Yasak Aşk
Gölgeler ve Papatyalar
Toprak henüz tazeydi, bir yıl geçmiş olsa da rüzgarın taşıdığı hışırtı Can’ın adını fısıldıyor gibiydi. Emre, mermerin soğuk yüzeyine dokundu. “Can, dostum,” diye mırıldandı, sesi kurumuş yapraklar gibi çatırdayarak. “Sözümü tutuyorum, biliyorsun.” Ama bu söz, her geçen gün daha karmaşık, daha ağırdı. Aslı’ya ve minik Elif’e göz kulak olmak, bir yemin gibi zihnine kazınmıştı. Fakat bu yeminin ötesinde, sessizce büyüyen bir duygu vardı ki, Can’ın mezar taşından bile yükselen bir gölge gibi, onu boğuyordu.
Emre, başarılı bir mimardı. İstanbul’un kalabalık siluetinde, modern binalara ruh veren, hayat dolu bir adam. Ta ki bir yıl önce o telefon gelene kadar. Can, Emre’nin çocukluk arkadaşı, kardeşi, sırdaşı, bir trafik kazasında hayatını kaybetmişti. Dünya Emre için o an durmuş, sonra eksik bir şekilde dönmeye devam etmişti. Geride Can’ın kırık kanatları, yarım kalmış gülüşleri ve Aslı ile üç yaşındaki Elif kalmıştı.
İlk başlarda Emre’nin ziyaretleri tamamen bir görev bilinciyleydi. Aslı’nın market alışverişlerini yapar, Elif’i parka götürür, bozuk muslukları tamir ederdi. Can’ın boşluğunu doldurmaya çalışıyordu; sanki yeterince çabalarsa, bu boşluk hiç oluşmamış gibi olacaktı. Ama Can’ın gidişiyle oluşan boşluk sadece Aslı’nın hayatında değildi, Emre’nin de içinde koca bir yer açmıştı. Ve o boşluk, zamanla, Can’ın en sevdiği papatyalar gibi, usul usul filizlenen, beklenmedik bir duyguyla dolmaya başlamıştı.
Akşamlar, Aslı’nın evinde Can’ın anılarıyla geçiyordu. Duvarlardaki fotoğraflar, salondaki gitar, mutfakta Can’ın kahve yaptığı fincan… Her köşe Can’ın varlığını fısıldıyor, aynı zamanda onun yokluğunu daha da derinden hissettiriyordu. Emre, Elif uyuduktan sonra Aslı ile karşılıklı oturur, çoğu zaman sessizce kahve içerlerdi. Aslı’nın yorgun gözlerindeki derin acıyı görmek, Emre’nin içini burkuyordu. Hiç kimse Can’ın Aslı için ne ifade ettiğini Emre kadar anlayamazdı. Çünkü Emre de Can’ı aynı derinlikle sevmişti.
Bir akşam, Can’ın doğum günüydü. Aslı, elinde Can’ın en sevdiği kazağı tutarak oturuyordu. Gözlerinden yaşlar süzülmüyor, sadece derin bir hüzün okunuyordu. “Bugün,” dedi sesi çatallanarak, “ondan bir parça kalır mı diye çok düşündüm. Ne kadar uğraşsam da kokusu bile uçup gitmiş, Emre.” Emre oturduğu yerden kalktı, tereddütle Aslı’nın yanına oturdu ve elini Aslı’nın omzuna koydu. Omuzları sarsılmaya başladığında, Emre onu kendine çekti. Aslı, Emre’nin omzuna başını yasladı ve hıçkırarak ağladı. Bu, Can’ın ölümünden sonraki ilk gerçek ağlayışıydı. Emre, Aslı’nın saçlarını okşarken, kalbinin içinde tuhaf bir sızı hissetti. Bu sızı, şefkatin ötesinde, karmaşık bir bağın habercisiydi.
