Psikolojik Drama

Gökdelenlerin Gölgesindeki Fısıltı

8 dakikalık okuma · 1501 kelime

Selim’in hayatı, gökyüzüne uzanan çelik ve cam kuleleri gibiydi; pürüzsüz, ihtişamlı ve içeride saklı tüm çatlaklardan bihaber. En azından dışarıdan bakıldığında öyle görünüyordu. İstanbul siluetine imzasını atan devasa yapılar, onun adıyla anılıyor, meslektaşları gıptayla ona bakıyor, eleştirmenler projelerini sanat eseri olarak niteliyordu. Kırk beş yaşındaydı, başarılı bir kariyere, zarif ve anlayışlı bir eşe, Elif’e, ve iki pırıl pırıl çocuğa sahipti. Her şey olması gerektiği gibiydi, hatta daha fazlası. Peki ya o içindeki sızı? O, ancak gecenin sessizliğinde, Elif’in düzenli nefes alış verişleri arasında uyanan, adını koyamadığı, tarif edemediği, göğsüne oturmuş o soğuk yumru neydi?

Bugün o yumru her zamankinden daha keskindi. Şirketin en prestijli projesi olan “Ufuk Kuleleri”nin şantiyesindeydi. Betondan ve demirden bir orman, geleceğin şehrine doğru yükseliyordu. Selim, baretini takmış, mimar ekibine son talimatları verirken, gözü bir an aşağı kaydı. Vinçlerin gürültüsü, işçilerin bağırışları arasında, tozlu ve terli bir figür dikkatini çekti. Elinde çizimler, mühendislerle hararetli bir şekilde tartışıyordu. Selim’in nefesi kesildi. Yirmi beş yıldır görmediği bir yüz, zamanın ve yaşamın acımasız dokunuşlarıyla biraz daha sertleşmiş olsa da, kesinlikle oydu: Kerem.

Kerem. Bir zamanlar en yakın dostu, lise sıralarından üniversite koridorlarına dek yoldaşı. Mimarlık fakültesinde hep birbirlerini tamamlayan iki ruhtu onlar. Kerem, fikirleriyle uçuşan, detaylarda kaybolan bir dahiydi; Selim ise o fikirleri pratiğe döken, sunumları ustaca yapan, daha “pazarlanabilir” olanıydı. Gelecek parlaktı, ikisi için de. Ta ki o ana kadar…

Üniversitenin üçüncü sınıfında, kariyerlerinin dönüm noktası olabilecek büyük bir proje yarışması vardı. Kazanan, prestijli bir uluslararası şirkette staj ve mezuniyet sonrası iş garantisi elde edecekti. Selim ve Kerem, bu yarışmaya birlikte hazırlanıyorlardı. Geceleri kütüphanede, Selim’in evindeki çalışma odasında sabahlıyorlar, hayaller kuruyorlardı. Projelerinin ana fikri, Kerem’in bir gece yarısı heyecanla anlattığı, dönemin çok ötesinde, çevreci ve sürdürülebilir bir “dikey bahçe” konseptiydi. Selim, bu fikrin dehasını hemen kavramıştı. Ancak Kerem, sunum konusunda biraz utangaç ve dağınıktı. Selim ise sahnede parlayan, jüriyi ikna etme becerisine sahip olan taraftı.

Son teslim tarihine bir hafta kala, Kerem’in annesi aniden hastalanmış, Kerem köyüne dönmek zorunda kalmıştı. Projenin son rötuşları Selim’e kalmıştı. Kerem, Selim’e güvenmişti. “Sen halledersin Selim, biliyorum. Benim payıma düşen her şey hazır, sen sadece derle topla,” demişti. İşte tam o an, Selim’in içinde bir tohum filizlenmişti: Hırs. Kerem’in yokluğunda, projenin tüm sunumunu kendisi hazırladı. Konsepti kendi fikri gibi sundu. Kerem’in ismini projenin yazarlar listesinden çıkarmadı ama kendi adını daha büyük ve belirgin yazdı. Sunumda, Kerem’in katkılarını küçümsedi, kendi geliştirdiği ek detayları abarttı. Jüri büyülendi. Selim kazandı.

Kerem döndüğünde, Selim’i tebrik etmiş, biraz buruklukla da olsa, dostunun başarısına sevinmişti. Ama içten içe bir şeyler kırılmıştı. Selim’in gözlerindeki o parıltı, Kerem’e yabancı gelmişti. Kerem, fakülteyi bitirdi, ancak o proje sonrası aldığı darbe, kendine olan güvenini sarsmış, mimarlık hayallerini ertelemesine neden olmuştu. Selim, hızla yükseldi. Kerem ise daha mütevazı işlerde çalıştı, bir süre sonra bambaşka bir alana kaydı, inşaat sektöründe, ama masa başında değil, sahadaydı. Yıllar onları farklı dünyalara savurmuştu. Selim, Kerem’i nadiren düşünürdü. Düşündüğünde ise, o anki seçimini rasyonelleştirirdi: “Kerem zaten sunumda iyi değildi. Ben daha iyi değerlendirdim o fırsatı. Belki de ikimiz için de hayırlısı buydu.” Bu cümleler, vicdanını susturmak için uydurduğu yalanlardı.

