aile draması

Gölgedeki Renkler

8 dakikalık okuma · 1474 kelime

Gülizar Teyze’nin ahşap merdivenleri, Ayşe’nin her adımında iç çekerek gıcırdıyordu; sanki evin her köşesi, yılların biriktirdiği sırları fısıldar gibiydi. Annesinin vefatından sonra Kenan’ın evi satışa çıkarma aceleciliği Ayşe’nin canını sıkıyordu. Bu ev, sadece tozlu eşyalarla dolu bir mekan değil, aynı zamanda kocası Kenan’ın annesiyle, yani Gülizar Teyze ile ilgili anılarının da sığınağıydı. Ayşe, günlerdir bu eski, cumbalı İstanbul evini boşaltmaya çalışıyordu. Her eşya kutusu, her örtüyle kaplı mobilya, kendi hayatının üstüne örtülmüş bir örtüyü kaldırıyor gibi hissettiriyordu ona.

Bugün, evin en arka odalarından birinde, daha önce hiç dikkatini çekmemiş, eskimiş bir ahşap kapının önündeydi. Depo olarak kullanıldığını varsaymıştı hep. Anahtarı yoktu, paslı bir sürgüyle kilitliydi. Merakı, kol kaslarından daha güçlüydü. Nihayet, tornavidayla sürgüyü gevşetip kapıyı araladığında, içeri süzülen ince bir toz bulutuyla birlikte genzini yakan tanıdık bir koku çarptı yüzüne: neft, keten yağı ve kurumuş boya kokusu. Ayşe’nin yirmi beş yıl önce kendi hayatından söküp attığı bir kokuydu bu. İçeri adım attı. Oda, bir depo değil, üzeri örtülerle kaplı, yarım kalmış tuvallerle, kurumuş fırçalarla, renkleri solmuş paletlerle dolu bir stüdyoydu. Gözleri faltaşı gibi açıldı. Gülizar Teyze resim mi yapıyordu? Kenan’ın annesi, o hep sessiz, hep ev işleriyle meşgul, mutfaktan çıkmayan kadını asla bir sanatçı olarak hayal etmemişti.

Odada, devasa bir şövale üzerinde yarım kalmış, İstanbul’un eski sokaklarını tasvir eden canlı renklerde bir tuval duruyordu. Köşesinde “G.” harfiyle imzalanmış irili ufaklı tablolar, duvarlara dayanmıştı. Ayşe, o an kendi gençliğini hatırladı. Resim akademisi sınavlarına hazırlanırken içtiği çayları, tuvalin önünde geçirdiği saatleri, renklerin onda uyandırdığı o tarif edilemez tutkuyu. Kenan’la tanıştığında, tüm bu hayaller bir anda geri plana atılmıştı. “Mühendis karısı resimle uğraşmaz, Ayşe’m. Elbette hobilerin olacak ama asıl işimiz yuvamız,” demişti Kenan. O zamanlar bu sözler ona mantıklı gelmişti. Aile kurmak, çocuk yetiştirmek… Bunlar da bir tür sanattı sonuçta, değil mi? Ama şimdi, bu odada, Gülizar Teyze’nin gizli dünyasında, kendi seçimlerinin ağırlığı altında eziliyordu.

Stüdyonun bir köşesindeki küçük, antika bir çalışma masasında, üzeri tozlanmış deri bir defter duruyordu. Ayşe, titreyen elleriyle defteri açtı. Gülizar Teyze’nin düzenli, zarif el yazısıyla dolu sayfalar, adeta içinden bir fısıltı yayıyordu. “23 Mayıs 1968. Yine o lanet olası yemek masasında, baban bir kez daha fırçalarımı alıp sobaya attı. ‘Kadın dediğin evinde oturur, kocasına hizmet eder!’ diye bağırdı. Resim yapmak sanki bir günahmış gibi… Oysa ruhumu bu kadar özgür kılan başka ne var ki? Oğlum Kenan büyüdüğünde, belki o anlar beni. Belki o izin verir renklerin peşinden gitmeme.” Ayşe’nin boğazına bir yumruk oturdu. Kenan’ın annesi de mi bu acıyı çekmişti? Kenan, babasının izinden gitmiş, farkında olmadan aynı döngüyü sürdürmüştü. Ayşe’nin kalbi acıdı. Gülizar Teyze, tüm hayatını bu dört duvar arasında, kimsenin bilmediği bir renk cümbüşüyle yaşamış, ardında sadece boya kokulu bir sessizlik bırakmıştı.

Günler, Ayşe’nin Gülizar Teyze’nin stüdyosunda geçirdiği sessiz saatlerle akıp gitti. Her fırça darbesinde, her sayfasını çevirdiği defterde, sadece bir kadının hayal kırıklığını değil, aynı zamanda sessiz bir isyanı ve umudu görüyordu. Bu oda, onun için bir mabet haline gelmişti. Akşamları eve döndüğünde, kocası Kenan’ın rutin soruları, “Ev ne zaman boşalacak?”, “Eşyaların listesini çıkardın mı?” daha da anlamsız geliyordu. Kenan, yıllarca bir mühendis edasıyla her şeyi planlamış, her şeyi ölçmüş biçmişti. Duygular bile onun için bir denklemin parçası gibiydi. Ayşe’nin gençlik hayallerini nasıl rafa kaldırdığını görmemiş, ya da görmezden gelmişti.

