aile draması
Yaralı Yüzler, Gizli Kalpler
Koridorun soğuk, antiseptik kokusu, Defne’nin ruhuna işlemiş bir kederle harmanlanıyordu. Beşinci kattaki bu bölüm, onun son altı ayda ikinci evi haline gelmişti. Her gün aynı saatte gelip, aynı sandalyeye oturur, aynı sessizliği dinlerdi. Murat, hayatının neşesi, kahkahası, dayanağı olan Murat, şimdi o beyaz çarşafların altında, derin ve anlamsız bir uykudaydı. Uyanacağı günü beklemek, kum saati ters dönmüş bir çöl yolculuğundan farksızdı. Her geçen kum tanesi, umudunu biraz daha alıp götürüyordu.
Kapı aralandı, içeri Kemal girdi. Murat’ın çocukluk arkadaşı, iş ortağı, şimdi ise Defne’nin sessiz ortağıydı bu ağır yükte. Elinde iki bardak karton kahve vardı. Biri Defne’ye, diğeri kendine. Gözlerinde daima yorgunlukla karışık bir şefkat taşırdı. Defne’ye uzattı kahveyi, dudaklarında hüzünlü bir gülümseme. “Bugün nasıl?” diye sordu kısık sesle, bakışları Murat’ın hareketsiz bedenine takıldı.
Defne omuzlarını silkti. “Aynı. Belki bir göz kırpışı, belki bir parmak hareketi bekliyorum. Hiçbir şey yok.” Sesi titredi. Altı aydır bu hastane odası, hayatlarının merkezine oturmuştu. Murat’ın geçirdiği talihsiz kaza, her şeyi altüst etmişti. Beynindeki hasarın boyutu, doktorların dilinde bir bilmece gibiydi.
Kemal, her zamanki gibi Defne’nin yanındaki sandalyeye oturdu. Onu yalnız bırakmazdı. Murat’ın yatağının başında geçen sessiz saatler, paylaşılan acı ve keder, aralarındaki bağı tuhaf bir şekilde güçlendirmişti. Başlangıçta bu dostluk, bir teselli yorganı gibi sararken Defne’yi, zamanla o yorganın altında gizli bir sıcaklık hissetmeye başlamıştı. Bu sıcaklık, onu korkutuyordu. Suçluluk hissiyle yanıp tutuşmasına neden oluyordu.
“Murat çok iyi bir insandı,” diye mırıldandı Kemal, birden sessizliği bozarak. “Her zaman dürüst, her zaman neşeli. O gülümsemesini çok özledim.”
Defne, Murat’ın solgun yüzüne baktı. O gülümseme şimdi bir anıdan ibaretti. İçinde bir sızı yükseldi. Kemal’in sesi, bu sessiz odada bir nebze teselli gibiydi. “Ben de çok özledim,” dedi, gözlerini kapatıp açarken.
Günler, haftaları kovaladı. Hastane rutinleri hayatlarının normali olmuştu. Sabah ziyaretleri, doktorlarla konuşmalar, öğle yemeği aralarında Kemal’le edilen kısa sohbetler, akşam hüzünlü vedalaşmalar. Defne’nin evdeki boşluğu, yalnızlık hissi giderek artıyordu. Murat’la paylaştıkları sıcak yuva, şimdi buz gibi bir mağaraya dönüşmüştü. Kemal, bu mağaranın dış dünyayla olan tek penceresiydi.
Bir akşam, yağmurlu bir günde hastaneden çıktıklarında, Kemal ısrar etti. “Seni eve bırakabilir miyim Defne? Bu havada taksi bulmak zor olur.”
Defne tereddüt etti. Bugüne kadar hep mesafeyi korumuştu. Ama yorgunluk, direnme gücünü tüketmişti. “Peki,” dedi usulca.
Arabada uzun bir sessizlik oldu. Yağmur damlaları camı döverken, içerideki gerilim elle tutulur hale gelmişti. Kemal radyoyu açtı, kısık sesli bir melodi doldurdu boşluğu.
