Aile Draması

Yüksek Duvarlar Arasında Bir Vaha

11 dakikalık okuma · 2002 kelime

Uzanıp gökyüzüne değmek isteyen her beton yığını, aslında toprağa kök salmak isteyen bir umut hikayesiydi Can için. İstanbul’un yoksul semtlerinden birinde, daracık bir sokakta, babasının terinden, annesinin dualarından örülmüş bir evde büyümüştü. Geniş bir penceresi dahi olmayan, avuç içi kadar mutfağında annesinin kokusu sinmiş tülbentlerle kaplı rafların arasına sıkışmış, yıpranmış mimarlık kitaplarıyla sabahlamış, gece yarıları komşu çocuklarının top sesleri kulağına çalınırken çizimlerine dalmıştı. Fakülteyi birincilikle bitirdiğinde, kucağına konan diplomasından çok, ailesinin gözlerindeki gurur parıltısı yakmıştı içini. O parıltı, onu bugüne, İstanbul’un en prestijli, en konuşulan projesi olan “Vaha Kuleleri”nin şantiyesine getirmişti. Büyük bir şirketin junior mimarı olarak, bu devasa lüks konut projesinde yer almak, onun için bir rüyanın başlangıcıydı. Ancak rüyalar, her zaman masallardaki gibi başlamazdı.

Daha ilk günden itibaren, Can’ın içinde büyüdüğü dünya ile bu yeni dünya arasındaki uçurum, yakıcı bir gerçeklikle yüzüne çarpmıştı. Ofisin soğuk, minimalist koridorları, zemindeki mermerlerin yansıttığı yapay ışıklar, camdan duvarları, çalışanların üzerindeki pahalı takım elbiseler ve etrafa sinmiş o tanımlanamaz lüks kokusu… Can, üzerindeki ütülü ama ucuz pantolonu ve annesinin hediye ettiği gömleğiyle, bir yabancı gibi hissediyordu. İlk gün masasına oturduğunda, yan masadaki genç mimarın “Dış cephe için Brüt Beton mu, yoksa Prekast Cephe Panelleri mi tercih etsek acaba? Bütçemiz uygun da estetikte karar kılamadık,” diye telefonda konuşması, Can’ın içinde garip bir boşluk hissi yaratmıştı. Brüt betonun bile bir tercih meselesi olduğu bir dünyaya adım atmıştı. Buradaki herkesin rahatlıkla telaffuz ettiği, kendisinin Google’da aratmak zorunda kaldığı terimler, her toplantıda içini kemiren “ya yapamazsam” korkusu, boğazına dizilen binlerce kelimeyle savaşması…

En büyük sınavı ise, projenin sahibi Soykan Holding’in veliahtı, aynı zamanda projenin tasarım koordinatörü olan Defne Soykan’dı. Defne, Can’ın gördüğü en güzel, en şık ve aynı zamanda en mesafeli kadındı. Sanki her zaman ulaşılmaz bir mesafeden konuşuyor, etrafındaki her şeyden bir parça kopuk yaşıyordu. Yurtdışında en iyi okullarda eğitim görmüş, kusursuz İngilizcesi ve özgüvenli duruşuyla toplantı odalarına adeta hükmediyordu. Saçları her zaman toplu, makyajı sade ama etkileyiciydi. Can, onun her bakışında, kendi kıyafetindeki ufak bir hatayı, saçındaki bir telin fazlalığını aradığını sanırdı.

İlk karşılaşmaları, Can’ın sunum yaptığı bir toplantıda olmuştu. Can, gece gündüz çalışarak hazırladığı, projenin yeşil alanlarını daha erişilebilir ve mahalleyle bütünleşik hale getirmeyi öneren o parlak fikri sunarken, Defne’nin gözlerinde ne bir hayranlık ne de bir ilgi görmüştü. Yalnızca soğuk bir profesyonellik ve belki de hafif bir sabırsızlık parıltısı. Can, Vaha Kuleleri’nin etrafına yayılacak, sadece site sakinlerine değil, civardaki halka da açık olabilecek, küçük bir şehir parkı konsepti sunmuştu. Bu, sitenin sosyal sorumluluk projesi olarak pazarlanabilirdi.

