Aile dramı
Yitirilen Melodi
Yıllar boyunca, Elif için hayat sessiz bir fısıltıdan ibaretti; kimsenin duymadığı, duymak için çabalamadığı bir melodi. Kırk dört yaşındaydı, gözlerinin etrafındaki ince çizgiler yaşından çok, taşıdığı yükün izleriydi. Sabahları ilk o uyanır, güneş bile perdeleri aralamadan önce, İstanbul’un bitmek bilmeyen keşmekeşine karışmak üzere hazırlanırdı. Küçük bir muhasebe bürosunda çalışıyor, akşamları ise evlere temizliğe giderek zar zor geçiniyordu. Lüks nedir bilmezdi, hatta “ihtiyaç” kelimesi bile onun için çoğu zaman ertelenebilir bir kavramdı. Tek lüksü, penceresinden görünen, uzaktaki Marmara Denizi’nin pırıltısıydı.
Bir pazar sabahı, kahvaltısını ederken telefonu çaldı. Arayan kardeşi Can’dı. Can, Elif’in hayatındaki en parlak notaydı, onun sessiz melodisinin en gür sesi. Hızlı, enerjik ve her zaman bir adım önde olan Can, bir mühendislik dehasıydı. “Ablacığım, nasılsın?” sesi neşeliydi. “Zeynep’le yeni evimize taşınıyoruz bu hafta sonu, biliyorsun. Eskici çağırdık eşyaları alsın diye ama annemlerin eski sandığı duruyor hala, içindekileri sen bir gözden geçirsen, belki senin işine yarayan bir şey çıkar diye düşündüm. Gelebilir misin?”
Elif’in yüzünde belli belirsiz bir tebessüm oluştu. Can, hep böyleydi. İyi niyetli, düşünceli ama bazen biraz da kendi dünyasının içinde kaybolmuş. O sandık… Yıllardır Can’ın odasında, kimsenin aklına gelmeyen, tozlu bir köşede duruyordu. İçinde ne olduğunu Elif herkesten iyi bilirdi. “Gelirim Can’ım, ne demek. Akşama doğru uğrarım size.”
Eski evleri, İstanbul’un Fatih semtinde, dar bir sokağın başında, cumbalı, üç katlı eski bir binaydı. Şimdi Can’ın nişanlısı Zeynep’le oturdukları, Boğaz’a nazır, modern daireden çok farklı bir dünya. Elif, çocukluğunun geçtiği o evde, merdivenleri çıkarken her adımında geçmişin yankılarını duydu. Küçük salon, yemek masası, mutfak… Her köşe bir anı fısıldıyordu. Can, Zeynep ve eş dost, bir koşuşturmaca içindeydi. Yeni hayatlarına başlamanın heyecanı yüzlerinden okunuyordu. Elif, bu tabloya uzaktan baktı. Bir gurur, bir sevinç, ama derinde gizli bir sızı da vardı.
“Abla hoş geldin! Bak sandık şurada, odanın en arka köşesinde.” Can, elinde bir koliyle yanından geçerken seslendi. “İçinde annemlerin gençlik fotoğrafları falan da vardı galiba. Belki işine yarar bir şeyler bulursun.”
Elif, Can’ın çocukluğunun geçtiği odaya girdi. Her şey değişmişti ama duvarlardaki siluetler, raflardaki boşluklar eski günleri haykırıyordu. Sandık, odanın en ücra köşesinde, yılların tozunu taşımış, ahşap bir sandıktı. Elif, yavaşça kapağını araladı. İçinden çıkan ilk şey, solmuş bir çiçek kurusu oldu. Annelerinin nikah çiçeği. Sonra, siyah beyaz fotoğraflar, eski mektuplar, babasının askerlik cüzdanı…
Elif, tek tek elden geçiriyordu anıları. Bir zamanlar annesiyle oturup, gülüşerek açtıkları bu sandık, şimdi onu hüzünlü bir yalnızlığa itiyordu. Tam sandığın dibine doğru ilerlerken, eline sert kapaklı, üzerinde “Elif – Lise Mezuniyet Yılı” yazan bir defter takıldı. Yüreği hızla çarpmaya başladı. Bu defter… Bu defteri unuttuğunu sanmıştı.
Defteri açtı. İlk sayfasında, kendine ait hayallerini sıraladığı, titrek bir el yazısıyla yazılmış bir liste vardı: “Hukuk Fakültesi kazanmak”, “Ankara’da üniversite okumak”, “Büyük bir avukat olmak”, “Kendi ofisimi açmak”… Gözleri doldu. Ne kadar da uzak kalmışlardı bu hayaller.