“Çok yoruluyorsun Defne,” dedi Kemal, gözleri yoldayken. “Kendine iyi bakmalısın.”
“Nasıl iyi bakabilirim ki?” diye fısıldadı Defne. “Murat öylece yatarken, ben nasıl yaşayabilirim ki?”
Kemal arabayı yol kenarına çekti. Motoru susturdu. Karşıdaki parkın lambaları, yağmurun yansımasıyla buğulu görünüyordu. Defne’ye döndü. Bakışları o kadar yoğundu ki, Defne gözlerini kaçırdı.
“Yaşamak zorundasın Defne,” dedi Kemal, sesi her zamankinden farklıydı. Derin bir tını vardı içinde. “O uyanana kadar, her şeyin yolunda olduğundan emin olmak zorundasın. Senin güçlü olman lazım.”
Defne’nin gözleri doldu. Aylardır içinde biriktirdiği acı, göz pınarlarından akmak için zorluyordu. “Ben güçlü değilim Kemal,” dedi hıçkırarak. “Ben çok yalnızım.”
Kemal tereddüt etmeden, uzandı ve Defne’nin elini tuttu. Elini sıkıca kavradı. Bu dokunuş, dostluğun sınırlarını aşan, gizli bir elektrik barındırıyordu. Defne’nin teni titredi. Çekmek istedi elini, ama yapamadı. O sıcaklık, uzun zamandır özlemini duyduğu bir şefkatti.
“Yalnız değilsin,” dedi Kemal, sesi güven vericiydi. “Ben yanındayım.”
O günden sonra, aralarındaki duvar incelmeye başlamıştı. Hastane odasında Murat’ın yanında otururlarken, bakışları daha sık kesişiyordu. Tesadüfi dokunuşlar, artık tesadüf olmaktan çıkıyordu. Ortak bir sırrı paylaşan iki insan gibiydiler. Bu sır, Murat’ın varlığı ve onlara duyulan ihanet duygusuydu.
Bir akşam, Defne eve dönerken başı dönmüş, hastane koridorunda sendelemişti. Gözleri kararıyordu. Kemal, son anda onu tutmuştu. Kollarının arasına düştüğünde, ikisi de nefeslerinin kesildiğini hissetti. Defne’nin kalbi göğsünde gümbür gümbür atıyordu. Kemal’in sıcak nefesini boynunda hissediyordu. O an, her şey bir anlığına durdu. Yalnızca ikisi vardı, ve aralarındaki karşı konulmaz çekim.
Kemal yavaşça Defne’yi doğrulttu, ama elleri hala onun belinde, Defne’nin elleri ise onun omuzlarındaydı. Gözleri kenetlendi. Bu bakışlarda hem korku, hem özlem, hem de pişmanlık vardı.
“İyi misin Defne?” diye fısıldadı Kemal, sesi boğuktu.
Defne başını salladı. “İyiyim. Sadece… yorgunum.”
Ama ikisi de biliyordu ki bu sadece yorgunluk değildi. Bu, alevlenen bir şeydi.
O gece Defne uyuyamadı. Kemal’in dokunuşu, sesi, gözleri aklından çıkmıyordu. Kendinden nefret etti. Nasıl olur da, Murat o yatakta ölümle pençeleşirken, o böyle hissetmeye cüret edebilirdi? Bu bir ihanetti. En büyük ihanet. Ama aynı zamanda, Kemal’in varlığı, onun nefes almasını sağlayan tek şeydi.
Ertesi gün, Kemal hastaneye gelmedi. Defne endişelendi. Telefonunu defalarca aradı, cevap yoktu. Akşam saatlerinde, Kemal’den kısa bir mesaj geldi: “Bugün gelemedim. Yarın görüşürüz.” Bu mesafeli tavır, Defne’nin içini parçaladı. Anladı ki, Kemal de aynı suçluluk duygusuyla boğuşuyordu.