“Fikirleriniz ilgi çekici, Can Bey,” demişti Defne, dümdüz bir sesle, elindeki tableti masaya bırakarak. “Ancak Vaha Kuleleri’nin hedef kitlesi, adından da anlaşıldığı gibi, bir ‘vaha’ arayışında. Yani dış dünyadan izole, özel ve kapalı bir yaşam alanı. Halkla bütünleşme konsepti, maalesef projenin ruhuna aykırı. Güvenlik ve mahremiyet, en öncelikli satış argümanlarımız arasında.”
Can’ın kalbi sıkışmıştı. Aylarca uğraştığı, sadece estetik değil, toplumsal bir değer taşıdığına inandığı projesi, birkaç kelimeyle bir kenara itilmişti. Oysa o, lüksün sadece zenginler için değil, herkes için yaşanabilir bir çevre yaratmakla da ilgili olabileceğine inanıyordu. Defne ise, Can’ın bu idealist yaklaşımlarını, daha çok “fakir ama gururlu” bir gencin naifliği olarak görüyordu, Can öyle hissediyordu. Bu reddediliş, Can’a sadece bir mimari fikrin değil, kendi varlığının, hayallerinin de reddedildiği hissini vermişti.

Can, her gün ofise gelirken bir savaş meydanına giriyormuş gibi hissediyordu. Her e-postası, her çizimi, her önerisi, kendi varlığını, yeteneğini ve değerini kanıtlama çabasıydı. Akşamları otobüsle evine dönerken, lüks plazaların ışıkları altında ezilen kendi mahallesinin silüetine bakardı. Köhne binalar, birbirine yaslanmış çatılar, daracık sokaklarda oynayan çocuklar… Annesi, her gece “Oğlum, yemeğini ye, iyi dinlen” derken, Can, babasının yorgun yüzünde gördüğü umudun ağırlığıyla ezilirdi. Babası, inşaatlarda amelelik yaparak okutmuştu onu, annesi ise evlere temizliğe giderek harçlığını çıkarmıştı. Başarmak zorundaydı, sadece kendisi için değil, onlar için de. Onların yoksulluktan sıyrılıp, hak ettikleri rahatlığı yaşayabilmeleri için.

Bir ay sonra, Can’a kulelerden birinin en üst katında yer alacak olan çatı katı restoranının iç mimarisi görevi verildi. Bu, küçük ama önemli bir adımdı. Belki de Defne’nin ona verdiği, bir nevi “sıkılırsın bu idealismden, işte sana oynayacak bir kum havuzu” jestiydi. Can, bu fırsatı kaçırmamaya kararlıydı. Restoranı, sadece lüks değil, aynı zamanda şehrin tarihine ve ruhuna gönderme yapan, modern ama sıcak bir yer haline getirmek istiyordu. Eskizlerini hazırlarken, yine Defne ile karşı karşıya geldi.

Defne, Can’ın çizimlerine bakarken, her zamanki gibi yüzünde ifadesiz bir maske vardı. Elindeki lazer işaretleyiciyle ekrandaki tasarımın üzerinde geziniyordu. “Bu motifler… biraz fazla ‘yerel’ değil mi, Can Bey?” diye sordu, hafifçe kaşlarını çatarak. “Bu tavan süslemesi, bir Osmanlı kervansarayını anımsatıyor. Biz uluslararası bir imaj çiziyoruz. Misafirlerimiz modern ve sofistike bir atmosfer bekliyor. New York, Londra, Dubai gibi metropollerdeki emsallerini düşünün.”
Can, çizdiği minyatür esintili panoyu savundu: “İstanbul’un ruhu bu. Global bir şehriz ama köklerimizi unutmamalıyız. Bu, mekâna özgün bir kimlik kazandırır, onu diğerlerinden ayırır. Sadece cam ve çelikten ibaret olmamalıyız.”
Defne, parmağını panonun üzerinden geçirdi. “Kimlik önemli, evet. Ama bu… biraz nostaljik kaçmaz mı? Biz geleceği inşa ediyoruz, geçmişi değil. Hedef kitlemiz, ‘eski’ olanı değil, ‘yeni’ olanı arıyor.”

