aile dramı

İki Kapı Arasında

8 dakikalık okuma · 1514 kelime

Kocasıyla çıktığı her yemeğin sonunda, Elif’in hissettiği tek şey, yanaklarına yayılan sahte bir gülümsemeydi. Mert, çevresindekilere göre ideal bir eşti. İyi bir işi, karizmatik bir duruşu vardı. Restorandan çıkarken yine Elif’in beline kolunu dolamış, onu kalabalık arasında kendine doğru çekmişti. Elif, Mert’in elinin sıkılığında bile bir sahiplenicilik hissederdi. Her şey yerli yerinde gibiydi, mükemmel bir tablonun parçasıydı Elif; ama o tablonun renkleri soluk, tuvali ise ruhsuzdu.

Evliliklerinin üçüncü yılıydı. İlk zamanlar, Mert’in kendine olan güveni, hayatı programlı yaşama isteği Elif’e cazip gelmişti. Sanki kaybolmuş bir ruh, nihayet bir limana demir atmıştı. Ancak zamanla bu programlı hayat, Elif’in özgürlüğünü kısıtlayan görünmez bir kafese dönüşmüştü. Mert, Elif’in ne giyeceğinden, hangi arkadaşlarıyla görüşeceğine, hatta evde hangi kitabı okuyacağına kadar her şeye nazikçe ama kesin bir tavırla müdahale ederdi. “Aşkım, şu elbise sana daha çok yakışıyor,” derdi Elif, aslında o elbiseyi pek sevmediğini bildiği halde. “Bence o arkadaşın sana iyi gelmiyor,” derdi, Elif’in çocukluk arkadaşından bahsederek. Elif, bu “nazik” yönlendirmelerin altında ezildiğini hissederdi.

Mert’in çocukluk arkadaşı Demir, hayatlarına sessizce, sanki hep oradaymış gibi girmişti. Demir, Mert’in tam zıttıydı. Mert gösterişli, Demir sakindi. Mert hızlı yaşarken, Demir her anı sindirirdi. Mimarlık okumuş, ancak kariyerini daha çok restorasyon ve tarihi dokuyu koruma üzerine kurmuştu. İşinden, çizimlerinden, eski binaların hikayelerinden bahsederken gözleri parlardı.

İlk başlarda Demir, Elif için sadece Mert’in arkadaşıydı. Haftada bir, iki haftada bir akşam yemeklerinde, doğum günü kutlamalarında bir araya gelirlerdi. Elif, Demir’in bakışlarını üzerinde hissettiğini fark etmişti. Meraklı, sorgulayıcı değil; anlayışlı, sakin bakışlardı bunlar. Sanki Elif’in dışarıya yansıttığı sahte gülümsemenin ardındaki hüznü görebiliyordu.

Bir akşam yemeğinde, Elif çocukluğundan bir anıyı anlattığında –küçükken bir ağaç ev inşa etme hayalini– Mert, “Senin çocukça heveslerin hiç bitmedi Elif,” diyerek gülüp geçmişti. Demir ise, “Ağaç evler… Hayallerin en masum hali,” demiş, gözlerinin içi gülmüştü. O an, Elif’in kalbinde küçük, isimsiz bir çiçek açtı. Demir, dinlemeyi biliyordu. Elif’in önemsiz görünen hayallerine bile değer veriyordu.

Zamanla, Demir’le aralarında görünmez bir bağ oluşmaya başladı. Mert, iş seyahatlerine çıktığında veya arkadaşlarıyla maç izlemeye gittiğinde, Demir’le “tesadüfen” karşılaştıkları anlar artmaya başladı. Bazen Elif, kapısının önündeki kafede tek başına kahve içerken, bazen de mahalledeki antika dükkanında yeni bir parça bakarken… Bu karşılaşmalar, başlangıçta masum birer selamlaşmayla başlayıp, kısa sohbetlere dönüşüyor, ardından saatler süren derin muhabbetlere uzanıyordu.