Birkaç gün sonra, hastanenin kafeteryasında buluştular. Ortam gergindi. Her zamanki rahat sohbetleri yoktu.
“Böyle devam edemeyiz Kemal,” dedi Defne, gözlerini masaya sabitlemişti. “Bu yanlış. Murat’a haksızlık ediyoruz.”
Kemal derin bir nefes aldı. “Biliyorum Defne. Ama elimde değil. Seni böyle görmek… Sana yardım etmek… Bu süreçte sana yakın olmak… Her şey karmaşıklaştı.”
“Ben de aynı durumdayım,” diye itiraf etti Defne, sesi güçlükle çıkıyordu. “Korkuyorum. Hem kendimden, hem senden, hem de Murat’tan. Onu aldatmış gibi hissediyorum, oysa sadece…”
“Yalnızca insanız Defne,” diye tamamladı Kemal, elini uzatıp Defne’nin eliyle buluşturdu. Bu seferki dokunuş daha cüretkardı. “Yalnızca acı içinde birbirimize sığındık.”
Bir anlık cesaretle, Defne elini sıkıca tuttu. Gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. “Bu bir sığınak değil Kemal, bu bir uçurum.”
Kafeteryanın kalabalığı içinde, onların dünyası daralmıştı. Birbirlerine baktılar, tüm acıları, tüm pişmanlıkları, tüm özlemleri gözlerinde okunuyordu. Kemal, parmağıyla Defne’nin yanağındaki yaşı sildi. Sonra yavaşça Defne’ye yaklaştı. Kafeteryanın uğultusu bir anda kesilmiş gibiydi. Dudakları Defne’nin dudaklarına değdiğinde, Defne’nin tüm dünyası sallandı. Bu öpücük, hem arınma, hem de bataktaki ilk adımdı. Acı bir tat bıraktı. Suçluluğun ve yasak bir tutkunun tadı.
O günden sonra, her ziyaretlerinde, o hastane odası daha da küçük gelmeye başladı. Murat’ın cansız bedeni, aralarındaki görünmez duvarı yükseltiyor, ama aynı zamanda onları birbirine daha çok itiyordu. Gizlice, hastane dışında buluşmaya başlamışlardı. Kısa, çalıntı anlar, içinde sonsuz bir özlem barındırıyordu. Parkta yürüyüşler, arabada edilen derin sohbetler, bazen sadece yan yana oturup susmak… Her şey bir işkenceydi. Çünkü biliyorlardı ki bu çalıntı mutluluk, bir yıkımın eşiğindeydi.
Defne, Murat’ın odasında Kemal’le konuşurken sürekli tedirgindi. Sanki Murat, gözlerini açıp her şeyi anlayacakmış gibi. Bu durum, onu içten içe kemiriyordu. Bir gün, doktorun odasından çıkarken Kemal’le karşılaştı. Doktorun yüzündeki ifade, her zamankinden daha ciddiydi.
“Neler oluyor?” diye sordu Kemal, Defne’nin solgun yüzüne bakarak.
Defne, titreyen sesiyle fısıldadı. “Doktor… Murat’ın durumunda pek bir ilerleme olmadığını söyledi. Hatta… beyindeki hasar daha da kalıcı hale geliyormuş. Uzun süreli koma halinde kalma ihtimali yüksek. Belki de asla… uyanmayacak.”
Kemal’in yüzü bembeyaz oldu. Bu haber, hem bir yıkım hem de tuhaf bir şekilde, onların karmaşık ilişkilerine yeni bir boyut katıyordu. Murat, artık aralarındaki bir engel olmaktan çıkıp, tarifsiz bir vicdan azabına dönüşüyordu.
O akşam, Defne ve Kemal, hastanenin bahçesinde, soğuk bir bankta oturdular. Gözleri boşluğa bakıyordu.
