Yasak Aşk

Can’ın Gölgesi

8 dakikalık okuma · 1242 kelime

Mezarlıktaki sessizliği sadece rüzgarın fısıltısı bozuyordu, ve bir de benim Can’a söyleyemediklerim. Bir yıl olmuştu Can gideli, tam bir yıl. Toprağın üstünde duran kararmış mermer, adını ve doğum-ölüm tarihlerini soğuk bir gerçeklikle haykırıyordu. Emre, diz çöküp mermere dokundu. Parmak uçlarında kalan soğukluk, kalbindeki buzlu katmanı eritmekten çok uzaktı. Yanında bir demet beyaz gül duruyordu, Can’ın en sevdiği. Ama bu gülleri oraya bırakan Emre değildi. Kokusunu ta ciğerlerinde hissederken, başını kaldırdı. Aylin.

Can’ın karısı. Daha doğrusu, artık dul karısı.

Aylin, uzaktan görünen silüetiyle bile o kadar kırılgandı ki, Emre içten içe burkuldu. Siyahlar içindeydi, yüzünü geniş bir şapka gizlese de, omuzlarındaki çökkünlük her şeyi anlatıyordu. Emre, Aylin’in mezara doğru atılan her adımında, kalbinde bir düğümün daha sıkılaştığını hissetti. Onu görüp görmediğini bilmiyordu. Muhtemelen hayır. Aylin, sanki mezarlıktaki diğer tüm ruhlarla birleşmiş, kendi acısının kuyusuna düşmüştü. Emre’nin varlığı, onun için anlamsız bir ayrıntı olacaktı.

Aylin, mezarın başında durdu, uzun uzun baktı mermere. Elleri titriyordu. Emre, bu titremeyi ta derinde hissetti. Can, üniversiteden beri en yakın arkadaşıydı. Üçü birlikte sayısız anı biriktirmişlerdi. Can, mimarlık fakültesinden Emre’nin yol arkadaşı, Aylin ise resim bölümünden, hayatlarına renk katan o deli kızdı. Emre, onların aşkına gıpta ederdi. Onlar birbirlerini tamamlıyorlardı, Emre ise uzaktan, sessizce bu tamamlanışı izlerdi. Can ile Aylin evlendiklerinde, Emre onların nikah şahidi olmuştu. O gün, mutluluktan çok, tuhaf bir hüzün çökmüştü içine. Ne olduğunu anlayamamış, gençliğin getirdiği anlamsız bir melankoliye bağlamıştı. Şimdi, mezarın başında, o eski hüznün ne anlama geldiğini iliklerine kadar hissediyordu.

Aylin yavaşça diz çöktü, avuçlarını mermerin üzerine koydu. Omuzları sarsılıyordu. Emre, dayanamadı. Ayağa kalktı, birkaç adımda yanına vardı. Elini nazikçe Aylin’in omzuna koydu.
Aylin, irkildi. Gözleri yaşlı, makyajı akmış yüzünü Emre’ye döndürdü.
“Emre?” Sesi bir fısıltıdan ibaretti.
“Merhaba Aylin,” dedi Emre, sesi boğuktu. “Nasıl dayanıyorsun?”
Aylin sadece başını iki yana salladı, konuşamadı. Emre, onu yerden kaldırdı. O anda, elleri Aylin’in kollarına değdiğinde, yıllardır bastırdığı bir elektriklenme hissetti. Can’ın karısıydı o. Arkadaşının emaneti. Bu düşünce, kafasına bir balyoz gibi indi.

O günden sonra, Aylin’i yalnız bırakmamaya karar verdi. Can’ın en yakın arkadaşı olarak bu onun göreviydi. Her hafta ziyaretine gitti, kahve içtiler, Can’dan konuştular. Aylin, Can’ı anlattıkça canlanıyor gibiydi. Emre de dinledikçe, Can’la geçirdiği anıları yeniden yaşıyordu. Ama farkında olmadan, Can’ın hatırası aralarında bir köprü olmaya başlamıştı. Aylin, Emre’ye eskiden Can’a anlattığı gibi sırlarını anlatmaya başladı. İşindeki zorlukları, ailesiyle olan anlaşmazlıkları, geleceğe dair korkularını… Emre ise, Can’a anlatamadığı, kendi iç dünyasının kuytu köşelerini Aylin’e açtı.

