geçişi, her doğum günü, her yeni yıl; yedi yıl önce Ege Denizi’nin serin sularında izi kaybolan kocası Demir’in yokluğunu daha da belirginleştirmişti. İzmir’in ılık rüzgarları bile içindeki buz dağını eritmeye yetmiyordu. Onu kaybetmenin acısı, zamanla sönük bir hüzne dönüşmüş, hayatına devam etmeyi öğrenmişti, küçük kızı Defne için. Defne şimdi on dört yaşındaydı, babasına dair silik anılarla, annesinin sessiz matemini hissederek büyümüştü.
Aylin, kızıyla birlikte İzmir’in sakin bir mahallesinde, mütevazı bir hayat sürüyordu. Bir hukuk bürosunda sekreter olarak çalışıyor, günlerini rutinlerin güvenli kollarına teslim ediyordu. Tekdüzeliğin içinde kaybolmak, bazen acıyı unutturmanın tek yoluydu. O öğleden sonra, her şey rutin ilerlerken, kahve molası için dışarı çıktığında, hayatını baştan sona sarsacak o anı yaşadı. Köşe başında, kaldırıma park etmiş bir motosikletin yanında duran, takım elbiseli, uzun boylu bir adam… Gözlerini açıp kapadı. Kalbi tekler gibi oldu. Boğazına oturan yumruyla nefesi kesildi. Bu oydu. Bu, yedi yıl önce kaybolan, denizin yuttuğuna inanılan, kalbinin en derin köşesinde saklı tuttuğu adamdı. Demir.
Gözleri, dudaklarının kenarındaki hafif çizgi, başını hafifçe yana eğerek gülümsediği o tanıdık ifade… Her şey aynıydı. Ama bir şeyler de farklıydı. Saçları biraz daha kısa, yüzündeki ifade daha olgun, belki de daha yabancıydı. Aylin olduğu yere mıhlanmış gibi kaldı. Elindeki kahve bardağı titremeye başladı. Adam bir telefon konuşmasını bitirip, yanında bekleyen küçük bir kız çocuğunun elini tuttu. Kızıl saçlı, neşeli bir kız çocuğu. Bu da kimdi? Hayır, bu bir hata olmalıydı. Gözleri onu yanıltıyordu. Yedi yıl. Ölmüş olması gerekmiyor muydu? Cesedi bulunamamış olsa da, herkes umudu kesmişti. Aylin de.
Panikle arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaştı. Hukuk bürosuna geri döndüğünde, masasına oturmadan soluk soluğa kaldı. Mesai arkadaşı Ayşe, endişeyle yanına geldi. “Aylin, iyi misin? Betin benzin atmış, ne oldu?” Aylin, yaşadığı şoku tarif edemiyordu. “Ben… Ben birini gördüm Ayşe. Demir sandım.” Sesi fısıltıdan ibaretti. Ayşe’nin yüzü değişti. “Canım benim, yine mi? Biliyorum, zor ama… Hayaletler seni yormasın artık.” Ayşe, Aylin’in zaman zaman Demir’e benzettiği insanlarla karşılaştığını, bunun yas sürecinin bir parçası olduğunu düşünürdü. Ama bu kez farklıydı. Bu bir benzetme değildi, bu Demir’di.
O gece Aylin gözünü bile kırpmadı. Gördüğü yüz beynine kazınmıştı. Ertesi gün, Ayşe’nin tüm ısrarlarına rağmen, öğle arasında tekrar aynı yere gitti. Belki bir kez daha görürdü, belki bu sefer kafasındaki soru işaretleri netleşirdi. Kalabalık caddede, umutsuzca beklerken, aynı motosikletin durduğunu gördü. Ve motosikletten inen adamı. Yine takım elbiseli, kararlı adımlarla ilerliyordu. Bu sefer daha yakından, daha net görebiliyordu. Gözlerinden yayılan sıcaklık, hafif kısık gülüşü… Şüphe yerini kesinliğe bırakmıştı. Bu Demir’di. Hayatta, yaşıyordu ve bambaşka bir hayatın içindeydi.
Adam bir apartmana girdi. Aylin, kalbi göğsünden fırlayacak gibi, onu takip etti. Posta kutularına baktı. Üçüncü katta, “Murat Gündüz” yazıyordu. Murat Gündüz mü? Demir’in adı Murat değildi. Peki ne olmuştu? Yaşaması bir mucizeyken, yeni bir kimlikle mi yaşıyordu? Neden onu aramamıştı? Neden Defne’den, ondan vazgeçmişti? Beyninde binlerce soru dönerken, acı da öfkeye karışmaya başlamıştı.