“Şimdi ne olacak Defne?” diye sordu Kemal, sesi kısıktı.
Defne omuzlarını silkti. “Bilmiyorum Kemal. Hiçbir şey bilmiyorum. O uyanmayacaksa… Ben nasıl yaşayacağım? Biz nasıl yaşayacağız?”
Sessizlik çöktü. Murat’ın durumu, onların üzerindeki yükü hafifletmek yerine, daha da ağırlaştırmıştı. Çünkü Murat’ın yokluğu bile, onun anısının gölgesinde birleşmelerine izin vermiyordu.
Kemal Defne’nin elini tuttu. Bu seferki dokunuşta çaresizlik vardı. “Murat benim en yakın arkadaşımdı Defne. Onunla… Onun bu halde yatarken… Bizim…” Cümlesini tamamlayamadı.
Defne, gözlerini Kemal’e çevirdi. Gözlerinde derin bir acı vardı. “Biliyorum Kemal. Ben de aynı şeyi hissediyorum. Onu aldatmanın ötesinde, onun acısına ihanet etmiş gibi hissediyorum.”
Gözyaşları yine yanaklarından süzülüyordu. Kemal onu kollarının arasına çekti. Defne, Kemal’in göğsünde hıçkırarak ağladı. Bu kucaklaşma, bir teselli olmaktan çok, ortak bir çıkmazın ifadesiydi.
Bir süre sonra, Defne başını kaldırdı. Gözleri kızarmış, ama kararlıydı. “Biz… biz bunu yapamayız Kemal.”
Kemal, yavaşça geri çekildi. Sanki bu kararı bekliyormuş gibiydi. “Yapamayız Defne,” diye onayladı, sesi kalbinin kırık parçalarını ele veriyordu. “Bunu yaparsak, Murat’ın bize olan inancını, dostluğumuzu, her şeyi öldürmüş oluruz. Ve o zaman, bizim sevgimiz de bu yükün altında ezilir gider. Asla mutlu olamayız.”
Defne, bir an için Kemal’in gözlerindeki çaresizliği gördü. Kendi kalbi de onunki kadar acıyordu. Ama biliyordu ki, bu doğru karardı. Aşkları, yanlış bir zamanda, yanlış koşullar altında doğmuştu. Ve bu aşk, üzerine inşa edildiği ihanetle birlikte yaşamaya mahkumdu.
“Vedalaşalım mı?” diye fısıldadı Defne, sesi boğuktu.
Kemal’in gözleri doldu. Başını yavaşça salladı. “Şimdi vedalaşırsak, belki bir gün, bu acı dindiğinde, bizi affedebilecek birer insan olarak yeniden karşılaşabiliriz. Belki de bu, Murat’ın anısına yapabileceğimiz en doğru şeydir.”
Defne son bir kez Kemal’in gözlerine baktı. O gözlerde hem kendisini, hem de Murat’ı kaybettiğini gördü. Kendi içinde ise, bir daha asla eski Defne olamayacağını biliyordu. Aşk, bazen bir kelebek gibi özgürce uçar, bazen de bir taş gibi kalbinin derinliklerine batar. Onlarınki, batan cinstendi.
Yavaşça ayağa kalktılar. Aralarında görünmez bir duvar daha yükselmişti. Bu seferki duvar, onların kendi seçimleriyle örülmüştü. Birbirlerine son bir kez, acı ve özlem dolu bir bakış attılar. Sonra, iki ayrı yöne doğru yürümeye başladılar. Hastanenin ışıkları, onların ayrılan siluetlerini uzaktan aydınlatıyor, geride kalan sessizlikte ise Murat’ın, hem de asla yaşanamayacak bir aşkın gölgesi dans ediyordu. Defne biliyordu ki, ne kadar uzağa giderse gitsin, o hastane kokusu ve yasak aşkın acısı, ruhuna işlemiş bir kederle hep birlikte olacaktı.