Haftalar birbirini kovaladı. Emre, Elif için Can’ın yerine parkta top oynayan, ona masallar okuyan adam olmuştu. Elif, “Emre amca babam gibi güçlü,” dediğinde, Emre’nin kalbi acıyla burkulmuştu. O an, hem Can’ın mirasını koruduğunu hissetmiş, hem de ihanet suçluluğuyla sarsılmıştı. Aslı’nın da ona olan bağı derinleşiyordu. Bir gün, Aslı’nın iş yerinde yaşanan bir sorun üzerine Emre’den yardım istediği anlattığında, Emre saatlerce onu dinledi. Sorunu çözmek için elinden geleni yaptı. Aslı’nın minnet dolu bakışlarında, Emre’ye karşı beslediği güveni hissetti.
Bir yaz akşamı, İstanbul’un bunaltıcı sıcağı altında, Emre ve Aslı, Elif uyuduktan sonra balkonda oturuyorlardı. Loş ışıkta, şehir ışıkları uzaklarda parlıyordu. Aslı, uzun zamandır ilk kez gülümsüyordu, Emre’nin anlattığı komik bir anıya gülmüştü. Emre, Aslı’nın yüzündeki çizgileri, gülerken kısılan gözlerini izliyordu. Kalbi hızla çarpıyordu. O an, Can’ın gülüşünü değil, Aslı’nın kendi gülüşünü görmek, ona bambaşka bir keyif vermişti.
“Sen olmasaydın, nasıl atlatırdım bilmiyorum Emre,” dedi Aslı, sesi fısıltıdan hallice. “Hayatımda öyle bir boşluk oluştu ki… Her şeyimi kaybettim sandım.”
Emre, yutkundu. “Yalnız değilsin, Aslı. Asla yalnız değilsin.”
Aslı’nın gözleri, Emre’nin gözlerine kenetlendi. O an, aralarındaki görünmez duvar yıkılmış, kelimelerin ötesinde bir anlayış filizlenmişti. Aslı’nın bakışlarında, minnetin, dostluğun ve şimdi de, Emre’nin inkar edemediği başka bir şeyin kıvılcımları vardı. Emre, kendini tutamadı, elini uzatıp Aslı’nın yanağına dokundu. Aslı, irkilmedi, aksine gözlerini kapattı, o dokunuşa kendini bıraktı. Dokunuş, bir elektrik akımı gibi Emre’nin tüm benliğini sardı. Bu dokunuş, dostluğun çok ötesindeydi. Bu yasaktı, yanlıştı, Can’a ihanetti. Ama aynı zamanda, inanılmaz derecede doğru ve gerçekçi hissettiriyordu.
Bir an sonra Aslı gözlerini açtı, içinde beliren korku Emre’nin dokunuşundan daha güçlüydü. Elini Emre’nin yanağından çekti. “Emre… Yapamayız.”
Emre’nin eli havada asılı kaldı. “Ne yapamayız, Aslı?” diye sordu, sesi kısık ve çatallı.
“Bunu… Bu olamaz. Can… Can’a bunu yapamayız.”
Emre başını salladı, gözleri dolmuştu. “Biliyorum. Biliyorum ama…”
Ama kalbinin attığı ritmi, Aslı’nın varlığının ona verdiği huzuru inkar edemiyordu. İkisinin de gözleri yaşlarla doluydu, ama bu sefer acıdan değil, çaresizlikten, karmaşık bir arzudan akıyordu.
Sonraki haftalar işkence gibiydi. Emre, Aslı’dan uzak durmaya çalıştı, ziyaretlerini azalttı. Elif’in “Emre amca neden gelmiyor?” soruları, kalbini her defasında parçalıyordu. Aslı’nın aramalarına mesafeli cevaplar veriyordu. Kendi içinde bir savaş veriyordu: Can’ın anısına sadakat mi, yoksa Aslı ile arasında filizlenen bu dayanılmaz çekim mi? Can’ın ailesi bile Emre’nin son zamanlardaki mesafesini fark etmişti. “Aslı’yı yalnız bırakma evladım,” demişti Can’ın annesi bir telefon konuşmasında. Bu sözler, Emre’nin üzerindeki yükü daha da ağırlaştırmıştı.