Tartışmaları sıklaşmıştı. Can, Defne’nin eleştirilerinde, sadece estetik farklar değil, altta yatan bir sınıf ayrımcılığı seziyordu. Defne’nin “yerel” dediği, Can için “aidiyet” demekti. “Modern ve sofistike” dediği ise, Can’ın gözünde ruhsuz, taklit bir ihtişamdan ibaretti. Bir öğle arasında, mutfakta Defne’nin kendi yaşlarındaki bir meslektaşıyla sohbetine kulak misafiri olmuştu. “Bu yeni çocuklar ne kadar idealist,” demişti Defne, gülümseyerek. “Sanki mimarlık dünyayı kurtarmak için kurulmuş bir dernek. Babam duydukça tansiyonu çıkıyor. Gerçekler onlara çok ağır geliyor.” Can, duyduklarıyla donakalmıştı. Defne’nin kendisini bir “çocuk” olarak görmesi ve ideallerini basite indirgemesi gururunu incitmişti. Ama yine de, bu sözlerde bir yerlerde, Defne’nin de kendi dünyasının acımasız gerçekleriyle yüzleştiği bir yorgunluk hissetmişti.

Ancak Can, her şeye rağmen pes etmedi. Gece yarılarına kadar çalıştı, alternatifler üretti, Defne’yi ikna etmeye çalıştı. Bu süreçte, Defne’nin aslında sadece babasının ve holdingin beklentilerini karşılamaya çalışan, kendi içinde de bir mücadele veren bir kadın olduğunu yavaş yavaş fark etmeye başladı. Defne’nin sert kabuğunun altında, bazen yorgunluk, bazen de bir tür yalnızlık parıltısı yakalıyordu gözlerinde. Babasının gölgesinden kurtulma, kendi değerini kanıtlama çabası, Can’ın kendi mücadelesine benziyordu, ama farklı bir arenada.

Bir akşam, Can geç saatlere kadar ofiste çalışırken, Defne de oradaydı. Normalde bu saatlerde kimse kalmazdı. Can, çizimlerini incelerken Defne sessizce yanına geldi. Elinde bir kahve kupası vardı, o da yorgun görünüyordu.
“Hala mı çalışıyorsunuz, Can Bey?” diye sordu, sesi normalden daha yumuşaktı, sanki işyerindeki maskesini çıkarmış gibi.
“Bitirmem gereken detaylar var, Defne Hanım,” dedi Can, başını kaldırmadan. “Bu restoran benim için sadece bir iş değil.”
Defne, Can’ın masasına yaslandı. “Biliyor musunuz, babam bu projeyi sadece bir bina olarak görmüyor. Onun için bir miras, bir statü sembolü. Her detayın mükemmel, kusursuz olmasını istiyor. Ve en önemlisi, ‘bizim’ gibi insanların zevkine uygun olmasını. Bu kadar katı olmasının sebebi de o.”
Can, Defne’nin bu ‘bizim gibi’ vurgusuna takıldı. Aralarındaki görünmez duvar bir anlığına daha da yükselmişti. Ama bu kez Defne’nin sesindeki çaresizlik, o duvarın üstünde küçük bir çatlak oluşturmuştu.
“Ben de sadece bir bina olarak görmüyorum,” dedi Can, nihayet başını kaldırıp Defne’nin gözlerine bakarak. “Benim için her projenin bir ruhu olmalı. Yaşayan, nefes alan, insanlara dokunan bir ruh. Sizin ‘bizim gibi’ dediğiniz insanlar dışında da bu şehrin ruhunu hissedenler var.”
Defne, Can’ın gözlerindeki ateşi gördü. Sanki o an, ilk kez gerçekten onu dinliyordu. “Biliyorum,” dedi, sesi neredeyse fısıltıya dönmüştü. “Sizdeki bu tutkuyu takdir ediyorum. Ama bu dünya… bazen ideallerle değil, gerçeklerle yürüyor. Ve bu gerçekler, çoğunlukla acımasız.” Bu konuşma, aralarındaki buzları tamamen eritmedi belki ama ince bir çatlak oluşturdu. Can, Defne’nin de kendi kafesinde bir mahkum olduğunu düşündü. Altın parmaklıklarla çevrili, dışarıdan muhteşem görünen bir kafes.