Bir gün, Elif bir proje için eski İstanbul evlerinin mimarisine dair araştırma yapıyordu. Mert, “Ne gerek var bunlara, internetten bak geç,” derken; Demir, “İstersen seni bir yere götürebilirim, belki ilham verir,” demişti. Birlikte, tarihi yarımadanın dar sokaklarında kaybolmuşlardı. Demir, her bir cumbalı evin, her bir kapının hikayesini öyle bir tutkuyla anlatıyordu ki, Elif kendini hiç bu kadar canlı hissetmemişti. O gün, güneş batana kadar yürümüşler, sohbet etmişlerdi. Demir’in anlattığı her detay, Elif’in ruhunda yeni bir pencere açıyordu. O gün Elif, yıllardır nefes almayı unuttuğunu fark etti. Demir’in yanındayken kendini olduğu gibi hissediyordu; yargılanmadan, kısıtlanmadan.

Bu “tesadüfi” buluşmalar, Elif’in içindeki aydınlığı yeniden yakmıştı. Ancak bu aydınlığın, karanlık bir gölgesi de vardı: suçluluk. Mert’e karşı duyduğu suçluluk. Mert, her ne kadar onu anlamasa da, ona karşı kötü bir niyeti yoktu. Elif’i sevdiğine inanıyordu, kendi bildiği gibi. Bu düşünce, Elif’in kalbini ikiye bölüyordu. Bir yanda Demir’in varlığıyla yeşeren umut, diğer yanda Mert’e olan sadakat yemini.

Demir de benzer bir ikilemin içindeydi. Mert onun çocukluk arkadaşıydı, kardeşi gibiydi. Mert’in karısına karşı bu hisleri beslemek, Demir’in kendi vicdanını kemiriyordu. Ama Elif’in gözlerindeki hüznü gördükçe, Mert’in onu nasıl görmezden geldiğine şahit oldukça, sessiz kalmak daha da zorlaşıyordu. Bir akşam Elif’le bir sergiden çıkarken, “Elif,” demişti, sesi kısık ve derindi, “Seninle konuşurken zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorum.” Elif, “Ben de,” diye fısıldamış, gözleri dolmuştu. O an, havada asılı kalan tüm kelimeler, bakışlarla, suskunluklarla anlaşılmıştı. İkisinin de kalbi aynı ritimde atıyordu.

Mert, Elif’teki bu değişimi fark etmeye başlamıştı. Elif daha az asık suratlı, daha çok gülüyordu. Ama bu gülümsemeler Mert’e değil, sanki görünmez bir aynadaki yansımasına veriliyordu. “Son zamanlarda çok neşelisin aşkım, ne oldu?” diye sormuştu bir akşam yemeğinde. Elif, “Hiç, her şey yolunda,” demişti aceleyle. Mert, elini Elif’in elinin üzerine koymuş, “Benden bir şey saklamıyorsun değil mi?” diye sorarken, ses tonundaki hafif baskı Elif’in kanını dondurmuştu. “Saçmalama Mert,” demişti, elini hızla geri çekerek. Mert’in bakışlarındaki şüphe ve sahiplenme, Elif’i daha da huzursuz etmişti.

Gerilim, Elif’in her nefesinde hissedilir hale gelmişti. Demir’le geçirdiği her an, kalbindeki ateşi körüklüyor, Mert’le geçirdiği her an ise suçluluk ateşiyle onu yakıyordu. Bir hafta sonu, Mert’in ailesiyle birlikte düzenledikleri geleneksel pazar kahvaltısında, Demir de vardı. Herkes sohbet ederken, Elif’in gözü sürekli Demir’i arıyordu. Gözleri buluştuğunda, aralarındaki elektriği başkalarının da hissedeceği korkusuyla hemen başka yöne çeviriyordu bakışlarını. Mert, Elif’in halini fark etmiş olmalı ki, “Elif, bugün biraz dalgınsın,” dedi, herkesin duyacağı bir sesle. Elif kızarmıştı. Demir’in bakışları, bir an için Elif’in gözlerine takılmış, ardından hızla Mert’e dönmüştü. Demir’in yüzünde okuduğu ifade, Elif’in kalbinde bir düğüm atmıştı. Üzüntü müydü bu, utanç mı, yoksa başka bir şey mi?