Bir akşam, Elif yüksek ateşle hastalanmıştı. Aslı, panik içinde Emre’yi aradı. Emre, tüm mesafeyi unutup hemen hastaneye koştu. Elif’in yanına gittiğinde, küçük kızın sayıklayarak “Emre amca” demesi, Emre’nin içindeki tüm duvarları yıktı. Aslı’nın gözleri kıpkırmızıydı, Emre’yi görünce rahat bir nefes aldı. “İyi ki varsın Emre,” dedi, sesi titremişti. “Yine yalnız kalmaktan çok korktum.”
O gece, Emre hastane koridorunda Aslı’nın yanında oturdu, sessizce. Elif’in odasından gelen hafif hırıltıları dinlediler. Sabahın ilk ışıklarıyla Elif’in ateşi düştü. Doktor, durumunun iyi olduğunu söylediğinde, Aslı, Emre’nin elini tuttu. Bu sefer, dokunuşta korku değil, sadece derin bir şükran vardı. Gözlerinde ise Emre’nin kendine de itiraf etmekten korktuğu o duygu.
“Biz ne yapacağız Emre?” dedi Aslı, sesi fısıltıdan öteye geçmiyordu. “Ben sensiz yaşayamıyorum. Can’dan sonra senden güç alıyordum, senden nefes alıyordum. Şimdi o bile…”
Emre, Aslı’nın elini daha sıkı tuttu. “Biliyorum Aslı. Ben de… Ben de sensiz yapamıyorum.”
Göz göze geldiler. Hastane koridorunun loş ışığında, acı, suçluluk ve reddedilemez bir aşkın gölgesinde, sessiz bir itiraf gerçekleşmişti. İkisi de bu anın yanlışlığını, Can’ın onlara yukarıdan baktığında hissedeceği hayal kırıklığını biliyordu. Ama Can’ın gidişiyle açılan o derin boşlukta, iki ruh birbirine tutunmuştu, hayatta kalmak için.
Emre, elini Aslı’nın yanağına götürdü, bu sefer tereddütsüz. “Belki de,” dedi, “belki de Can bunu isterdi. Belki de bizim mutlu olmamızı isterdi. Onu kaybetmemizin acısı, seninle bir arada olmamın acısından daha az değil Aslı. Ama seninleyken, o acı biraz olsun hafifliyor gibi.”
Aslı’nın gözlerinden sıcak yaşlar akmaya başladı. “Ben de,” diye mırıldandı, “Ben de Emre. Ama Elif? Çevre? Ne diyeceğiz?”
İşte tam da buydu, onların yasak aşkının en derin gölgesi. Can’ın anısı, Elif’in masumiyeti, toplumun yargıları… Onları çevreleyen bir duvardı. Ama o an, hastane koridorunda, hayatın ve ölümün kesiştiği o çizgide, Emre ve Aslı birbirlerine sarıldılar. Sanki tüm dünya yok olmuş, sadece ikisi kalmış gibiydi. Bu kucaklaşma, hem bir veda, hem bir başlangıçtı. Kararlarının ne olacağını bilmiyorlardı, nasıl bir yol çizeceklerini, hangi fırtınalara direneceklerini de. Ama o an, birbirlerinin kalp atışlarını duyduklarında, bu yasak aşkın gölgeleri arasında, yeni bir umut papatyası filizlenmişti. Ve bu papatya, kırılganlığına rağmen, her türlü gölgeye meydan okuyacak kadar güçlüydü. Gelecek belirsizdi, ama bir şeyi biliyorlardı: Bu yolu artık tek başlarına yürümeyeceklerdi. Can’ın hatırası, kalplerinde bir sızı olarak kalsa da, yaşamaya ve yeniden sevmeye hakları vardı. Belki de en büyük ihanet, kalan hayatlarını mutsuzlukla geçirmeleri olacaktı.
