aile dramı
Yitirilmiş Cennetin Yankısı
Elif, aynadaki yansımasına baktığında, gördüğü kadının kendi olamayacağına inanmakta zorlanıyordu. Gözlerinin altındaki hafif morluklar, makyajla ustaca gizlenmiş olsa da, ruhundaki yorgunluğu ele veriyordu. Otuzlu yaşlarının ortasında, incecik, zarif bir kadın. Saçları her zaman özenle yapılı, giyimi her zaman şık ve pahalıydı. Cem’in eşiydi. Cem, İstanbul’un en başarılı mimarlarından biriydi. Herkes Elif’in hayatına imrenirdi; boğaz manzaralı lüks daire, her zaman son model bir araba, sosyetik davetler, Cem’in sınırsız maddi desteği… Ama o ayna, Elif’in gözlerinde neşeden çok, derin bir özlemin, tanımlayamadığı bir boşluğun izlerini görüyordu.
Cem iyi bir adamdı. Çalışkan, saygılı, sorumluluk sahibi. Ama aynı zamanda mesafeliydi, her zaman işiyle meşgul, her zaman bir sonraki projenin peşinde. Aşkları, yıllar önce sıcaklığını kaybetmiş, saygı ve alışkanlığın gri gölgeleri altında donup kalmıştı. Cem ona pahalı hediyeler alır, en iyi tatilleri planlar, ama ruhuna dokunan bir kelime, beklenmedik bir sarılma, derin bir bakış nadiren bahşederdi. Elif de zamanla buna alışmış, kendi iç dünyasına çekilmişti. Hobi olarak başladığı resim, onun için bir kaçış kapısı olmuştu.
Bir akşam, Cem her zamanki gibi işinden geç geldiğinde, “Elif, harika bir haberim var! Ofisimize yeni bir mimar katılıyor, Can. Çok yetenekli, genç ve azimli. Onu uzun süredir takip ediyordum, sonunda ikna ettim. Yarın akşam onu yemeğe davet ettim, tanışmanı istiyorum,” dedi. Elif, Cem’in işine olan tutkusuna alışıktı. Başını salladı, “Tabii, olur. Ne zaman istersin?”
Ertesi akşam, kapının zili çaldığında Elif’in kalbi garip bir ritimde atmaya başladı. Nedenini bilmiyordu. Belki de rutininin dışındaki herhangi bir şey onu heyecanlandırıyordu. Kapıyı açtığında, karşısında duran adamla göz göze geldiğinde ise, nefesi kesildi. Sanki zaman durmuş, dünya yörüngesinden çıkmış gibiydi. Bu Can’dı. Yıllar önce, üniversite yıllarında kalbini çalan, sonra aniden hayatından kaybolan Can. Gözleri aynıydı; hınzır ama derin, zekice pırıldayan. Yüzündeki çizgiler yaşının getirdiği olgunluğu yansıtsa da, gülümsemesi eskisi gibi içten ve sıcak gelmişti.
Can da Elif’i görünce donup kalmıştı. Cem’in arkasından, “Elif, Can… Can, karım Elif,” diye tanıtmasını bile duymuyorlardı. Yıllar süren sessizliğin, ayrılığın ve unutulmuşluğun ağırlığı bir anda odayı doldurmuştu. Can kendine geldiğinde, “Memnun oldum Elif Hanım,” diyerek elini uzattı, sesi şaşkınlığını gizlemeye çalışsa da titriyordu. Elif de aynı şekilde, “Ben de… Can Bey,” diyebildi, eli buz gibiydi.
Yemek boyunca garip bir gerilim hakimdi. Cem, Can’dan o kadar etkilenmişti ki, onların geçmişten tanıştığını hiç fark etmedi. Can’ın yeteneklerinden, gelecek vaatlerinden bahsedip durdu. Elif ve Can ise nadiren göz göze geliyor, geldiklerinde ise bakışlarını hemen kaçırıyorlardı. Sohbet, zoraki bir nezaket perdesinin arkasında, yoğun bir duygusal fırtınanın habercisiydi.
Can gitmeden önce Cem, “Can, Elif resme çok meraklıdır. Sanırım seninle ortak noktalarınız var, o da sanata düşkündür,” dedi gülümseyerek. Can, Elif’e döndü, “Öyle mi? Belki bir gün sohbet etme fırsatımız olur.” Elif sadece başını sallamakla yetindi.
