aile draması

Sırça Köşkün Çatlağı

9 dakikalık okuma · 1728 kelime

O sabahki telefon, Elif’in hayatının sıradan akışını acımasızca böldü; karşıdaki ses, annesinin artık eskisi gibi olmadığını fısıldıyordu. “Elif Hanım, annenizin hali hiç iyi değil. Konuşmaları iyice karıştı, bazen bizi bile tanımıyor,” dedi komşuları Fikriye Teyze’nin telaşlı sesi. Elif, İstanbul’un boğucu trafiğinde, elindeki direksiyonun soğukluğunu bile hissedemeyecek kadar şaşkındı. Annesi Ayşe, hep dik duran, iradeli bir kadındı. Onu bu kadar güçsüz, bu kadar silik hayal etmek bile içini acıtıyordu. Alzheimer, sinsice ruhunu ve hatıralarını kemiren bu hastalık, şimdi annesinin son kale kapılarını da zorluyordu.

Hemen ertesi gün, Elif eşi Ahmet’in endişeli bakışları ve “Çok yorma kendini” sözleriyle yola çıktı. Çocukluğunu geçirdiği, şimdi adını bile anmakta zorlandığı o küçük Ege kasabasına doğru ilerlerken, zihninde geçmişten görüntüler akıyordu. Babası Hasan, onu omuzlarına alır, incir ağacının altına götürüp “Bu ağaç senin kadar eski,” derdi. Annesi Ayşe ise mutfakta mis kokulu kurabiyeler yapar, her evin bir sırça köşkü olduğunu, onu hep koruması gerektiğini tembihlerdi. Şimdi o köşkün duvarları çatırdıyordu.

Kasabaya vardığında, hava o bildik nemli Ege sıcağıyla sarmıştı her yeri. Evin kapısı aralıktı, içeri girdiğinde, yılların kokusu çarptı yüzüne: lavanta, nemli toprak ve eski ahşap. Salonun ortasında, küçülmüş, adeta silinmiş bir figür gibi oturan annesini gördü. Saçları darmadağınık, gözleri boşlukta dolaşıyordu. Elif’i fark ettiğinde, dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. “Sen de mi geldin Ayşe? Bak, küçük Cem nerede?” dedi, sesinde bir şaşkınlık ve özlem.

Elif’in kalbi sıkıştı. Annesinin onu kendisi sanması, Cem’i arayışı… Cem, Elif’ten üç yaş büyük abisiydi. Mesafeli, sessiz ve hep biraz hırçın. İstanbul’a taşındıklarından beri araları açılmıştı. Cem, ailesinin beklentilerine hep ters düşmüş, üniversiteyi yarıda bırakmış, kasabada küçük bir esnaflık yaparak yaşamını sürdürmüştü. Elif, onun bu seçimine hiç anlam verememiş, hep daha fazlasını isteyebileceğini düşünmüştü. Aralarındaki görünmez duvar hep oradaydı.

Birkaç gün sonra Cem geldi. Cılızlaşmış, sakalları uzamış, gözlerinin altı morarmış bir adam. Görür görmez annesine sarıldı, ama sarılışında bile bir mesafeyi koruduğunu fark etti Elif. “Anne, ben Cem,” dedi. Ayşe Anne’nin gözleri kısmen berraklaştı. “Cem… Benim oğlum,” diye mırıldandı, ama sesi zayıftı. Cem, Elif’e döndü. “Ne yapacağız şimdi? Fikriye Teyze’nin dediğine göre yalnız kalması imkansız.”

Elif omuz silkti. “Biliyorum. Ben kalabilirim bir süre. Ama bu kalıcı bir çözüm değil.” Cem, derin bir nefes aldı. “Bence evi satmalıyız Elif. Annemi de yanımıza alırız, ya da daha iyi bir bakımevine yerleştiririz. Burada bu şekilde olmaz.” Evi satma fikri Elif’in beyninde şimşek gibi çaktı. Bu ev, babasının hatıraları, annesinin emekleri, çocukluklarının her bir köşesine sinmiş ruhuydu. Satmak mı? Olmazdı. “Ne diyorsun Cem? Bu ev bizim yuvamız. Nasıl satarız?”