Mert, Elif’in her şeyine müdahale etmeye başlamıştı. Telefonunu kontrol etme, gittiği yerleri sorgulama… “Senin iyiliğin için yapıyorum Elif,” diyordu, “Sana gözüm gibi bakıyorum.” Ama Elif, artık gözüne bakılan değerli bir eşya değil, boğulan bir insandı.

Bir akşam, Demir’den bir mesaj geldi: “Yarın akşam bir mimarlık söyleşisi var, çok ilgini çekeceğini düşündüm. Gelsen?” Elif’in kalbi yerinden çıkacak gibi atmıştı. Gitmeli miydi? Mert’e ne söyleyecekti? Aklında bin bir bahane. O gece uyuyamamıştı. Sabah uyandığında, Mert’in yanında boş kalan yastığa baktı. Mert işe gitmişti. Elif, aynadaki yorgun yüzüne baktı. Bu kendisi miydi? Mutluluktan bu kadar uzak, sürekli bir şeylerden kaçan bu kadın kimdi?

O akşam Mert’i arayıp, “Arkadaşlarım gelecek, kız kıza takılacağız,” yalanını söyledi. Yalan söylemekten nefret ediyordu ama başka çaresi kalmamıştı. Demir’le söyleşide buluştular. Salonun en arka sıralarına oturdular, sanki görünmez olmak istiyorlardı. Söyleşinin konusu Elif’i büyülemişti. Konuşmacı, eski bir İstanbul konağının restorasyon hikayesini anlatıyordu. Demir, zaman zaman Elif’e dönüp bir şeyler fısıldıyor, o da hafifçe gülümsüyordu. Sanki bu an, sadece onlara aitti.

Söyleşi bitiminde, kalabalıktan uzaklaşıp Boğaz kenarına yürüdüler. Hava serin, ama Elif’in içi yangın yeriydi. “Demir,” dedi, sesi titriyordu, “Benim kafam çok karışık.” Demir, durdu, Elif’e döndü. Yüzünde hüzünlü bir ifade vardı. “Biliyorum Elif. Benim de.” O an, hiçbir kelimeye gerek kalmamıştı. Demir, Elif’in elini uzanıp tuttu. Parmakları birbirine kenetlendi. Elif’in yıllardır hissetmediği bir sıcaklık, bir aidiyet duygusu. O an, Boğaz’ın esen rüzgarı bile onlara fısıldıyordu: Yasak.

Elif, Mert’e dönüp hayatını bu şekilde sürdüremeyeceğini söylemeli miydi? Ya da Demir’le kurduğu bu sessiz bağı kesip atmalı mıydı? İkisini de yapacak gücü yok gibiydi. Eli, Demir’in elinden kayıp düşerken, “Yapamam Demir,” diye fısıldadı. “Yapamam. Bu, Mert’e… ve bize haksızlık olur.”

Demir, Elif’in gözlerinin içine baktı. “Biliyorum,” dedi. “Ve ben de Mert’e bunu yapamam. Ama Elif, sen de bu hayatı hak etmiyorsun.” Bu sözler, Elif’in kalbine bir hançer gibi saplandı. Demir, Mert’ten çok daha iyi görüyordu Elif’i.

Eve döndüğünde, Mert oturma odasında onu bekliyordu. Yüzünde öfke ve hayal kırıklığı vardı. “Neredeydin Elif? Bu saatlere kadar nerede takıldın? Kiminleydin?” Elif, Mert’in bu öfkeli halini görmeye alışkın değildi. Yüzüne şaşkınlıkla baktı. “Arkadaşlarımlaydım Mert, sana söyledim ya,” dedi. “Yalan söylüyorsun!” diye bağırdı Mert. “Arkadaşlarınla konuşmadım. Telefonlarınızı da açmadılar!”