Defterin sonraki sayfalarında, farklı bir kalemle yazılmış, daha düzenli, daha sistemli notlar vardı. “Can’ın özel ders ücretleri – 300 TL”, “Can’ın okul servis ücreti – 150 TL”, “Can’ın bursluluk sınavı kayıt ücreti – 50 TL”… Tarihler, yıllar önceye aitti. Her bir kalemin yanında, Elif’in el yazısıyla düşülmüş notlar: “Kapalıçarşı’da 2. işten elde edilen gelir”, “Geceleri komşuların dikiş işlerinden”, “Annemlerin taksitle aldığı buzdolabını iptal ettirip iade edilen para”…
Elif, okudukça geçmişin acı tatlı bir tokat gibi yüzüne vurduğunu hissetti. On sekiz yaşındaydı. Liseyi birincilikle bitirmiş, hukuk fakültesini kazanmıştı. Ama babası, o yıl iflas etmiş, annesi hastalanmış, evde para namına hiçbir şey kalmamıştı. Can ise henüz on dört yaşındaydı, parlak bir öğrenciydi, matematikteki yeteneği göz kamaştırıyordu. Elif, hukuk hayallerinin üzerine bir çizgi çekip, ailesinin ve özellikle de Can’ın geleceği için kendini ateşe atmıştı. Gündüzleri bir muhasebe bürosunda çalışıyor, akşamları ise Kapalıçarşı’daki bir tezgâhta esnaflara yardım ediyordu. Geceleri komşuların elişi siparişlerini alıyor, uykusundan çalıyordu. Bütün bunlar, Can’ın özel dersler alabilmesi, en iyi liseye gidebilmesi ve bursluluk sınavlarına hazırlanabilmesi içindi. Can’ın bu fedakarlıklardan haberi olmaması için annesine ve babasına bile sıkı sıkı tembih etmişti. “Can bunları bilirse derslerine odaklanamaz, kendini suçlu hisseder. Onun hayallerini yaşayalım,” demişti.
Gözlerinden süzülen yaşlar, defterin mürekkebini dağıtırken, eline sararmış bir zarf takıldı. İçinden, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nden gelen bir kabul mektubu ve bir burs belgesi çıktı. Mektubun altında, Elif’in kendi el yazısıyla eklediği bir not: “Can için daha iyi bir gelecek, benim için yeterli bir burs.” O bursu, Can’ın üniversite kayıt ücretini ödemek için kullanmıştı, kendi hayallerini ise bir kenara bırakmıştı.
Tam o sırada, Can, bir şeyler sormak için odaya girdi. Elif, panikle defteri ve mektubu sandığın içine geri atmaya çalıştı ama çok geçti. Can, ablasının ağlamış gözlerini ve elindeki defteri fark etti.
“Abla, iyi misin? Ne oldu?” Can’ın sesi endişeliydi.
Elif, başını çevirdi, gözlerini kaçırmaya çalıştı. “Yok bir şey Can’ım, eski anılar işte, duygulandım sadece.”
Can, Elif’in elinden defteri yavaşça aldı. Sayfaları çevirirken yüzündeki gülümseme yavaş yavaş soldu. Kendi adını, kendi okul taksitlerini, özel ders ücretlerini ve bunların karşılığında Elif’in ne zorluklarla çalıştığını gördükçe gözleri büyüdü. Sonra zarfı açtı. Kabul mektubu, burs belgesi… Ve altındaki o not.
Can’ın eli ayağı boşaldı. Sandığın kenarına oturdu. Başını deftere gömmüş, okuyordu. Her bir kelime, her bir sayı, her bir tarih, onun hayatının nasıl bir fedakarlık üzerine inşa edildiğini, ablasının hayatının nasıl bir sessizliğe büründüğünü haykırıyordu. Yıllarca Elif’i “çalışkan”, “fedakar” ve “sessiz” bir abla olarak görmüştü. Onun kendi hayatında neden bu kadar tutkulu bir kariyer peşinde koşmadığını, neden hiç evlenmediğini, neden hep bir kenarda durduğunu hiç sorgulamamıştı. Şimdi, her şey bir yapbozun parçaları gibi birleşiyor, ama ortaya çıkan resim kalbini parçalıyordu.
“Abla… Bu… Bu ne demek oluyor?” Can’ın sesi, boğazında düğümlenmişti.
Elif, yanına oturdu, elini kardeşinin omzuna koydu. “Geçmişte kaldı Can’ım, önemi yok artık.”
“Nasıl önemi yok?” Can başını kaldırdı, gözleri dolmuştu. “Senin hayallerin? Senin hukuk fakültesi? Ankara?”