Sonraki haftalar, Elif için bir işkenceye dönüştü. Can, Cem’in projesi için sık sık eve gelmeye başlamıştı. Onu her gördüğünde, kalbinde yıllardır kilitli kalan bir kapı gıcırdayarak açılıyordu. Ortak mimari projeler, tasarımlar üzerine konuşurken, gözlerinin derinliklerinde eski bir aşkın hayaleti dolaşıyordu. Cem, bu durumdan memnundu. Eşiyle genç mimarın ortak ilgi alanları olduğunu düşünüyordu. “Elif, Can, şu eskizleri mutfakta bir incelesinize. Benim bir telefon görüşmem var,” deyip onları yalnız bırakmakta hiçbir sakınca görmüyordu. Bu anlar, Elif ve Can için çalınmış zamanlardı.
Bir öğleden sonra, Cem toplantıda iken, Can bir projeyi konuşmak için Elif’in evine geldi. Kahvelerini içerken, sohbetleri yavaşça işle ilgili konuların dışına kaydı. Can, “Hala resim yapıyor musun?” diye sordu, sesi yumuşaktı. Elif başını salladı, “Evet, ama eskisi kadar değil. Vaktim olmuyor.” Can, gözlerinde bir hüzünle, “Oysa sen hayalleri olan bir kızdın. Ne oldu o hayallere?” Elif’in boğazı düğümlendi. “Hayatlar değişiyor Can. İnsanlar da.” Can gülümsedi acı acı, “Evet, değişiyor. Ama bazı şeyler, bazı hisler hiç değişmiyor sanki.” Elif gözlerini kaçırdı. O an anladı, Can da aynı şeyi hissediyordu. O ilk aşktı, gençlikleriydi, saf ve dokunulmamış bir hatıraydı.
O günden sonra, telefon mesajları başladı. Başta işle ilgili, sonra “Nasılsın?”, “Bugün resim yaptın mı?”, “Çok düşündüm de…” şeklinde ilerledi. Gizlice buluşmalar geldi sonra. Önce kahve dükkanlarında, gözlerden uzak parklarda, sonra gizli bir otel odasında. İlk öpüşmeleri, yılların hasretini dindiren bir alev gibiydi. Vücutları, ruhları gibi birbirine susamıştı. Elif kendini yeniden canlı hissetmeye başlamıştı. Kanı damarlarında hızlıca akıyor, uyanmak bilmediği bir rüyadan uyanmış gibi hissediyordu. Ama her zevk anının ardında, vicdanının keskin bıçağı onu acımasızca kesiyordu. Cem’i düşünüyordu. İyi kalpli, kendisine güvenen kocasını. Can ise Elif’in içinde uzun zamandır uykuda olan tutkuyu, kahkahayı, neşeyi yeniden uyandırmıştı. Onunlayken kendisi olabiliyordu, yargılanmadan, anlaşılma kaygısı taşımadan.
Birkaç ay bu şekilde devam etti. Elif’in hayatı bir yalanlar ağına dönüşmüştü. Cem’e iş bahanesiyle yalanlar söylüyor, Can’la geçirdiği her anın ardından yoğun bir suçluluk duyuyordu. Ama aynı zamanda, Can’ın varlığına da tutunuyordu. Onu kaybetme düşüncesi, geri dönmek zorunda kalacağı o soğuk, hissiz hayatın düşüncesinden daha korkutucuydu.
Cem’in gözlerinde bir şüphenin ilk kıvılcımları belirmeye başlamıştı. Elif’in sürekli telefonuyla meşgul olması, bazen dalgınlaşması, bazen sebepsiz yere gülümsemesi, onun dikkatini çekiyordu. “Elif, son zamanlarda çok değiştiğini hissediyorum. Daha mutlu gibisin. İyi misin?” diye sordu bir akşam. Elif, kalbi yerinden çıkacakmış gibi hissederek, “Evet Cem, her şey yolunda. Sadece biraz… kendime vakit ayırıyorum,” dedi. Cem’in cevabı, “Ne güzel, mutlu olman beni de mutlu eder,” oldu. Bu sözler Elif’in vicdan azabını daha da artırıyordu.