Elif şaşkınlıkla donup kalmıştı. Mert, ona inanmadığı gibi, arkadaşlarını arayıp teyit etmeye kalkışmıştı. Elif’in kişisel alanına, arkadaşlıklarına bile böyle müdahale etmesi, bardağı taşıran son damla oldu. Gözünden bir damla yaş süzülürken, Demir’in sözleri kulaklarında yankılandı: “Sen bu hayatı hak etmiyorsun.”

“Evet!” diye bağırdı Elif, gözyaşları içinde. “Evet yalan söyledim! Çünkü artık dayanamıyorum Mert! Boğuluyorum! Senin mükemmel olduğunu düşündüğün bu hayat beni öldürüyor!” Mert’in yüzündeki şaşkınlık, kısa sürede öfkeye dönüştü. “Ne saçmalıyorsun sen Elif? Ben sana her şeyi veriyorum! Seni el üstünde tutuyorum!”

“Hayır, Mert,” dedi Elif, sesi sakinleşmişti ama kararlılığı artmıştı. “Bana her şeyi değil, istediğin her şeyi veriyorsun. Ve ben artık senin istediğin Elif değilim. Hiç olmadım. Ben kendim olmak istiyorum.”

O gece, ikisi de uyumadan sabahladı. Mert, Elif’i anlamaya çalıştı ama başaramadı. Elif, Mert’in sevgisinin onun için bir kafes olduğunu artık kabullenmişti. Sabah olduğunda, Elif ilk kez kendisi için bir karar verdi.

Ertesi gün, Demir’e bir mesaj gönderdi: “Bugün iş yerinde sana uğrayabilir miyim?” Demir, “Bekliyorum,” diye tek kelimelik bir yanıt verdi. Elif, Mert’le konuşmuştu. Geri dönüşü olmayan bir yola girmişti. Kalbi acıyla doluydu ama aynı zamanda yıllardır hissetmediği bir hafifliği de yaşıyordu.

Demir’in ofisine vardığında, Demir kapıda onu bekliyordu. Gözlerinde hüzün, ama aynı zamanda bir umut vardı. Elif, gözleri dolu dolu, “Ben Mert’ten ayrılıyorum,” dedi. Demir’in yüzünde şaşkınlık ve acı dolu bir ifade belirdi. Elif, “Biliyorum, bu bizi de çok zor bir duruma sokacak. Belki de asla birlikte olamayız. Ama ben artık kendimi kurtarmak zorundayım. Artık sahte bir gülümsemeyle yaşayamam.”

Demir, Elif’e yaklaştı. Ellerini uzatıp Elif’in yüzünü avuçlarının arasına aldı. Gözleri, Elif’in gözlerine kenetlendi. “Elif,” dedi, sesi titriyordu, “Seninle ne olacağını bilmiyorum. Ama benim için yaptığın bu fedakarlık…”

“Bu fedakarlık değil Demir,” dedi Elif, gözyaşları yanaklarından süzülürken. “Bu özgürlük. Benim için özgürlük.”

Demir, Elif’i kendine çekti ve sıkıca sarıldı. Yıllardır biriken tüm özlemi, tüm acıyı, tüm umudu o sarılışa sığdırdılar. İkisi de geleceğin ne getireceğini bilmiyordu. Mert’le olan derin arkadaşlıkları, Elif’in kararı sonrası alacakları tepkiler… Her şey belirsizdi. Ama o an, Boğaz’ın kenarında hissettikleri o yasak sıcaklık, şimdi onların yolunu aydınlatmaya çalışan minicik bir mum ışığı gibiydi. İki kapı arasında kalmışlardı, ama Elif en azından bir kapıyı ardında bırakma cesaretini bulmuştu. Diğer kapı nereye açılır, ya da açılır mı, onu zaman gösterecekti. Ama artık yürüdüğü yol, kendi seçtiği yoldu. Ve bu, her şeyden daha değerliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top