Cem’in sesi yükseldi. “Yuva mı? Ben bu evin yükünden başka bir şeyini görmedim Elif. Sen gittin, kendine hayat kurdun. Ben burada kaldım, babamın dükkanını yürütmeye çalıştım, anneme göz kulak oldum. Şimdi sorumluluktan kaçamazsın.” Bu sözler Elif’in canını acıttı. Yük? Cem miydi yük olan? Yoksa o muydu hiç görünmeyen? “Ben de elimden geleni yaptım, hep gönderdim, ilgilendim.” Cem acıyla gülümsedi. “Para göndermekle ilgilenmek aynı şey değil Elif. Sen hep o parayla vicdanını rahatlattın.”

Tartışmaları, Ayşe Anne’nin odasından gelen inlemeyle kesildi. Koştuklarında, annenin yatağının kenarında, ağlayarak oturduğunu gördüler. “Küçük Cem… nerede o? Onu bulmalıyız. Neden bana kızıyorsun Ayşe? Ben istemedim ki… Sırrı saklamak zorundaydık.” Elif ve Cem birbirlerine baktılar. Ne sırrı? Ne Ayşe? Anneleri yine geçmişin derinliklerine dalmıştı.

Elif, o geceden sonra annesinin konuşmalarına daha dikkatli kulak vermeye başladı. Bazen kendini Ayşe Anne’nin gençliğinde bir kadın sanıyor, bazen de “Cem’i ondan kimse alamaz” diye mırıldanıyordu. Özellikle “Ayşe” adını çok kullanması kafasını kurcalıyordu. Sanki başka bir “Ayşe” daha vardı annesinin zihninde. Cem, annesinin bu hallerini önemsemiyor, “Hastalığın getirisi işte, takılma” diyerek geçiştiriyordu. Ama Elif’in içine bir kurt düşmüştü.

Bir akşam, Ayşe Anne uyurken, Elif eski fotoğraf albümlerine bakmaya karar verdi. Belki annesinin bahsettiği “Ayşe” orada bir yerlerde gizliydi. Albümlerin arasında gezinirken, tanıdık yüzler, gülümseyen aile fertleri, bayramlar, düğünler… Elif’in çocukluk fotoğrafları vardı, Cem’in de. Ancak dikkatini çeken bir şey oldu. Kendi bebeklik fotoğrafları çok ayrıntılıydı: doğumdan itibaren her ay çekilmiş gibi görünen kareler. Ama Cem’in bebeklik fotoğrafları sanki hep belirli bir yaştan sonraydı. Hiç yeni doğmuş Cem yoktu, ya da çok azdı. Ve olanlar da garip bir şekilde, hep sararmış, eski püsküydü, sanki sonradan eklenmiş gibi.

Elif bunu fark ettiğinde eli ayağı titredi. Neden Cem’in bebeklik fotoğrafları yoktu? Birkaç karede annesi ve babası genç halleriyle Cem’i kucaklarken, annesinin yüzünde hep belli belirsiz bir hüzün vardı, babasınınkinde ise bir tür savunmacı ifade. Oysa Elif’in bebeklik fotoğraflarında ikisi de saf bir sevinçle gülümsüyordu.

Birkaç gün sonra, Ayşe Anne nispeten daha iyi bir günündeydi. Bahçede incir ağacının altında oturuyorlardı. Elif, cesaretini toplayarak annesine sordu: “Anne, sen hep ‘küçük Cem’ diye birinden bahsediyorsun. Kim o? Ve neden bazen kendini ‘Ayşe’ sanıyorsun?” Ayşe Anne’nin yüzündeki soluk tebessüm dondu. Gözleri irileşti, Elif’e ürkekçe baktı. “O Ayşe… O Ayşe’nin oğluydu. Bizim oğlumuz oldu sonra…” Sesi fısıltıya dönüştü. “Hasan dedi ki, sırrı kimse bilmeyecek. Kimse Cem’i bizden ayıramaz.”

Elif’in midesi kasıldı. Ne diyordu annesi? “Kimin Ayşe Anne? Kimin oğlu?” Annesi başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. “Çok zor oldu kızım. Çok zor. Onu korumak için… Her şey onun içindi.” Sonra birden gözleri donuklaştı, sanki o an yaşadığı her şeyi unutup, yine geçmişin puslu sularına geri döndü.

Elif o gece uyuyamadı. Annesinin sözleri beyninde yankılanıyordu. “O Ayşe’nin oğluydu…” “Sırrı kimse bilmeyecek…” “Onu korumak için…” Cem’in bebeklik fotoğraflarındaki boşluklar, annesinin tuhaf ifadeleri, babasının o koruyucu halleri… Hepsi birleşiyordu. Sanki bir yapbozun parçaları yerine oturuyordu ama ortaya çıkan resim o kadar korkunçtu ki, Elif inanmak istemiyordu.