Aylin, takip etmeye başladı. Gizlice. Bir süre sonra Murat Gündüz’ün bir mimarlık firmasının sahibi olduğunu, işinde çok başarılı olduğunu öğrendi. Yeni bir eşi vardı: Aslı adında zarif bir kadın. Ve o küçük kız, Ekin, onların kızıydı. Yedi yıl içinde Demir, kaybolmuş, sonra yeniden doğmuş, bambaşka bir hayata yelken açmıştı. Aylin, bu durumu kabullenmekte zorlanıyordu. Sevdiği adam, aynı zamanda onun en büyük hayal kırıklığı olmuştu.
Birkaç hafta boyunca, Aylin gölge gibi takip etti onu. Uzaktan izlediği bu yeni hayat, içini kemiriyordu. Bir yandan inanılmaz bir mutluluk, “Yaşıyor!” sevinci, diğer yandan ise ihanete uğramışlık, terk edilmişlik hissi. Defne’ye nasıl açıklayacaktı bunu? Babasının yaşadığını, ancak onları bırakıp yeni bir aile kurduğunu mu söyleyecekti? Bu, Defne’nin kalbine saplanacak en keskin bıçak olurdu.
Bir gün, Murat Gündüz’ün bir mimarlık seminerinde konuşmacı olacağını öğrendi. Bu, ona yaklaşmak için bir fırsattı. Seminer salonunun arka sıralarından birine oturdu. Murat, sahnedeki kürsüde kendinden emin bir şekilde konuşurken, Aylin onu izliyordu. Demir konuşurken de böyle tutkuyla parıldar mıydı gözleri? Anlatımı, ses tonu tanıdıktı ama sanki başka bir ruh, başka bir beden konuşuyordu. Seminer sonrası soru-cevap bölümünde, elini kaldırdı. Sesi titriyordu. “Murat Bey,” dedi, “projelerinizde eski yapılarla modern dokunuşları birleştirmeyi seviyorsunuz. Bu, geçmişle bir hesaplaşma mı, yoksa yeni bir başlangıç mı?”
Murat, gözlerini Aylin’e çevirdi. Bakışlarında bir anlık bir duraksama, tanıdık olmayan bir kıpırtı vardı. “Güzel bir soru,” dedi, hafifçe gülümseyerek. “Belki ikisi de. Geçmişin izlerini taşımak, onların üzerine yeni bir hikaye inşa etmek gibi. Bazen geçmişin ne olduğunu bile tam olarak hatırlamazsınız, ama onun varlığını hep hissedersiniz.” Bu sözler, Aylin’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Hatırlamıyor muydu? Gerçekten mi?
Seminer bitince, Aylin onu kalabalık arasında bekledi. Tam kapıdan çıkmak üzereyken, adını fısıldadı: “Demir…”
Murat durdu. Yavaşça döndü. Gözlerinde derin bir şaşkınlık ve hafif bir rahatsızlık vardı. “Bana mı seslendiniz?”
Aylin, titreyen ellerini önünde kavuşturdu. “Siz… Siz çok tanıdık geliyorsunuz. Ben Aylin.”
Murat, kaşlarını çattı. “Tanıştığımızı hatırlamıyorum Aylin Hanım. Ben Murat Gündüz.”
“Murat Gündüz,” dedi Aylin, sesi buz gibiydi. “Benim kocamın adı Demir’di. Yedi yıl önce kayboldu. Size inanılmaz benziyor.”
Murat’ın yüzündeki ifade değişti. Merak ve biraz da üzüntü belirdi. “Çok üzüldüm. Ama maalesef bir yanlışlık var. Ben altı yıl önce bir kaza geçirdim, bir tekne kazası. Hafızamı kaybettim. Yeni bir hayat kurmak zorunda kaldım.”
Aylin’in duydukları, onu hem şok etti hem de bir nebze rahatlattı. Demek hafızasını kaybetmişti. Onu isteyerek terk etmemişti. “Tekne kazası mı?” diye sordu, sesi kısıktı. “Ege Denizi’nde mi?”
Murat başını salladı. “Evet. Sığacık açıklarında. Beni bir balıkçı bulmuş, kimliğim yoktu, hatırlamıyordum hiçbir şeyi. Murat adını ben seçtim.”