Bir akşam, Emre, Aylin’in küçük atölye-evine gitti. Aylin, yeni bir resim üzerinde çalışıyordu. Tuvalde beliren soyut formlar, Can’ın yokluğunun getirdiği boşluğu ve kargaşayı yansıtıyordu.
“Harika olmuş,” dedi Emre, resme bakarken. “Can da çok severdi senin bu tutkunu.”
Aylin gülümsedi acıyla. “Severdi evet. Benim için bu resimler, onunla konuşma şekli gibi.”
Sustular. Odadaki tek ses, fırçanın tuvale değme sesiydi. Emre, Aylin’i izlerken, kalbinde bir sızı hissetti. Bu sızı, arkadaşına duyduğu özlemden çok, Aylin’e duyduğu ve bastırmaya çalıştığı başka bir hissin başlangıcıydı. Saçlarının arasına düşen boya lekelerine, yüzündeki yorgunluğa, ama gözlerindeki o parıltıya baktıkça, nefes almakta zorlandı.

“Aylin,” dedi usulca.
Aylin fırçasını bıraktı, döndü Emre’ye. “Efendim?”
“Sen… iyi misin gerçekten?”
Aylin’in gözleri doldu. “İyi değilim Emre. Hiç iyi değilim. Her gün daha da zorlaşıyor. Onu unutmak, onunla olan her şeyi geride bırakmak…”
“Unutmak zorunda değilsin,” dedi Emre. “Can unutulmaz. Ama hayat devam ediyor, Aylin. Sen gençsin, yeteneklisin. Mutlu olmayı hak ediyorsun.”
Aylin, yavaşça Emre’ye doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe azaldı. Emre, onun parfümünü, saçlarının kokusunu hissetti.
“Mutlu olmak… Ne demek o Emre? Nasıl mutlu olunur Can yokken?”
Emre, Aylin’in gözlerinin içine baktı. O an, o nikah günü hissettiği hüzün, anlam kazanmıştı. Bu, Can’ın evliliğine duyduğu kıskançlıktı. Aylin’e duyduğu gizli, yasak bir hayranlıktı. Şimdi, Can yokken, bu hayranlık kendini acımasızca, başını alıp gitmeye başlayan bir yangına dönüştürüyordu.
“Belki de,” diye fısıldadı Emre, sesi çatallanmıştı. “Belki de sadece var olmak bile bir mutluluktur. Ve bazen, bir başkasının varlığı sana bunu hatırlatır.”

Aylin’in parmak uçları, Emre’nin yanağına dokundu. O dokunuş, ikisi için de bir elektrik şoku gibiydi. Gözleri kilitlendi. Can’ın gölgesi, odanın her köşesinde, her fırça darbesinde, her sessizlikte hissediliyordu. Ama o an, Can’ın gölgesinin ötesine geçen bir şey vardı. İki yalnız ruhun, birbirlerinde bulduğu o anlık teselli, o anlık sıcaklık.
Emre, öne eğildi. Dudakları Aylin’in dudaklarına değdiğinde, dünya durdu. Kısa, acı dolu, pişmanlık dolu, ama aynı zamanda uzun zamandır beklenen bir öpücüktü bu.

İlk öpücükten sonra, ikisi de pişmanlık ve suçluluk girdabına düştü. Ama bu girdap, onları birbirinden uzaklaştırmak yerine, tuhaf bir şekilde birbirlerine daha da kenetledi. Buluşmaları daha sık, daha gizli hale geldi. Can’ın arkadaşı olarak Aylin’i ziyaret etme bahanesi, zamanla eriyip gitti. Artık sadece onlar vardı. Şehrin kalabalık sokaklarında, kuytu kafelerde, denizi gören tenha bir bankta… Her yerde Can’ın gölgesi peşlerindeydi. Her gülüşleri, her dokunuşları, vicdanlarında bir bıçak gibi dönüyordu.

Bir akşam, Emre, Aylin’in evine gittiğinde, Aylin’in masasında eski bir fotoğraf albümü gördü. Albüm, Can’ın çocukluk fotoğraflarıyla doluydu. Emre, sayfaları çevirirken, Can’ın gülüşünü, haylaz bakışlarını yeniden yaşadı. Sonra bir fotoğrafa takıldı gözleri. Can, üniversite yıllarından, spor salonunda basketbol oynarken çekilmiş bir fotoğraftı. Terlemiş, mutlu, genç. Ve fotoğrafın arkasında, Can’ın kendi el yazısıyla yazılmış bir not vardı: “Her zaman arkamda duran, bana her zaman güvenen en iyi dostuma, Emre’ye. Bu zaferi sana ithaf ediyorum.”