Elif, hüzünlü bir tebessümle baktı kardeşine. “Senin hayallerin gerçekleşti Can’ım. O bana yetti.”
“Ama abla… Benim başarım, senin hayatına mal oldu demek bu. Sen benim için… Ben hiç bilmedim.” Can’ın sesi titriyordu. Yıllardır taşıdığı gurur, şimdi tarifi imkânsız bir vicdan azabına dönüşmüştü. Kendi başarısının, ablasının çiğnenmiş hayallerinin üzerinde yükseldiğini fark etmek, taşınmaz bir yük gibi omuzlarına biniyordu.
Elif, kardeşinin elini tuttu. “Sakın böyle düşünme Can’ım. Ben bunu seve seve yaptım. Senin o parlak zekânı, o ışığını gördüğümde, ne olursa olsun o ışığın sönmemesi gerektiğini anladım. Benim hayallerim, seninle beraber yeşerdi. Sen mezun olduğunda, o cübbeyi giydiğinde, ilk işine girdiğinde, ben sanki kendim yaşamış gibi mutlu oldum.”
“Ama abla…” Can’ın sesi kısıldı. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Ben sana hiçbir zaman teşekkür etmedim ki. Hiçbir zaman fark etmedim. Sana ne kadar haksızlık etmişim.”
“Haksızlık değil Can’ım. Bu benim seçimimdi. Ve ben bundan hiç pişmanlık duymadım. Senin mutlu olman, benim en büyük mutluluğum oldu. Bilmeni de istemedim, kendini kötü hissedersin diye.”
Can, ablasına sarıldı, yıllardır içinde biriktirdiği bilinçsiz borcun ağırlığıyla ezildi. Ağlıyordu. Uzun zaman sonra, çocukluğundaki gibi ablasının omzunda hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Elif’in gözlerinden de yaşlar akıyordu, ama bu sefer bunlar sadece hüzün değil, aynı zamanda yılların yükünü bırakan bir rahatlamanın yaşlarıydı. Suskunluğun ağırlığı kalkmıştı omuzlarından.
Aylar geçti. Can, ablasının fedakarlığını öğrendiğinden beri eski Can değildi. Daha duyarlı, daha anlayışlıydı. Elif’le daha çok vakit geçiriyor, onu dinliyor, anlamaya çalışıyordu. Evlilik hazırlıkları sürerken, Elif’e bir sürpriz hazırladılar.
Bir akşam yemeğinde, Can ve Zeynep, Elif’e bir zarf uzattılar. “Abla, Zeynep’le senin için küçük bir şey düşündük,” dedi Can, sesi heyecanlıydı.
Elif zarfı açtı. İçinde, Güzel Sanatlar Fakültesi’nin hobi kursu kayıt belgesi vardı. Yanında da, iki kişilik bir Roma tatili paketi.
“Ne bunlar Can’ım?” Elif şaşkındı. Resim, gençliğinde Elif’in en büyük tutkusuydu. Hukuk hayallerinden önce de, resimle ilgili hayalleri vardı. Ama maddi imkânsızlıklar yüzünden, bir daha eline fırça alamamıştı.
Can, ablasının elini tuttu. “Senin hayallerin bitmedi abla. Belki hukuk fakültesi olmadı ama o resme olan tutkun… O asla ölmedi, biliyorum. Ve Roma… O da senin çocukluk hayalindi, o şehirdeki müzeleri gezmek, sanat eserlerini görmek…”
Elif, yaşlarla dolan gözleriyle kardeşine baktı. “Can’ım…”
“Ve abla,” Zeynep nazikçe gülümsedi. “Bu sadece bir başlangıç. Bundan sonra, senin de kendi hayatın için yaşamanı istiyoruz. Senin bize verdiğin hayatı, şimdi sen de kendin için yaşamalısın.”
Elif, yıllar sonra ilk kez, kendi için bir şeyler yapma fikriyle gülümsedi. Bu artık sessiz bir fısıltı değil, duyulan, anlaşılan, takdir edilen bir melodiydi. Sandıktaki o defter, onun yitirilen melodisini yeniden bulmasına vesile olmuştu. Belki hukuk fakültesi kapıları kapanmıştı ama hayat, ona yeni bir fırça, boş bir tuval ve keşfedilmeyi bekleyen yepyeni bir dünya sunuyordu. Ve bu sefer, o melodiyi sadece kendisi değil, Can ve Zeynep de büyük bir sevgiyle dinleyecekti. Elif’in gözleri, penceresinden yansıyan Marmara’nın pırıltısı gibi parladı. Hayat, sonunda onun için de bir şarkı söylemeye başlamıştı.