Bir akşam, en büyük çocukları Elif, işinden yorgun argın eve geldi. Elif, kurumsal bir hukuk bürosunda çalışan başarılı ama ruhu yorgun bir avukattı. Sürekli telefon görüşmeleri, evraklar, toplantılar… Ayşe, kızında kendi gençliğinin kırıntılarını görüyordu: toplumun ve ailenin beklentilerini karşılama çabası içinde yavaş yavaş solan bir ruh. “Anne, neyin var? Günlerdir bir tuhafsın,” dedi Elif, annesinin dalgın bakışlarını fark ederek. Ayşe, derin bir nefes aldı. Zamanı gelmişti. “Seninle bir yere gitmek istiyorum Elif. Bu gece.”

Ertesi gün, Ayşe ve Elif, Gülizar Teyze’nin evindeydi. Ayşe, kapıyı açıp Elif’i stüdyoya yönlendirdi. Elif, içeri adım attığında gözleri şaşkınlıkla büyüdü. “Ne bu, anne? Babaannem… resim mi yapıyordu?” Ayşe, elindeki defteri uzattı. “Sadece resim yapmakla kalmamış, Elif. Tıpkı benim gibi, hayallerini de bu odanın tozlu duvarları arasına hapsetmiş. Ama o kadar güçlü bir ruh ki, yıllar sonra bile bana ulaşıyor.” Elif, sayfaları çevirirken gözleri doldu. Babaannesinin yazdığı her kelime, kendi içindeki boşluğu yankılıyordu. O da hukukçu olmuştu, çünkü babası Kenan “garanti bir meslek” istemişti. Ama her gün, bir mahkeme salonunda, o soğuk duvarlar arasında ruhunun küçüldüğünü hissediyordu.

Küçük oğulları Emre ise ailenin asi ruhuydu. Rock müzisyeni olma hayaliyle okulu yarıda bırakmış, Kenan’ın sürekli eleştirilerine maruz kalıyordu. Gitarını, sanki içindeki tüm isyanı dışarı vururcasına çalardı. Ayşe, bu keşfi Emre ile de paylaşmak istedi. Emre, stüdyoya girdiğinde, gözlerinde bir hayranlık belirdi. “Vay be, babaannem! Bu tablolar… inanılmaz. Sanki onlardan müzik yükseliyor.” Emre, bir tablonun önünde durdu. Fırça darbeleri, adeta bir senfoni gibiydi. “Benim babaannem mi yaptı bunları? Babam neden hiç bahsetmedi?” Ayşe’nin içi burkuldu. İşte, Kenan’ın bilinçsizce devam ettirdiği döngü.

Ayşe, stüdyodan aldığı fırçaları ve boyaları yeniden eline aldı. Yıllar sonra ilk kez tuvalin karşısına oturdu. Elleri başta titrese de, zamanla fırça, parmaklarının uzantısı gibi oldu. Renkler yeniden canlandı, tuvallerde Ayşe’nin ruhu yeniden nefes almaya başladı. İçindeki boşluk doluyordu, hayatına anlam katan bir parça geri gelmişti.

Ancak Kenan’ın bu durumdan haberi yoktu. Evin satış sürecini hızlandırmak için bir gün aniden Gülizar Teyze’nin evine geldi. Ayşe’yi o gizli odada, elleri boyalı, tuvalin başında bulduğunda yüzü önce şaşkınlıkla, sonra da belirgin bir öfkeyle kasıldı. “Ayşe! Ne yapıyorsun sen burada? Bu ev satılacak! Oyuncak mı oynuyorsun?” Kenan’ın sesi öfkeden titriyordu. Ayşe, başını çevirdi, yüzünde yıllardır Kenan’a göstermediği bir kararlılık vardı. “Ben oyuncak oynamıyorum Kenan. Ben yıllardır içimde tuttuğum ruhumu yeniden buluyorum. Bu oda senin annenin odası. Ve senin annen de, tıpkı benim gibi, senin babanın gölgesinde hayallerini yaşayamamış bir kadın.”

Kenan’ın yüzündeki öfke yerini şaşkınlığa, sonra da tuhaf bir boşluğa bıraktı. Elindeki defteri Kenan’a uzattı. “Oku,” dedi. Kenan, annesinin el yazısıyla dolu defteri okurken, yüzündeki her kas gerildi, yavaş yavaş düştü. Annesinin, “Oğlum Kenan beni anlar,” satırlarını okurken gözleri buğulandı. Babasının annesine nasıl davrandığını, annesinin gizli gizli nasıl resim yaptığını şimdi hatırlıyordu. O zamanlar küçük bir çocuktu, babasının ‘erkek işi’ dediği şeyleri öğrenmekle meşguldü. Annesinin ruhunu nasıl ezdiklerini hiç fark etmemişti. Ve şimdi… O da farkında olmadan Ayşe’ye aynı şeyi yapmıştı.

