yasak aşk

Gecikmiş Bahar

8 dakikalık okuma · 1219 kelime

Elif, yıllardır alışık olduğu sessizliğin, aslında kulakları sağır edici bir gürültüye dönüştüğünü fark ettiğinde, mutfak penceresinden dışarıdaki gri İstanbul sabahına bakıyordu. Güneş, bulutların arkasından sızmak için isteksizdi, tıpkı onun Murat’la olan evliliğinin de bir zamanlar parlak olan vaatlerinin şimdi puslu birer hatıra olarak kalması gibi. Yedi yıldır evliydi ve ilk iki yılın rüzgarlı aşk fırtınaları, yerini fırtına öncesi dinginliğe benzeyen, ancak hiç gelmeyen bir huzura bırakmıştı. Bir mimar olarak her çizgisini milimetrik hesapladığı hayatında, kalbinin boşluklarını hesaplayamamıştı.

Murat, her sabah olduğu gibi kahvaltısını sessizce etmiş, gazetesini karıştırmış ve işine gitmişti. Gitmeden önce yanağına kondurduğu öpücük, kokusunu bile alamadığı, mekanik bir ritüeldi. Elif bu öpücükte ne aşk ne de tutku arıyordu artık. Sadece, bir zamanlar var olduğunu bildiği o sıcaklığı, o heyecanı bulabilmeyi diliyordu. Aynaya baktığında, otuz sekiz yaşındaki yorgun gözlerinde, ne zaman oluştuğunu bilmediği ince çizgilerin arasına sıkışmış, bastırılmış bir çığlık görüyordu.

O sabah ofiste, yeni bir proje Elif’in kapısını çaldı. Beyoğlu’nda tarihi bir binanın butik otele dönüştürülmesi işiydi. Bu, Elif’in tutkuyla bağlı olduğu, yaratıcılığını sonuna kadar kullanabileceği nadir projelerdendi. Proje, aynı zamanda dışarıdan bir grafik tasarımcıyla çalışmayı gerektiriyordu: Kerem.

Kerem, ilk toplantılarına girdiğinde, Elif’in yıllardır hissetmediği bir enerjiyi odaya taşıdı. Kırklı yaşlarının başında, dalgalı saçları, keskin ama samimi bakışları ve odayı dolduran rahat gülüşüyle, Murat’ın düzenli, ölçülü dünyasından o kadar farklıydı ki. Elif’in üzerine çöken o gri bulut, Kerem’in varlığıyla dağılmaya başlar gibiydi.

İlk haftalar tamamen iş konuşmalarıyla geçti. Kerem, Elif’in tasarımlarına farklı bir gözle bakıyor, onu şaşırtıcı perspektiflerle besliyordu. O, sadece bir grafik tasarımcı değildi; aynı zamanda bir hikaye anlatıcısı, bir gözlemciydi. Elif’in tasarımlarındaki her detayı fark ediyor, arkasındaki felsefeyi sorguluyordu. “Bu kemerdeki motifin sizin için özel bir anlamı var, değil mi Elif Hanım?” diye sorduğunda, Elif şaşkınlıkla Kerem’e bakmıştı. O motifi sadece kendisi biliyordu, annesinden kalma bir yüzükteki işlemenin modern bir yorumuydu. Murat bile bu detayı fark etmemişti.

Toplantılar öğle yemeklerine, öğle yemekleri ise kahve molalarına dönüştü. Elif, Kerem’le konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyordu. Kendini yeniden keşfediyordu sanki. Kerem, onun içindeki o bastırılmış çığlığı duymuş, o gri bulutu dağıtmıştı. Elif’in en sevdiği romanları okumuş, dinlediği müzik gruplarını biliyor, hatta onun utangaçça bahsettiği çocukluk hayallerini bile önemsiyordu. Murat’la bunca yılın sonunda bile ulaşamadığı o derin, anlaşıldığını hissettiği bağ, Kerem’le birkaç haftada oluşmuştu.

Bir akşam, projenin en kritik sunumlarından biri için geç saatlere kadar ofiste çalışıyorlardı. Yağmur bardaktan boşanırcasına yağıyor, gök gürültüsü İstanbul’un gece sessizliğini yırtıyordu. Ofiste sadece ikisi kalmıştı. Kerem, elinde iki kupayla Elif’in yanına geldi. “Sıcak bir çay iyi gelir,” dedi, gözlerinin içi gülerek.