Günler haftaları kovaladı. Restoranın açılışına az kalmıştı. Son rötuşlar yapılıyordu. Can, Defne’nin bazı ‘yerel’ dokunuşlara karşı çıkmasına rağmen, o motifleri modern bir yorumla cam bölmelere işlemeyi başarmıştı. Tamamen Can’ın istediği gibi olmasa da, kendi ruhundan bir parça katabilmişti. Bu, küçük ama değerli bir zaferdi.

Bir gün, Defne, Can’ı ofisine çağırdı. Can, gerginlikle içeri girdi. Defne’nin yüzünde hafif bir gülümseme vardı, bu pek alışık olduğu bir durum değildi.
“Can Bey,” dedi, elinde bir gazete kupürüyle. “Şirketimiz, çevre projelerine desteğini artırmak istiyor. Özellikle de kentsel dönüşüm bölgelerindeki yeşil alan projelerine. Araştırdım, sizin mezun olduğunuz fakültenin bu konuda bir programı varmış. Gönüllü mimarlar arıyorlar. Hatta projelerden biri, sizin büyüdüğünüz mahalleye yakın bir bölgede, bir parkın yeniden tasarlanmasıyla ilgili.”
Can şaşkınlıkla Defne’ye baktı. Böyle bir şey beklemiyordu. Mahallesinin adının Defne’nin ağzından çıkması bile garip gelmişti.
“Bu bir fırsat olabilir,” diye devam etti Defne, gazete kupürünü Can’a uzatarak. “Sizin o toplumsal duyarlılığınız… burada belki daha çok karşılık bulur. Ve holdingimiz de sponsor olacak, hem de büyük bir payla.”
Can, kupürü aldı. Haberi okurken kalbi hızla çarpmaya başladı. Bu, tam da hayalini kurduğu türden bir projeydi. Kendi mahallesine benzer yerlerde, gerçekten ihtiyaç sahipleri için, gerçekten topluma faydalı işler yapma fırsatı. Vaha Kuleleri’nin kapalı bahçeleri yerine, herkese açık bir park.
“Neden… neden şimdi, Defne Hanım?” diye sordu Can, Defne’nin gözlerinin içine bakarak. Bu ani dönüşümün ardında ne olduğunu anlamakta zorlanıyordu.
Defne, omuz silkti, bakışları masadaki kağıtlara kaydı. “Belki de… yüksek duvarlar arasında bir vaha yaratmanın sadece bir bina dikmekten ibaret olmadığını anlamaya başladım. Ya da belki de babamın gözüne girmek için yeni bir yol deniyorumdur, kim bilir?” Son cümlesindeki alaycı tonda, yine o savunmacı Defne vardı. Ama Can, o sözlerin ardındaki ince jesti anlamıştı. Bu, Defne’nin ona sunduğu bir uzlaşmaydı, bir çıkış kapısıydı. Bir nevi, Can’ın o ilk günkü “halkla bütünleşme” fikrinin, farklı bir kanalda hayat bulmasıydı.

Restoranın açılış partisi görkemliydi. Şehrin sosyetesi, iş dünyasının önde gelen isimleri oradaydı. Can, köşe masalarından birinde, uzaktan bu ışıltılı kalabalığı izliyordu. Üzerindeki yeni takım elbise içinde bile, hala bir yabancı gibi hissediyordu. Gözü Defne’yi aradı. Defne, babasının yanında, zarif bir elbiseyle gülümsüyor, tebrikleri kabul ediyordu. Bir an, bakışları kesişti. Defne hafifçe başını salladı, ağzı kapalı, küçücük bir gülümsemeyle. Bu, onun için bir “tebrikler” miydi, yoksa bir “anlıyorum” mu? Can bilemedi. Ancak içinde bir şeylerin değiştiğini, daha ağırbaşlı, daha olgun bir anlayışa dönüştüğünü hissetti. O gece, sadece bir restoranın değil, iki farklı dünyanın, iki farklı insanın bir anlığına kesiştiği bir buluşmanın şahidiydi.