Ertesi gün, Elif annesinin gardırobunu karıştırmaya karar verdi. Eskiyen giysiler arasında, dibe doğru itilmiş, ahşap, küçük bir sandık buldu. Üzeri tozlu, kilitli değildi. İçini açtığında, sararmış mektuplar, eski bir kolye, babasının gençlik fotoğrafları… Ve en altta, ince, işlemeli bir mendile sarılmış, yıpranmış bir fotoğraf. Fotoğrafta, genç, yüzü solgun bir kadın kucağında bebekle gülümsüyordu. Bebeğin yüzü… Cem’in çocukluk fotoğraflarına o kadar benziyordu ki Elif’in nefesi kesildi. Kadının hemen yanında, babası Hasan ayakta duruyordu, yüzünde aynı hüzünlü, koruyucu ifade. Arkasında ise daha genç, ama tanıdık bir kadın figürü flu bir şekilde seçiliyordu: Annesi Ayşe.

Fotoğrafın arkasında, el yazısıyla karalanmış birkaç kelime vardı: “Ayşe ve Mehmet. 1980, Küçük Cem.”
Ayşe ve Mehmet… Annesinin bahsettiği Ayşe buydu. Ve küçük Cem. Bu çocuk kimdi? Mehmet kimdi? Ve neden babası bu kadınla fotoğraftaydı?

Sandığın içinde bir de defter buldu. Babasının el yazısıyla tutulmuş bir günlük. Yıllar öncesine ait. Elif titrek ellerle defteri açtı. İlk sayfalar günlük olaylarla doluydu, sonra bir bölüm vardı ki, Elif okudukça nefesinin kesildiğini hissetti:

*14 Ağustos 1981*
*Bugün Ayşe’yi toprağa verdik. Gözleri hep açıktı, sanki Cem’i arıyordu. Küçük Ayşe’miz… Genç yaşta kocasını da Cem’i de bırakıp gitti. Akciğerleri dayanamadı. Mehmet’ten sonra o da… Rabbim sabır ver. Ama Cem… Cem’i bırakamayız. Hasan ile konuştuk. Söz verdik ona. Küçük Cem’i biz büyüteceğiz. Kendi evladımız gibi. Kimse bilmeyecek bu sırrı. Ayşe’nin son isteğiydi, Cem yalnız kalmasın diye. Bizim de kucağımız boş kalmıştı, Rabbim bunu bize bir lütuf olarak verdi belki. Ama nasıl bir sır bu… Nasıl saklayacağız Cem’den? Kimseye söylemeyeceğiz. Ayşe’nin mezar taşına bile yazmadık Mehmet’in adını, bir şey belli olmasın diye…*

Elif’in okuduğu her kelime beyninde bir şimşek gibi çaktı. Cem… Abisi Cem, onların öz evladı değildi. Annesi Ayşe’nin bahsettiği Ayşe, Cem’in biyolojik annesiydi. Babası Hasan ve annesi Ayşe, Cem’i evlat edinmişlerdi. Belki kendi çocukları olmuyordu o dönem, belki de kaybetmişlerdi bir evlatlarını. Sırrı saklama nedeni, o zamanın şartlarıydı, belki de Cem’i bu acı gerçekten korumak için.

O an, Elif’in tüm hayatı, çocukluğu, aile dediği o yapı paramparça oldu. Cem’le aralarındaki o mesafenin, abisinin hep içine kapanık, hırçın hallerinin sebebi bu muydu? Bilinçaltında hissettiği bir eksiklik miydi bu?

Akşam yemeği masasında, Cem’in karşısına oturdu. Gözleri annesinin yorgun yüzünde dolanıyordu. Elif, sandığı ve defteri yanına almıştı. Derin bir nefes aldı. “Cem,” dedi sesi titreyerek. “Seninle konuşmam gereken çok önemli bir şey var.”

Cem kaşlarını çattı. “Yine annemin durumu mu? Dediğim gibi, evi satıp…”

“Hayır, evle ilgili değil,” diye kesti Elif. Sandığı masaya koydu. “Annem… annem bize bir sır verdi. Yıllardır sakladığı bir sır.” Elif, babasının günlüğünü açtı, Cem’in bebeklik fotoğrafını ve o genç kadının fotoğrafını önüne koydu. “Bu fotoğrafı tanıyor musun Cem?”