“Teşekkür ederim Kerem.” Elif çayı alırken parmakları Kerem’in parmaklarına değdi. Küçük, elektrikli bir titreşim Elif’in kolundan tüm bedenine yayıldı. Utanarak elini çekti.

“Elif,” dedi Kerem, sesi alışılmadık bir şekilde alçak. “Biliyorum, bu yanlış.”

Elif kalbinin göğüs kafesinde delice çarptığını hissetti. “Ne yanlış, Kerem?” Sesi titriyordu.

Kerem, ona biraz daha yaklaştı. “Seninle burada bu şekilde oturmak… Her şeyi yanlış yapıyor. Ama doğru hissettiriyor.” Gözleri Elif’in gözlerine kilitlenmişti. Bu bakışta şefkat, hayranlık ve tehlikeli bir arzu vardı.

Elif nefes almakta zorlandı. Sanki yıllardır su altında tutulmuştu ve Kerem’in sözleri ona ilk nefesini aldırmıştı. Ama bu nefes, aynı zamanda boğulma tehlikesi de taşıyordu. “Yapmamalıyız,” diye fısıldadı, kendi sesini bile tanıyamayarak.

Kerem’in eli yavaşça Elif’in yanağına uzandı, başparmağıyla hafifçe okşadı. “Biliyorum. Ama… hissettiklerim gerçek Elif. Senin de hissettiğini biliyorum.”

O an Elif’in tüm direnci kırıldı. Yıllardır kendini telkin ettiği tüm kurallar, tüm mantıklar, Kerem’in dokunuşuyla eriyip gitmişti. Sanki yedi yıldır uyuduğu bir rüyadan uyanmış gibiydi. Bu uyku, gri, puslu ve rüya görmekten mahrumdu. Şimdi uyanmıştı, ama uyanıklık, acı veren bir gerçekle geliyordu. Dudakları Kerem’in dudaklarına değdiğinde, Elif kendini boşluğa bırakmış gibi hissetti. Yedi yıllık evliliğinde yaşamadığı o tutkulu öpücük, hem arınma hem de günah taşıyordu.

O geceden sonra Elif’in hayatı ikiye bölündü. Bir yanda Murat’la olan, tanıdık ve güvenli ama cansız evliliği; diğer yanda Kerem’le yaşadığı, tehlikeli ve tutkulu ama gerçek hisseden yeni dünyası. Her sabah Murat’ı işe uğurlarken hissettiği suçluluk, akşam Kerem’le gizlice buluşup bir kahve içerken, bir sergi gezerken veya sadece telefonda konuşurken yaşadığı anlık mutlulukla dengeleniyordu. Bu ikili hayat, Elif’i hem tüketiyor hem de daha önce hiç olmadığı kadar canlı hissettiriyordu.

Yasak aşkları, İstanbul’un arka sokaklarında, gözden uzak kafelerinde, sanat galerilerinin kuytu köşelerinde filizlendi. Her bir buluşma, Elif’in içindeki boşluğu biraz daha dolduruyor, ama aynı zamanda vicdanında daha derin bir yara açıyordu.

Bir akşam, Elif, Murat’la bir arkadaş yemeğindeydi. Konuşmalar havadan sudan, işten güçten ibaretti. Murat’ın sesi, gürültülü restoranda Elif’in kulağına bir uğultu gibi geliyordu. Aklında Kerem’le öğleden sonra konuştukları, gelecek hayalleri vardı. Tam o sırada telefonu titredi. Gelen mesaj Kerem’dendi: “Bu akşam Ay’a bak Elif. Orada seni bekliyor olacağım.”

Elif gülümsedi istemsizce. Murat’ın bakışlarını üzerinde hissetti. “Ne o, Elif? Yine işten mi?” dedi Murat, sesi sertleşmişti. Elif, yakalandığını hissetti. Yalan söylemekten yorulmuştu.

“Önemli bir şey değil,” diye geçiştirdi. Ama bu artık bir çıkmazdı. İçindeki uçurum büyüyordu. Ne Murat’a ne de Kerem’e adil davranıyordu. En önemlisi, kendine adil davranmıyordu. Bu üç kişilik dramada, asıl kurban Elif’in kendi ruhuydu.