Şimdi, Kerem, tam karşısındaydı. Bir şantiyenin tozlu sahasında, Selim’in yarattığı devasa yapının gölgesinde. Selim’in boğazı düğümlendi. Kerem onu fark etmemişti. İşine odaklanmıştı. Eski dostunun yüzünde çizgiler belirmiş, saçları seyrekleşmişti. Vücudu, mimarların şık toplantı salonlarında değil, ağır işin yıpratıcılığında şekillenmişti. Selim, o an kendi kusursuz görünen hayatının ne kadar da boş, ne kadar da yalan üzerine kurulu olduğunu hissetti. O gökdelenlerin her bir tuğlasında, Kerem’in çalınan emeğinin, yarım kalan hayallerinin izi vardı sanki.

Toplantıyı alelacele bitirip aşağıya indi. Kalbi deli gibi atıyordu. Kerem, tam önündeki bir beton kalıbını inceliyordu. Selim, derin bir nefes aldı. “Kerem?” Sesi, kendi kulağına bile yabancı geldi. Kerem irkildi, arkasını döndü. Önce boş boş baktı, sonra gözleri kısıldı. Yüzünde şaşkınlık, sonra hafif bir acıma ve en sonunda, yılların getirdiği bir yorgunluk belirdi. “Selim?” dedi, sesi tok, ama eskisi kadar neşeli değildi. “Vay be, sen de mi buralardasın?”

Selim, bu tepkiyi beklemiyordu. İçten bir kucaklaşma, bir hesaplaşma, ya da en azından daha belirgin bir şaşkınlık ummuştu. Kerem’in sesi alaycı değildi, sadece düzdü. Yorgundu. “Buralarda derken? Ben bu projenin baş mimarıyım Kerem,” dedi Selim, kendisini açıklama ihtiyacı hissederek. Kerem acı bir tebessümle başını salladı. “Biliyorum. Haberlerini duyuyorum. Başarılısın. Tebrikler.” Bu tebrik, Selim’in içini dağladı. Ne bir gıpta, ne bir kıskançlık vardı Kerem’in sesinde. Sanki bu başarı, ona ait olmayan, onunla hiçbir ilgisi olmayan bir şeydi.

“Sen ne yapıyorsun burada Kerem? Yani, ben… senin mimar olduğunu biliyordum.” Selim, kelimeleri zorlukla seçiyordu. Kerem, elindeki çizimi toparladı. “Ben burada teknik şef yardımcısıyım. Sahadan sorumluyum. Projenin alt yapısını, betonarme işlerini ben denetliyorum.” Gözleri bir an Selim’in tasarladığı binanın tepesine kaydı. “Senin çizdiğin o estetik harikaların ayakta durmasını sağlıyorum diyelim.” Son cümlesinde ince bir iğneleme vardı ama yüzünde bunu belli eden bir ifade yoktu.

Selim, bir özür dilemek, her şeyi itiraf etmek için yanıp tutuşuyordu. Ama kelimeler boğazına dizildi. “Kerem, biz… biz uzun zamandır görüşmedik. Bir kahve içelim mi bir ara? Eskileri konuşuruz.” Kerem gülümsedi. “Eskiler… Pek konuşulacak bir şey kalmadı Selim. Benim için eskiler, çok geride kaldı. Önümde bakılacak çok iş var. Gördüğün gibi, senin yarattığın bu güzelliklerin kusursuz olması için uğraşıyorum.”

Konuşma kısa kesildi. Kerem, çağrılan bir işçinin sesini duyarak Selim’den izin istedi ve gitti. Arkasından bakarken, Selim’in omuzlarına tonlarca ağırlık çökmüştü. Kerem, geçmişe takılıp kalmamıştı. Belki de takılı kalacak gücü bile yoktu. Hayatını yeni baştan kurmuş, farklı bir yol çizmişti. Ama o yol, Selim’in yıllar önce attığı tohumların açtığı patikaydı. Selim’in içindeki yumru artık bir dağa dönüşmüştü.

O gece Elif, Selim’in uykuya dalmakta zorlandığını fark etti. “Bir sorun mu var Selim? Çok dalgınsın bu akşam.” Selim, Elif’e Kerem’den bahsetti. Proje yarışmasından, o anki seçiminden, Kerem’in bugünkü halinden. Elif dikkatle dinledi. Selim, her şeyi en ince ayrıntısına kadar anlattı, içindeki tüm pişmanlığı, utancı, suçluluğu döktü. Gözleri dolmuştu. Elif, elini Selim’in yanağına koydu. “Selim, sen hata yapmışsın. Gençliğin vermiş olduğu bir hırs, bir bencillik. Ama bu seni bugün kötü bir insan yapmaz.”