Bir gün, Can ve Elif öğle yemeği için buluştuklarında, Can, “Elif, bu böyle devam edemez. Ben seni istiyorum. Her şeyimle. Bu saklambaç oyunundan yoruldum. Cem’e her şeyi söylemelisin,” dedi. Elif’in yüzü soldu. “Ne diyorsun Can? Her şeyi mi? Benim hayatım var, Cem’in kariyeri var, her şey altüst olur!” Can’ın gözlerinde bir hayal kırıklığı parladı, “Peki, benim hayatım? Ben bu belirsizliği daha fazla kaldıramam Elif. Ya benimle bir gelecek kurarsın, ya da ben bu işten çekilirim.” Elif, Can’ın sözleriyle bir buz gibi duvara çarpmış gibi hissetti. Bir seçim yapmak zorundaydı. Ya yıllardır süren güvenli ama hissiz evliliği, ya da tutku dolu, bilinmez bir gelecek.
Akşam eve döndüğünde, Cem’in yüzündeki ifade farklıydı. Her zamanki gibi yorgun değil, daha çok düşünceliydi. Yüzünde alışılmadık bir ciddiyet vardı. Elif’in içi cız etti. Bu sessizlik, her zaman patlamadan önceki fırtınanın habercisiydi.
Yemek masasına oturdular. En sevdiği yemekleri yapmıştı Elif, ama boğazından tek lokma geçmiyordu. Cem, yemeğine dokunmadan, “Elif,” diye söze başladı, sesi boğuktu. “Biliyorsun, ben seninle dürüst olmaya hep özen gösterdim. Hayatımı, kariyerimi, her şeyimi seninle paylaştım.” Elif sadece başını salladı, gözlerini ondan kaçırıyordu.
Cem derin bir nefes aldı. “Bugün ofiste bir şey oldu. Can, istifa dilekçesini verdi.” Elif’in kalbi tekledi. “Ne? Neden?” Cem’in gözleri, Elif’in gözlerine kenetlendi. Bu bakış, Elif’in tanıdığı Cem’in bakışı değildi; kırgın, acı dolu bir bakıştı.
“Bana bir neden söylemedi. Sadece kişisel sebepler dedi. Ama ben biliyorum. Sen bana ne anlatıyorsan anlat, ben gerçeği biliyorum Elif.” Cem’in sesi titriyordu. “Ben seni seviyorum Elif. Sevdim. Belki göstermeyi beceremedim ama hep sevdim. Ben seni ve evliliğimizi hep korudum. Can’ı da, yıllar önce, üniversite masraflarını karşılayarak, ona bir gelecek kurması için elimden geleni yaparak desteklemiştim. Tanıdığım, güvendiğim bir arkadaşımın oğlu olduğu için… Ona babalık ettim Elif. Onu ben büyüttüm. Şimdi ise…” Cem’in sesi koptu. Gözleri dolmuştu, ama ağlamıyordu. Sadece ruhu ağlıyordu.
Elif donup kalmıştı. Cem’in Can’a yardım ettiğini, ona adeta bir baba gibi destek olduğunu bilmiyordu. Bu bilgi, ihanetinin ağırlığını bin kat artırdı. Bir anda her şey gözlerinde büyüdü. Kendini canavar gibi hissetti. Cem’in yüzündeki yıkımı görünce, kendi bencil arzuları için ne kadar ileri gittiğini anladı.
Cem masadan kalktı. Elif’e doğru yürüdü, yüzündeki acı ifadesi Elif’in içine işledi. Elif elini uzatmak, onu durdurmak istedi, ama eli havada kaldı. Cem, Elif’in omzuna hafifçe dokundu. “Bana bunu yapmanı beklemezdim Elif. Hayatımda hiçbir zaman.” Sonra yatak odasına doğru yürüdü. Kapıyı kapattı.
Elif, masanın başında yalnız kaldı. Yarım kalmış yemekler, yanan mumlar… Her şey bir anda anlamsızlaştı. Cennet gibi görünen evliliği, aslında buzdan bir kaleydi ve o kalenin duvarlarını kendi elleriyle yıkmıştı. Can gitmişti, belki kendi vicdan azabından, belki de Elif’in kararsızlığından. Cem ise yıkılmıştı, güveni paramparça olmuştu. Elif’in ruhunda, geri dönülmez bir hasar oluşmuştu. Gözyaşları, uzun zaman sonra ilk kez, içten ve acımasızca yanaklarından süzülüyordu. Aynadaki yansımasına bir kez daha baktı. Gördüğü kadın, artık yorgunluktan da öte, parçalanmış bir ruhtu. Yitirilmiş bir cennetin yankısı, kulaklarında çınlayıp duruyordu.