Ertesi gün, Elif Kerem’i aradı. Sesindeki kararlılık, Kerem’i şaşırttı. “Konuşmamız gereken önemli bir şey var,” dedi. Kerem, merakla Elif’in ofisine geldi. Elif onu bekliyordu, yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı.

“Kerem,” diye başladı Elif, derin bir nefes alarak. “Bu ilişkiyi bitirmemiz gerekiyor.”

Kerem’in yüzündeki gülümseme dondu. “Ne demek istiyorsun Elif? Aramızdaki her şey bitiyor mu yani?”

“Hayır, Kerem. Aramızdaki her şey bitiyor değil. Aslında, başlıyor. Ama farklı bir şekilde.” Elif gözlerinin içine baktı. “Ben yıllardır kendimden kaçıyormuşum. Murat’la olan evliliğimde bir şeyler eksik evet, ama ben o eksikliği doldurmak için başka birine koşamam. O eksikliği önce kendi içimde bulmalı ve tamamlamalıyım.”

Kerem’in gözleri doldu. “Ben seni seviyorum Elif. Seninle olmak istiyorum. Ben seni tamamlayabilirim.”

“Biliyorum Kerem. Ve ben de seni seviyorum. Ama ben eksik bir kadın olarak kimsenin beni tamamlamasına izin veremem. Önce kendimi bulmalıyım. Bu karmaşık dünyanın içinde kaybolmuş, unutulmuş Elif’i. Sen bana aynanın önünde durup kendimi görme cesareti verdin. Ama o aynaya tek başıma bakmam gerekiyor. Önce kendi kırıklarımı tamir etmeliyim, sonra kiminle devam edeceğime karar vermeliyim. Bu, Murat’la olan evliliğimi bitirmek anlamına gelse bile…”

Kerem sustu. Elif’in sözlerindeki acıyı ve kararlılığı hissetti. Onu kaybetme düşüncesi canını yaksada, Elif’in kendi ayakları üzerinde durma arzusuna saygı duydu. “Peki… sonra?” diye sordu kısık bir sesle.

“Sonra… kim bilir Kerem?” Elif gülümsedi hüzünle. “Hayat bize ne getirir, onu o zaman göreceğiz. Ama biliyorum ki, bu kararı vermezsem, hiçbirimiz mutlu olamayız. Hele ki ben.”

O akşam eve döndüğünde, Elif’i bekleyen sadece sessizlik değildi. Murat, koltukta oturmuş, elinde Elif’in çalışma masasından aldığı bir not defteriyle ona bakıyordu. Defterin içinde Kerem’in Elif’e yazdığı küçük bir şiir karalaması vardı.

Murat’ın gözleri acı ve hayal kırıklığıyla doluydu. “Elif…” sesi hırıltılı çıktı. “Bu ne demek oluyor?”

Elif, yıllardır ertelediği o anın geldiğini biliyordu. Korkuyordu, ama içinde aynı zamanda bir hafifleme hissi de vardı. Artık yalanlara sığınmak zorunda değildi. Gözlerini kaçırmadan Murat’a baktı.

“Murat,” dedi, sesi şaşırtıcı derecede sakin ve kararlıydı. “Konuşmamız gereken çok şey var. Ama önce şunu bilmelisin: Ben çok uzun zamandır kaybolmuştum. Ve şimdi kendimi bulmaya karar verdim. Bunun için bir yolculuğa çıkmam gerekiyor. Belki bu yolculuk yalnız olacak, belki de bambaşka bir sonuca varacak. Ama bu yolculuğa çıkmak zorundayım.”

Murat’ın yüzündeki ifade değişti. Şaşkınlık, acı, anlayış… Elif’in sözleri, sadece bir aldatmayı itiraf etmiyordu; aynı zamanda bir evliliğin sessizce öldüğünü, bir kadının ruhunun yeniden doğuşunu anlatıyordu. İstanbul’un yağmurla yıkanmış gri sabahında başlayan sessizlik, şimdi fırtınalı bir vedaya dönüşüyordu. Ve Elif, bu fırtınanın ortasında, ilk kez gerçekten nefes alabildiğini hissediyordu. Gecikmiş baharı, belki de hiç ummadığı bir şekilde, kendi içinde yeşermeye başlamıştı.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top