Aylin’in gözleri doldu. “Demir de orada kaybolmuştu. Aynı yerde. Aynı gün.”
Murat’ın gözlerinde bir şeyler kıpırdadı. “Bu… Bu çok garip bir tesadüf. Ama ben… Hiçbir şey hatırlamıyorum. Benim bir eşim ve bir kızım var.”
Aylin, elindeki çantadan titreyen elleriyle eski bir fotoğraf çıkardı. Düğün fotoğraflarıydı. Demir’in kolunda, ikisinin de gülümsediği bir kare. Murat’a uzattı. “Bu sizsiniz,” dedi, sesi çatallıydı. “Bu biziz.”
Murat fotoğrafı aldı. Gözleri karedeki genç adama kilitlendi. Yüzündeki ifade yavaş yavaş değişti. Bir şaşkınlık, bir kafa karışıklığı, ardından derin bir acı. Elini alnına götürdü. “Ben… Ben hiçbir şey hissetmiyorum. Kim bu kadın? Siz kimsiniz?”
Aylin, gözyaşları yanaklarından süzülürken, “Ben karınızım Demir. Defne’nin annesi. Bizim kızımızın. Bizi terk etmedin, sadece unuttun.”
Murat’ın yüzü bembeyaz oldu. “Bu… Bu imkansız. Benim adım Murat. Ben Aslı’nın kocasıyım, Ekin’in babasıyım.”
Aylin’in acısı öfkeye dönüştü. “İnanmıyorsun öyle mi? Göğsündeki yara izi. Küçükken ağaca tırmanırken düşmüştün, tam kalbinin üzerinde. Hatta hep ‘Beni kalbimden vurdular’ diye şaka yapardın.”
Murat, istemsizce elini göğsüne götürdü. Bilinçsizce yaptığı bir hareketti bu. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Bir anlığına, uzay boşluğunda asılı kalmış gibiydi. Gözlerinde bir parıltı belirdi, sonra acıyla irkildi. Başını ellerinin arasına aldı. “Hayır… Hayır…” diye fısıldadı.
Aylin, titrek bir sesle devam etti. “Bir de şarkımız vardı bizim. Lise yıllarımızdan. Cem Karaca’dan ‘Tamirci Çırağı’. Ne zaman duysak, gizlice birbirimize bakardık.”
Murat’ın gözleri karardı. Zihnine aniden bir şeyler hücum eder gibiydi. Loş bir öğrenci kafesi, eski bir teyp, bir kızın utangaç gülüşü, tanıdık bir melodi… Başındaki uğultu arttı. Gözlerini kapadı, sanki beynindeki parçaları birleştirmeye çalışıyordu. “Tamirci Çırağı…” diye mırıldandı. Sesinde bir inançsızlık, bir şok vardı.
Birkaç dakika sonra gözlerini açtığında, Aylin’in karşısında duran adam artık sadece Murat Gündüz değildi. Gözlerinde derin bir şaşkınlık, hüzün ve tanıma pırıltıları vardı. “Aylin…” diye fısıldadı. Eski adını değil, Aylin’in adını. Sanki bir kapı açılmıştı içinde. “Defne… Defne mi?”
Aylin hıçkırarak başını salladı. “Defne. Büyüdü. Çok güzel oldu. Seni hiç unutmadı.”
Murat/Demir olduğu yere yığılır gibi bir sandalyeye oturdu. Eli alnında, diğer elinde düğün fotoğrafı. İki hayat. İki kadın. İki çocuk. Ve ortada, yedi yıllık bir boşluk. “Ben ne yapacağım?” diye sordu, sesi çaresizdi. “Ben kimim?”
Demir, o gece Aylin’le uzun uzun konuştu. Bütün hikayeyi dinledi. Kayboluşunu, cesedinin bulunamayışını, Aylin’in yaşadığı acıyı. Kendi yaşamının nasıl baştan yazıldığını anlattı. Hafızasını kaybetmiş bir adam olarak bulunmuş, yeni bir kimlik verilmiş, yeni bir hayata başlamıştı. Aslı ile tanışmış, birbirlerine destek olmuşlar, aşkı yeniden bulmuşlardı. Ekin, onun ilk defa deneyimlediği bir babalık duygusuydu. Ve şimdi, geçmişin hayaletleri çıkagelmişti.