“Ben… ben bilmiyordum, Ayşe. Annemin böyle bir tarafı olduğunu… babam hiç bahsettirmezdi. ‘Kadınlık görevleri’ derdi hep.” Kenan’ın sesi kısılmıştı. Yılların biriktirdiği pişmanlık, omuzlarına çöken ağır bir yük gibiydi. Elif ve Emre, tartışmanın sesini duyup stüdyonun kapısında belirmişlerdi. Elif, “Baba, babaannemin tüm hayatı buradaymış. Senin göremediğin tüm renkler,” dedi. Emre ise, “Belki de şimdi görme zamanıdır baba,” diye ekledi.

Kenan, o gece eve dönmedi. Ertesi sabah, gözleri kızarmış ama yüzünde daha önce görmedikleri bir ifadeyle geri geldi. Otoriter duruşu yumuşamış, sanki bir katman soyulmuştu üzerinden. “Bu ev satılmayacak,” dedi kısık bir sesle. “Annemin anısı… bu sanat… yaşamalı.” Ayşe’nin kalbi sevinçle doldu. Kenan, bir haftayı aşkın bir süre Gülizar Teyze’nin defterlerini okuyarak, tablolarına bakarak geçirdi. Sanki annesini, yıllar sonra yeniden tanıyordu. Bir gün, Ayşe’nin yanına oturdu ve elini tuttu. “Ayşe’m,” dedi, sesi titriyordu. “Ben… sana çok haksızlık etmişim. Anneme yapıldığı gibi, sana da aynı şeyi yapmışım farkında olmadan. Hayallerini çalmışım.” Ayşe, gözlerinin içine baktı. Kenan’ın gözlerinde ilk kez böylesine derin bir pişmanlık ve anlayış görüyordu.

Aylar geçti. Gülizar Teyze’nin evi, artık eski, tozlu bir depo olmaktan çıkmıştı. Gülizar Teyze’nin tabloları, temizlenip çerçevelenmiş, evin duvarlarını süslüyordu. Stüdyo, Ayşe’nin yeni çalışma alanı olmuştu. Ayşe, eskisine göre çok daha canlı, çok daha enerjikti. Renkler ruhunu besliyor, her fırça darbesi onu özgürleştiriyordu. Hatta, Gülizar Teyze’nin eserlerinden ve kendi yeni tablolarından oluşan küçük bir sergi düzenlemeye karar verdi.

Sergi günü geldiğinde, evin bahçesi dolup taşmıştı. Elif, artık büyük kurumsal davalar peşinde koşmuyordu; genç sanatçılara hukuki destek veren bir dernekte gönüllü olarak çalışıyordu. Yüzündeki yorgun ifade gitmiş, yerini aydınlık bir gülümseme almıştı. Emre, sergide kendi bestelerinden oluşan bir performans sergiledi. Müziği, babaannesinin ve annesinin hikayesinden ilham almış, dinleyenleri derinden etkilemişti. Kenan ise, eskiden sanata burun kıvıran o pragmatik mühendis gitmiş, yerine gururlu ve destekleyici bir eş ve baba gelmişti. Elif’e ve Emre’ye Gülizar Teyze’nin hikayesini anlatıyor, Ayşe’nin tablolarını tanıtırken gözlerinin içi parlıyordu.

Ayşe, yeni bitirdiği bir tablonun önünde duruyordu. Tuvalde, genç bir kadın, arkasında kollarını kavuşturmuş bir adamla bir köprü üzerinde duruyordu. Kadının saçları rüzgarda uçuşuyor, gözlerinde hem bir hüzün hem de umut vardı. Tam bu sırada Kenan yanına geldi. Elini Ayşe’nin omzuna koydu. “Ayşe’m, bu tablo da ne kadar güzel. Kim bu kadın?” Ayşe, tuvaldeki kadına baktı, sonra Kenan’ın gözlerine döndü. “O kadın benim, Kenan. Gençliğimdeki ben. Ve bu köprü, seninle tanıştığımız o köprü.” Kenan gülümsedi. “O zamanlar göremediğim renklerini şimdi görüyorum, Ayşe’m,” dedi.

Ayşe, tuvaldeki köprünün altına dikkatlice bakarken, Gülizar Teyze’nin tablolarından birinde gördüğü küçük, silik bir detayı hatırladı. Gülizar Teyze’nin resmettiği eski bir İstanbul sokağının köşesinde, neredeyse fark edilmeyecek kadar küçük bir not vardı: “Kenan ve Ayşe’m, umarım siz daha cesur olursunuz.” Ayşe gülümsedi. Gülizar Teyze, her şeyi biliyormuş. Sadece kendi sırrını değil, gelecek nesillerin de sırlarını taşıyormuş içinde. Bu ev, bu stüdyo, sadece bir miras değil, aynı zamanda kırılan bir döngünün ve yeniden doğan hayallerin de başlangıcıydı. Ayşe, fırçasını eline aldı ve tuvaldeki kadının gözlerine, şimdi Kenan’ın da görebildiği o umudu, o cesareti ekledi.

← Kitaplığa dön

Scroll to Top