Birkaç hafta sonra, Can o gönüllü projesine başladı. Ofisten ayrılmıştı. Maaşı elbette Soykan Holding’deki kadar yüksek değildi, ama her tuğlasına dokunduğu, her fidanını diktiği o küçük parkta, çocukların oyun sesleri arasında, Can gerçek bir tatmin buluyordu. Mahalledeki yaşlılar ona sıcak çay ikram ediyor, çocuklar çizimlerine merakla bakıyordu. O yüksek duvarlar, Vaha Kuleleri’nin ihtişamlı silüeti, artık Can’ın ufkunu karartmıyordu. O, kendi vahasını, kendi elleriyle, kendi değerleriyle inşa ediyordu.

Bir öğleden sonra, parkta çizim yaparken, tanıdık bir araba yaklaştı. Defne’nin lüks aracıydı. Şoförü kapıyı açtı, Defne, her zamanki şık kıyafetleriyle arabadan indi ve Can’a doğru yürüdü. Çocukların gülüşmeleri arasında, o topuk sesleri garip bir şekilde yankılanıyordu. Parkın tozlu toprağına basarken, sanki kendi dünyasından kopup gelmiş bir figür gibiydi.
“Can Bey,” dedi Defne, bir elinde küçük bir paket, diğer elinde ise bir termos vardı. “Buraları merak ettim. Ve sanırım size kahve borcum vardı.”
Can şaşkındı. Defne, ona bir bardak sıcak kahve uzattı. Paketin içinden ise, Can’ın o çok sevdiği, ama projede reddedilen o minyatür motifinin stilize edilmiş, modern bir versiyonunun işlendiği küçük, zarif bir anahtarlık çıktı. Anahtarlığın üzerinde Soykan Holding’in küçük, şık logosu vardı.
“Bu,” dedi Defne, Can’ın şaşkın yüzüne bakarak, “Restoranın açılış hediyesi. Babam herkese verdi. Ama sizin için özel bir anlamı olabilir diye düşündüm. O fikir, tamamen yok olmasın istedim.”
Can, anahtarlığı eline aldı. Soğuk metalin sıcak bir jestle buluştuğu o anda, aralarındaki sınıf farkının belki de hiçbir zaman tamamen silinmeyeceğini, o duvarların her zaman bir yerlerde duracağını, ama yine de insanlığın, anlayışın ve küçük jestlerin bu duvarları aşabilecek, en azından bir çatlak oluşturabilecek gücü olduğunu anladı.
“Teşekkür ederim, Defne Hanım,” dedi Can, sesi titriyordu. “Gerçekten çok anlamlı.”
Defne, parkta oynayan çocuklara baktı, yüzünde ilk defa gördüğü, samimi bir gülümseme vardı. Gözlerinde, kulelerin tepesinden bakıldığında kaybolan o mahalledeki hayatın izlerini arıyor gibiydi. “Belki de gelecekte, bu gibi ‘vahaları’ daha sık inşa ederiz, Can Bey. Sadece yüksek binaları değil, gerçek vahaları. Kim bilir?”
Can gülümsedi. Belki. Belki de yüksek duvarlar arasına inşa edilen vahalar, sadece beton ve camdan ibaret değildi. Belki de en büyük vaha, insanların kalplerinde, farklılıklarına rağmen yeşertebildikleri anlayıştı. Ve Can, o gün, kendi hikayesinin bu vahanın sadece bir başlangıcı olduğunu biliyordu. Yüksek duvarlar, bazen sadece bir bakış açısı meselesiydi ve en sert duvarlar bile, küçük bir anlayış çatlağıyla yıkılmaya başlayabilirdi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top