Bu konuşma, aylarca sürecek zorlu bir sürecin başlangıcı oldu. Demir, iki hayatı arasında sıkışıp kalmıştı. Bir yandan, kaybolan geçmişi, ilk aşkı, ilk çocuğu Defne. Diğer yandan, ona yeniden hayat veren, kimliğini inşa etmesine yardım eden Aslı ve küçük Ekin. Kolay bir seçim yoktu.
İlk adımı Defne ile buluşmak oldu. Aylin, Defne’ye babasının yaşadığını, ancak hafızasını kaybettiğini anlattığında, Defne önce inanmak istemedi. Yıllarca içindeki babasızlık yarasını sarmak için babasının hayaliyle konuşmuş, ama bir gün gerçeğe dönüşeceğini hiç düşünmemişti. Bir kafede buluştuklarında, Defne ilk başta soğuk ve mesafeliydi. Gözlerinde bir yabancıya bakar gibi bir ifade vardı. Demir, ne diyeceğini bilemiyordu. Nasıl bir babalık yapacaktı, hiç tanımadığı bu kıza?
Demir, titreyen elleriyle Defne’ye küçük bir hediye uzattı. Bir kitap. Defne’nin çocukken en sevdiği yazarın yeni çıkan kitabıydı. Aylin’in ona Defne hakkında anlattığı ayrıntılardan biriydi bu. Defne kitabı görünce şaşırdı. “Bunu nereden bildiniz?” diye sordu, sesi yumuşamıştı.
Demir gülümsedi, bu kez gülücüğünde eskiden bildiği babacan bir sıcaklık vardı. “Annen… Annen çok şey anlattı. Senin hakkında. Benim hakkında.”
O an, Defne’nin gözlerinde uzun süredir gizlenmiş bir ışık belirdi. Babasını tam olarak tanımıyordu ama bu jest, bir köprü kurmuştu aralarında. “Siz… Gerçekten babam mısınız?” diye sordu, gözleri dolmuştu.
Demir, başını salladı. “Benim. Seni unuttuğum için çok üzgünüm, kızım. Ama şimdi buradayım.”
Bu buluşma, buzları kırmıştı. Demir, Aslı’ya her şeyi anlatmak zorunda kaldı. Bu, Aslı için yıkıcı oldu. Demir’in anlattıkları, onların hayatlarını da altüst etti. Uzun, sancılı tartışmalar ve gözyaşlarıyla dolu günler yaşandı. Aslı, Ekin’i düşünerek, Demir’in geçmişini tamamen reddetmeyi göze alamadı. Demir, bu iki hayatı birleştirmek zorundaydı, ama nasıl?
Sonunda, Demir imkansız bir denge kurmaya çalıştı. Aslı’dan ve Ekin’den ayrılmadı, ama Aylin ve Defne’nin hayatlarında da yer almaya karar verdi. Haftanın belirli günlerini Defne ile geçirmeye başladı. Ona babalık yapmaya çalıştı, kayıp yılları telafi etmenin yollarını aradı. Defne, başlangıçta zorlansa da, babasıyla kurduğu bağla giderek daha mutlu oluyordu. Aylin için ise bu durum, hem bir mucize hem de bitmek bilmeyen bir acı kaynağıydı. Kocası hayattaydı ama onunla yeniden evli değildi. Artık başka bir kadının kocasıydı. Kalbi hem doluydu hem de sonsuza dek boş kalacak bir köşesi vardı.
Yılların yabancısı, artık sadece bir yüz değil, hem geçmişin hayaleti hem de geleceğin belirsiz bir parçasıydı. Aylin, camdan dışarı bakarken, Defne’nin babasıyla parkta güldüğünü gördü. Gözlerinde hem hüzün hem de kabullenme vardı. Demir’in yüzündeki çizgilerde hem eski hayatının izlerini hem de yeni hayatının gölgelerini taşıyordu. O, ne tam olarak Demir’di ne de tam olarak Murat. İki hayatın arasında asılı kalmış, hafızanın gölgesinde, geçmişle bugünü birleştirmeye çalışan bir ruh olmuştu. Ve Aylin, bu karmaşık, acı dolu yeniden kavuşmanın içinde, kayıp zamanların yarasını sarmaya çalışırken, hayatın sürprizlerle dolu, her zaman beklenenin aksine gelişen bir yolculuk olduğunu bir kez daha anlıyordu.