“Yapmaz mı Elif? Ben bir dostumun hayallerini çaldım. O projeyi ben değil, Kerem hak ediyordu. Benim kariyerim onun kırık hayallerinin üzerine kurulu.”

Elif, Selim’e sarıldı. “Önemli olan şimdi ne yaptığın. Yıllar sonra bile olsa, vicdanın seni rahat bırakmıyorsa, bir şeyler yapmalısın. Belki de sadece Kerem’den helallik istemelisin. Belki de ona maddi ya da manevi bir destek sunmalısın. Yaptığını geri alamazsın, ama geleceği değiştirebilirsin.”

Selim, Elif’in sözleriyle biraz olsun rahatlamıştı. Kararını vermişti. Ertesi gün, Kerem’in çalıştığı firmayı buldu. Şirket sahibiyle görüştü. Kerem’e, Selim’in kendi adını taşıyan vakfı aracılığıyla burslu yüksek lisans eğitimi teklif edildiğini öğrendi. Şaşırmıştı. Selim’in vakfı, genç mimarlara destek olmak için kurulmuştu ve yıllardır aktif olarak çalışıyordu. Kerem, Selim’in vakfı sayesinde, yıllar sonra mimarlık hayallerini yeniden canlandırmak için bir şans elde etmişti. Ama Kerem bu fırsatı daha önce kabul etmemişti. “Vakit daraldı,” demişti. “Artık bu yaştan sonra olmaz.”

Selim, Kerem’le tekrar konuşmaya karar verdi. Şantiyede onu öğle molasında yakaladı. “Kerem, senin o vakıf bursunu reddettiğini duydum. Neden? Bu senin için büyük bir fırsat.”

Kerem, elindeki sandviçi bıraktı. Gözlerinde derin bir hüzün vardı. “Selim, o vakfı senin kurduğunu biliyordum. Yıllardır biliyordum. Ben o bursu reddettiğimde, senin projen yüzünden değil, benim kendi içimde bir şeylerin kırıldığını bildiğim için reddettim. Benim için o yarışma, sadece bir projeyi kaybetmek değildi. Kendime olan inancımı, yeteneğime olan güvenimi kaybetmemdi. Bir de dostumu. Ben artık o eski Kerem değilim. Ne kadar iyi bir mimar olursam olayım, o boşluğu dolduramam.”

Selim’in kalbi sıkıştı. “Ben… ben o zaman çok gençtim Kerem. Çok hırslıydım. Çok büyük bir hata yaptım. Senin fikrini çaldım, seni gölgede bıraktım. Özür dilerim Kerem. Binlerce kez özür dilerim. Keşke geri alabilsem o günleri.”

Kerem, derin bir iç çekti. Gözlerini Selim’e dikti. “Yıllarca öfkeliydim Selim. Çok öfkeliydim. Seni her başarılı projenle gördüğümde, içimi bir yılan sarardı. Neden ben değil de o diye düşündüm. Ama sonra… Anladım ki, o olay sadece senin hatan değildi. Benim de hatamdı. Ben sana çok güvendim, kendimi kolayca bıraktım. Belki de senin kadar savaşçı değildim. Sonra, kendi yolumu buldum. Bu işte mutluyum. Gökdelenler yapmıyorum belki ama, onların temelini sağlam atıyorum. Sen de kendi vicdanınla yaşa. Affettim mi seni? Belki de evet. Ama unutmak mümkün mü? Bilmiyorum. Ama artık eskisi kadar umursamıyorum.”

Kerem’in sözleri, bir yanıyla Selim’i rahatlatmış, bir yanıyla da daha da derine itmişti. Kerem, onu affetmişti belki, ama Selim’in kendi vicdanı onu affetmiyordu. Yıllar süren o sessiz çığlık, şimdi daha gürültülüydü. Selim, Kerem’i artık rahat bırakmaya karar verdi. Ona dayatmak istediği yardımlar, affetmesini beklediği af dilemeleri, Kerem’in hayatında yeni bir travma yaratabilirdi. Kerem kendi yolunu bulmuştu. Belki de Selim’in yapabileceği en iyi şey, Kerem’e kendi huzurunu bulması için alan tanımaktı.

Selim, o günden sonra farklı bir insan oldu. Başarısı hala zirvedeydi ama, artık her başarının ardında bir sorumluluk olduğunu, her yükselişin bir bedeli olabileceğini daha iyi anlıyordu. Vakfını daha da büyüttü, gerçekten yardıma ihtiyacı olan gençlere, sadece maddi değil, manevi destek de sağlamak için daha fazla çaba gösterdi. Kerem’i bir daha o şantiyede görmedi. Belki de Kerem başka bir projeye gitmişti. Ama her baktığı gökdelende, her attığı imzada, Selim’in aklına Kerem geliyordu. Yıllar önce çaldığı bir hayalin yankısı, gökdelenlerin gölgesinde bir fısıltı olarak Selim’in vicdanında sonsuza dek yaşayacaktı. Bu fısıltı, onu daha iyi bir insan olmaya zorlayan, ama asla tam anlamıyla susturamayacağı bir melodiydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top