Cem fotoğraflara baktı. Genç kadının yüzündeki hüzün, kucağındaki bebek… Gözleri irileşti. “Kim bu kadın? Bana benziyor bu bebek…” Sesi kısık çıktı. Elif, boğazındaki yumruyu yutkunarak, babasının yazdığı satırları okumaya başladı. Sesinden çok, ruhundan kelimeler dökülüyordu. Ayşe, Mehmet, Küçük Cem… O günlüğün her bir satırı, Cem’in yüzündeki şaşkınlığı, sonra yavaş yavaş yerine oturan acıyı ve en sonunda patlayan öfkeyi besliyordu.

“Yalan mı bu? Ne saçmalıyorsun Elif?” diye bağırdı Cem, ayağa fırlayarak. Sandığı itti, içindeki eşyalar yere saçıldı. “Bana yalan söylüyorsun! Bu mümkün değil! Benim ailem sensin, anne ve baba! Benim başka ailem yok!”

Ayşe Anne, Cem’in bağırışıyla irkilmiş, uykusundan uyanmıştı. Gözleri aralıklı, boş boş onlara bakıyordu. “Küçük Cem… kızmayın ona. Onu koruyun…” diye mırıldandı.

Cem’in gözleri Ayşe Anne’nin yüzünde dondu. Titreyen eliyle defteri yerden aldı, kendi gözleriyle okumaya başladı. Sayfalar arasında gezinirken, yüzü bembeyaz oldu. Okudukça kasılan çenesi, kızaran gözleri ve en sonunda yüzüne yayılan o tarifsiz acı… “Yalan… Koca bir yalan mıydı her şey? Bunca yıl… Benim hayatım bir yalan mıydı?” Sesi artık bir fısıltıdan ibaretti.

Elif ayağa kalktı, Cem’in omuzlarına dokunmak istedi ama Cem geri çekildi. “Bunca yıl bana yalan söylediniz… Annem, babam… Hepsi yalan mıydı?” Cem’in yüzündeki ifade, Elif’in daha önce hiç görmediği bir kırılganlık taşıyordu. O hep mesafeli, sert kabuğunun altında, şimdi parçalanmış bir ruh yatıyordu. “Neden Elif? Neden yaptılar bunu? Neden ben?”

Elif’in gözleri doldu. “Seni korumak için Cem. O günün şartlarında… belki başka çareleri yoktu. Babamın günlükte yazdıklarını oku. Annen Ayşe hastaydı, eşi Mehmet de genç yaşta ölmüş. Senden kimsenin kalmadığını, seni yalnız bırakmak istemediklerini yazmışlar. Senin acı çekmeni istememişler.”

Cem başını iki yana salladı, gözlerinden yaşlar boşanıyordu. “Beni korudular mı? Hayatımı yalan üzerine kurarak mı? Ben şimdi kimim Elif? Ben kimim?” Hıçkırarak kapıya yöneldi. “Dayanamam buna… Ben bunu kaldıramam…”

Elif arkasından seslendi. “Cem! Dur! Nereye gidiyorsun?” Ama Cem, cevap vermeden kapıyı çarparak evden çıktı. Elif, annesinin kırışık elini sıkarken, odanın penceresinden dışarıya, Cem’in henüz kaybolmamış gölgesine baktı.

Ev, bir anda daha da sessizleşmişti. Ayşe Anne, yatağında yine geçmişin derinliklerine dalmış, kısık sesle anlamsız kelimeler fısıldıyordu. Elif, yerdeki dağınık eşyalara, babasının günlüğüne ve Cem’in bebeklik fotoğrafına baktı. Yıllar süren sessizlik, tek bir gecede parçalanmıştı. Sırça köşkün duvarları, şimdi tam ortadan çatlamıştı. Bu sır, onları bir araya getiren miydi, yoksa sonsuza dek ayıran mı olacaktı? Elif, annesinin elini tutarken, bu sorunun cevabını henüz bilmediğini, ama bir şeyi çok iyi bildiğini hissetti: Hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Evin duvarları artık sadece geçmişin değil, yeni bir geleceğin de sessiz tanığıydı, paramparça ama belki de daha gerçek. Ve belki de bu parçalanmışlıkta, Cem’le kendisi için yeni, daha dürüst bir başlangıcın tohumları gizliydi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top