Emre’nin kalbi sıkıştı. Elindeki fotoğrafı tutan eli titredi. Can, ona böylesine güvenmişti. Hayattaki en değerli varlığını, karısını, bu kadar yakınında bırakmış, ona emanet etmişti. Ve şimdi Emre, bu güveni ayaklar altına almıştı. Suçluluk, dayanılmaz bir ağırlıkla omuzlarına bindi. Aylin içeri geldi, Emre’nin elindeki fotoğrafı gördü. Yüzü soldu.
“Can’ın bana aldığı ilk hediyelerden biriydi o albüm,” diye mırıldandı. “Ne oldu Emre?”
Emre başını kaldırdı, gözleri yaşlıydı. “Ben yapamıyorum Aylin. Yapamıyorum. Her baktığımda Can’ı görüyorum. Onun bana olan güvenini, dostluğunu… Onun anısını kirletmek, bana yakışmaz.”
Aylin’in yüzünde derin bir acı belirdi. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Beni mi suçluyorsun yani?”
“Hayır,” dedi Emre. “Asla. Kendimi suçluyorum. Seni de incittiğimi biliyorum ama… Bu aşkın üzerine bir temel kuramayız. Can’ın gölgesi her zaman aramızda olacak. Bizim için bir lanet gibi olacak bu.”
“Ben seni seviyorum Emre,” dedi Aylin, sesi titriyordu. “Can’ı kaybettikten sonra ilk defa nefes aldığımı hissettim seninle. Sanki o boşluk biraz doldu.”
“Biliyorum,” dedi Emre. “Ben de seni seviyorum Aylin. Ama bu sevgi, başka bir sevginin, başka bir dostluğun vefasızlığı üzerine kuruldu. Temelleri çürük. Ne sen ne ben, bu yükü kaldıramayız.”
Emre ayağa kalktı. Yavaşça Aylin’e yaklaştı, yüzünü ellerinin arasına aldı. Son bir defa, sevdiği ama ait olamadığı bu yüzü avuçlarında hissetti.
“Can’ın bana emaneti sendin. Ve ben, o emanete en büyük kötülüğü yapıyorum şu an, kendi içimde.”
Gözlerini kapattı, dudaklarını Aylin’in alnına bastırdı. Bu, bir veda öpücüğüydü. Acı, keskin ve kaçınılmaz bir veda.

Birkaç ay sonra, Emre şehirden ayrıldı. İş teklifini kabul etmiş, başka bir şehirde, yeni bir başlangıç yapacaktı. Aylin’in ne yaptığını, nasıl olduğunu bilmiyordu. Merak etmiyordu da değil, ama bilmenin acıyı daha da büyüteceğini biliyordu.
Son bir defa Can’ın mezarına gitti. Mezarlık sessizdi yine. Ama bu kez rüzgarın fısıltısında, geçmişten gelen acı değil, geleceğe dair bir umut vardı. Mezarın taşına dokundu, soğuktu yine. Ama Emre’nin kalbi artık buz gibi değildi. Acı içindeydi, evet, ama artık doğru olanı yaptığını biliyordu. Can’a karşı son görevini yerine getirmişti. Kendi mutluluğunu, en yakın dostunun anısına feda etmişti.

Mezarlıktan çıkarken, geriye dönüp baktı. Can’ın mezarı, uzakta, sanki şehri selamlıyor gibi duruyordu. Ve Emre biliyordu ki, Can’ın gölgesi her zaman var olacaktı. Ama artık o gölge, bir lanet değil, sonsuz bir dostluğun ve acı bir aşkın hüzünlü hatırası olarak kalacaktı. Belki bir gün, bu gölgeden tamamen arınmış, kendi aydınlığını bulabilecekti. Ama o gün henüz gelmemişti. Ve belki de hiç gelmeyecekti. Bazı aşklar, yasak olsalar bile, öylesine derine kazınır ki, onların gölgesi, ömür boyu peşinizi bırakmaz.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top